UMUT

Çocukluktan kalmış olmalı her şeye bir isim verme ihtiyacım. İlla insan olmasına da gerek yok, canlı cansız fark etmez. Etrafımdalarsa hayatımdalar demektir. Muhatap alıyordum belli ki. Sanki şöyle karşıma oturtup iki lafın belini kıracakmışız gibi her şeye bir isim koymak bir huy olmuştu bende. Böylece tanıdık oluyordu aklımca. Öteki değil belirsiz hiç değildi. Bir sahiplenmeden çok saygı duyma gibi gelmiştir bu bana hep. Varsa adı da olmalıydı. Öyle ya da böyle. Nefes almasan da olur adın yaşamalı hatıraların içinde. Bir çiçeğim dahi olsa hemen nüfusa geçirecekmişim gibi uygun bir isim koyma telaşında olduğumu hissederdim. Öyle çok da uğraşmadan hem de. O isim de gelip beni bulurdu  hemen.

 

Rahmetli ablamla çok hatıramız var böyle. Çok eğlenceli bir oyun gibiydi. Bir güvercinimiz vardı mesela adını “Akça” koymuştuk. O kış çok soğuktu. Garibim o da kanadından yara alınca bizim mutfak balkonun pervazına sığınmış. Biz de ona epey bakmıştık. Sonra eve de alışmıştı. İyileşene kadar salonda çok kez alıştırma uçuşları yapmıştı. Masallardaki gibiydi. Tüylerinde hiç mi leke olmaz? Yoktu. Bembeyaz, akça pakça olunca adına “Akça” dedik.

Yine bir gün babam akşam yemeği için aldığı kefalin hala canlı olduğunu söyleyince hemen leğene koyup aklımızca biraz daha suda durmasını sağlamıştık. İki arada bir derede de hemen ismini yüzgeçlerine fısıldayıvermiştik: Gümüş.

Sonra yolculuklarda bile yanıma aldığım pembe burunlu “Kartopu” adında bir tavşanım vardı. Bir de saka cinsi, benle yaşıt kuşum… Tüyleri kırçıllı sarı… Kızdığında minicik gagasını en son kertesine kadar açar, ötmez resmen cıyaklardı. Hele bir de kendini kartal sanıp onu öfkelendiren şeye  dayılanırdı gibi ilerlemesi, uçmayı değil zıplatmayı tercih etmesi yok mu, evlere şenlikti. Hele sabah güneşini görünce nasıl şakırdı. O evimize gelince bir şeyler yoluna girdi diye düşündük diye mi bilmem adını “Uğur” koymuştuk. Yine bir muhabbet kuşumuz vardı ismi “Kısmet”. Sonra fino cinsi köpeklerimize “Kont” ve “Kontes” demiştik. Ama benim hayranı olduğum, minik akvaryumumuzdaki süs balıklarımızın isimleriydi. Benim balığımın ismi “Farabi” ablamınkinin adı “Fuzuli” idi. O zamanlar edebiyatın e’sini bile duymamıştım. O öyle istedi diye bana da kelimelerin tınısı hoş  gelmiş  olacak ki anlamını bile düşünmedim, koyduk gitti.

Bizim de isimlerimiz vardı kendi aramızda. Okulda yoklamalarda söylenen, konu komşunun bize seslenirken dediklerinin dışındaki isimler… Zaten tam da isimlerimizle didişme halinde olduğumuz yıllardayız. Herkeste ismine bir burun kıvırma, bir farklı olma telaşı… Ben onu çiçeklerden Kardelen’e çok benzetiyordum, o da bana Fesleğen diyordu. Neymiş, sevince sevimli oluyormuşum da ondanmış. O gün kafiyeli olsun diye mi öyle demişti bilmiyorum ama benimkisinin gerçekten mühim bir sebebi vardı. Hakikaten çok dayanıklıydı. Zor olan sıkıntı veren, onu ağlatıp kızdırabilecek olan şeylere çok mantıklı  yaklaşırdı. Üzülüp incinebildiği şeylere karşı hiç benim gibi küsüp, surat asmazdı. Hep çok soğukkanlı bulurdum onu. Karın içinde açan “Kardelen” tam ona yakışan bir isimdi.

Yıllar geçti ben tek başıma eşyalara ve yollara, çiçeklere isim vermeye devam ettim. Ektiğim tohumların bazılarının tuttuğunu gördüm, diktiğim bazı fidanları söktüler ona da şahit oldum. Olsun, içlerinden bir tanesi var ki hepsine bedeldir. Nişan öncesinde bir kızımız olursa büyüdüğünde ona da gösteririz diye ismini ta o yıllarda koyduğumuz bir fidan dikmiştik. Şimdilerde ismi “Rümeysa” olan gölgesinde dinlenilen kocaman olan bir ağacımız var İstanbul’da. Daha ne isterim.

Bu yaz da babam yıllar önce torunlarıyla diktiği ve şimdi boyumuzu aşan bahçemizdeki dut ağacından bir fide verdi bana. Öyle durup dururken, öncesinde aramızda hiç lafını etmemişken üstelik açık bir alanım, bağım bahçem de olmamasına rağmen. Bunu ekersin, tutar dedi. Nasıl ekmem? Yolculukta sırf ona bir şey olmasın diye elime, koluma çanta bile almadım. Kökü avcumun içinde bir yumruk kadardı, boyu ise anca dirseğime geliyordu. Önce yepyeni toprak aldım mis gibi. Yemyeşil parlak parlak yaprakları oldu, her biri elim kadar. Yeri geldi tatlı tatlı yapraklarını okşadım. Güneş gelince yakar mı rüzgar çok esince savrulur mu diye hep gözünün içine baktım. Çubuklardan destek yapmalar, toprağı havalandırmalar derken bir de dal verince iki tane fidanım oldu mu. Balkonda birini bir başa diğerini öbür başa koydum. Bazen de dip dibe yanaştırdım kardeş kardeş olsunlar dedim. Şimdi ikisi de boyumu aştı. Üstelik dikilip yeşereceği toprağı neresi olacak acaba diye dertlenirken onun adresini elime verdi mi Allah. Geçen gün alıp ikisini de saksılarından soyup evlerine yerleştirdik .Belki de ömürlük yuvalarıyla buluşturduk. Kim bilir? İnsanların içinde isimleriyle değil de sadece dut diyordum. Dut aşağı dut yukarı… Vara yoğa isim bulup yakıştıran yetmedi hikayesini yazan ben, bunları es geçmiş olabilir miyim sizce? Olur mu hiç öyle şey? Birinin adı Umut, diğeri de Şahit. Birbirlerine göz kulak olsunlar istedim.

Belki çoğunluğun kastettiği gibi şu dünyada bir dikili ağacımız yok ama hiç değilse yarınlara dair artık bir “Umudumuz” var. Sizler de şahit olun.

Gamze Koç

 

 

 

 

2 “UMUT”yanıtını veriyor

  1. Umut ve şahit birlikte dallanıp budaklansınlar,meyveleri bol olsun inşallah .

  2. Çok ama çok güzel, harika bir yazı olmuş Gamze Hanım elinize sağlık.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir