MİAD

Her gün “Mavi” diye bir durakta iniyorum. Mavi… Şiir gibi. Belki de bir durağa verilebilecek en fiyakalı isim. Her seferinde “Siz nerde inceğniz abla?” diye sorulduğunda “Göğe Bakma Durağı” diyesim geliyor da “Mavi Durak’ta” diyorum.

Minibüsün içi çoğu zaman balık istifinden hallice. Yer bulup oturanlar kendini şanslı hissediyor. Şoförlerin kendini formula1 sürücüleri sandığı vakitlerle saniye farkla yolcuyu başka bir araca kaptırmama telaşı birbiriyle ölümüne yarışıyor. Bazen sırf bu yüzden erken inmek istiyorum. “Yürürüm n’olcak ki zaten şuncacık mesafe. Hava da güzel. ‘Yaz günü gibi mübarek,’ diye geçirdiğimiz belki de son zamanlar. Hem biraz meyve ağaçlarına selam verir hem de müstakil evlerin bahçelerinden taşan aynısefaları, kadife çiçeklerini, hercai menekşelerini izler; bu renk cümbüşünü doya doya seyreder, kokularını da içime çeke çeke yürürüm” diyorum. Bugün de öyle oldu. Aynı yerde birkaç işim vardı, hep kullandığım yolu değiştirip ara sokaklara daldım. Minibüslerin geçmediği, arabaların nadiren göründüğü sokaklar… Bir ara “Acaba yolu çok uzatmış olur muyum?” diye de düşündüm ama içimden bir ses, “Bir şey olmaz, hadi!” dedi. Resmen hiç bilmediğim sokaklardan geçmek istedi canım. N’apayım, meyve ağaçlarını görmeyi çok seviyorum. Varsın benim olmasınlar, meyvelerini toplayan ben olmasam da olur ama göreyim işte. Meğer görmem gereken, bilmem gereken başka bir şey daha varmış.

Sokağa dalar dalmaz sokağın köşesinden yumruğum büyüklüğünde meyvelerini cömertçe sarkıtmış nar ağacı göründü. Hemen sağında portakal, biraz ilerisinde hünnap, onun karşısında ceviz ve en yakın komşusu olan incir ağacı… Nasıl top top olmuş da ortasından çatlayıp balını akıtacak kıvama gelmiş nasıl… Mest olmuş bir vaziyette gözüm bu sefer de bahçe duvarından süzülüyormuş gibi görünen sıklamen renkli sarmaşıkları aradı. Derken bir kadın belirdi bütün bu renklerin içinden. Bu güzel evlerin birinden çıktığı her halinden belliydi. Göz göze geldik, gelmemle de bana “Günaydın” demesi bir oldu. Gözünü benden ayırmayınca ve bana doğru ilerlediğini görünce de beni birine benzetmiş olabileceğini düşündüm. Sabahın ilk saatlerinde hiç tanımadığım sokaktaki birinin en fazla bana bir şey soracağına hükmedip ben de hemen sıcacık bir günaydınla karşılık verdim. Bir günaydınla da bitmedi. Baktım diyeceği şeyin devamı var, adımlarımı yavaşlattım. Benden bir şey isteyecek gibi duran bir hali de yoktu hatta bilakis elindeki çöp torbasını nazikçe çöpe atıp yanımdan uzaklaşırken söyledi söyleyeceğini ve gitti. “Mor size, o gülen yüzünüze ne kadar çok yakışmış,” dedi. Gitti. Teşekkür ederkenki şaşkınlığımı fark etmiş olmalı yoksa aynı nezaketle ben de karşılık vermek isterdim. Ayrıca o dakikaya kadar üzerimde mor renkli bir şey olduğundan haberim bile yoktu. Yüzümdeki o anlık koca gülümsemeden cesaret almış olmalı diye düşündüm. Anlık mıydı gülüşüm hakikaten? İçimin mutluluğunu düşündüm yok, o âna has değildi. Miadını doldurmamış bir gülüştü benimkisi. Bağ bahçe de bahanesi. Demin peş peşe aldığım yüzümü güldüren haberler… İlaç gibi gelen yürekler… Düşünülmek… İyi geldiğimi bilebilmek… Az şey mi? Bunlar bir gülüşün ömrünü kaç güne uzatır, hangi saatin akreple yelkovanı arasında durur da kalır?

Mutluluğu hep kendisi için istemeyen, başkalarını mutlu etmeyi unutmayanlar hep var olsunlar dilerim. Hesapsız kitapsız mutlu edenlerimizin devamı gelmesi ümidiyle.

Gamze Koç

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir