Ne güzeldir “HU” demek. Kimi zaman bir iç çekiş, kimi zaman bir şükür, kimi zaman da “Ey Rabb!” diyebilmektir. Bir de buna benzer “Eyvallah” vardır, çok sevdiğim. Alimlerin dilinden midir, mahallede ağabeylerimizin “Hallederiz” deyişlerindeki güvenden midir bilmem ama hepsinin kökeni bana göre “HU” ya dayanıyor.
Sinemadan bahsederken nasıl geldi konu edebiyata, kelimelere gibi oldu.
Esasen yazmak da bir gönül nakışı değil midir?
Sinemayı ortak bir dil olarak edebiyatla yazmayı seviyorum. O edebin içinde sinemayı bulmayı, sinemanın içinde edebi bulmayı. Güzel bir ikili. Bir annenin oğlu ve kızı gibi. Kimi zaman da birbirinden farklı iki kız evladı gibi gelir bana.
Sinemanın insanı esas alması…
Hangi hikâye olursa olsun insana dokunması, insan fıtratının ve yaratılış gayesinde de tek bir yaratıcının olması ve etrafında toplanışımız. Onu düşünmeden yazılan her kelam bir lafa dönüşürken, onu düşünmeden izlediğimiz her filmde bir film olarak kalıyor gibi.
Nasıl oluyor diyeceksiniz.
Bu evrende her şeyin bir varoluş amacı vardır der bazı alimler ya da bazı bilimciler.
Gerçekte de böyle değil mi?
Kedi olmasa fare, fare olmasa yılanlar, yılanlar olmasa böcekler… Bir besin zinciri gibi insanlar da birbirlerinden farklılıklarıyla birbirlerini besleyip döngünün içinde görevlerini tamamlamıyorlar mı?
İşte tam burada sinema da herkesten, her dilden bir ses olurken edebiyatın o mertebelerine çıkarıyor insanı; hiçbir şey bilmesen de inandığın hiçbir şey olmasa da. Çünkü sen kendinden bile vazgeçtiğinde senden ümidi kesmeyen bir Yaradan var. Senden âlâ, senden başka planlar.
İstediğin kadar inan, istediğin kadar inkâr et. Hepsi birbirinden habersiz mi sanıyorsun?
Senaryonun karakterlerinde bir dönüşüm vardır. Bir bilge çıkar karakterin karşısına ve dönüşüm başlar. O dönüşümün olduğu yerde mücadele mübadele ile karışır ve kahraman yolculuğun içerisindedir. Uykudan uyandırır ya da öldürür. Hikâyenin sonuna giderken karşılaştığı engeller ve insanlar ona şekil olur. Peki senarist bunu rastgele mi yazar? Ki öyle olsaydı nasıl olacaktı, o senaryo nasıl tutacaktı?
İşte Yaratıcımız da bu senaryoların her birinde, milyonlarca, milyarca; sayısına matematiğimin yetmediği mahlûkatın içerisinde en değerlisi, en üstün ve akıllı yarattığı insan-ı eşrefe de aynı kaderi vermedi mi sanıyoruz?
Birbirine değmeden teğet geçiyor sanıyoruz, her birimiz birbirimizden sorumlu haldeyken.
Sinemada bunun en güzel örneklerinden işte. Edebimizin, zihniyetimizin, kaderimizin bir ağı gibi.
Sinemada “derdin var mı?” derler. Derdin varsa yaz derler.
Edep yahu sadece kitapların başlıklarında değil. Kelimelerin aralarında, kader çizgisinde, bir destek gibi.
Edep ya hu, sinemada sinemanın da edebini, Yaratıcısını anımsatır.
Kim neye inanıyorsa insanı sessizce içine çeker o filmler.
Bir kitabın manipülasyonundan daha derin, bir kitabın derinliğinden daha sığ da olabilir.
Çünkü sinema alternatif sunmaz; bütün uzvunuzla size öğretiler verir. Öğrenmeden, anlamadan çıktığınız her film ise zamanınızdan çalan, kaderin döngüsünü bozan bir yapı taşıdır.
İyi kitaplar okuyun, sizden olsun olmasın. Anlamak istediklerinizi kitaplardan, derdi olanları kitaplardan dinle diye büyüdük.
Kitaplar bazen dost, bazen de bir silah gibi insanı kışkırtıcı bir araç olabilir dediler.
Ama sinemanın bu büyülü dünyasından bahsetmediler.
Oyuncuyu seversin, hikâyeyi seversin. Asla sana verilen doktrini çözemeden etkilenirsin. Bambaşka hayatlara öykü niteliğinde değil, gerçek niteliğinde bakarsın.
Şüphe edersin.
Kitabı arada kapatır, giderken kafanda başka tasavvurlar oluşturursun. Sinema ise doğrudan sana bunları verir. Yönlendirir.
O yüzden sinema, o hayatın her çerçeveden kadraja alınmış, insanı sıkıştırmış bir hâli iken sinemanın temellerini edebiyatsız bırakmamakta da fayda var.
E bi de malum…Biraz da Edep Ya HU.
Elif Türe Atam
