Denizin ortasındaki bir kayığın içinde, elinde küreğinden başka bir şeyi olmayan bir insan, sisli bir ufka doğru yol alıyor. Yol çetin, yolcu yalnız, akıbet belirsiz… “Yolcuya Nasihatler” kapağından itibaren yol ve yolculuk üzerine düşünmeye sevk ediyor insanı. Kapağını çevirir çevirmez de sarsmaya başlıyor “Yol bitmeden önce,” diyerek. Ne kadar uzun olursa olsun yolun nihayetinde biteceği, bir menzile varacağı gerçeğiyle yüzleştiriyor.
Yolun sonunda, yolcunun akıbetini bizatihi yolculuğun kendisi belirliyor. Dolayısıyla bizden önce bu yola çıkmış olanların tecrübeleri en kıymetli rehberimiz. Yabancısı olduğumuz bir kentin sokaklarında dolaşırken ya da bir müzenin kapısından içeri adım attığımız anda yanımıza gelen bir rehber bizim için o geziyi nasıl çok daha anlamlı, keyifli ve verimli hale getiriyorsa “Yolcuya Nasihatler” de yolumuzu işte öyle aydınlatıyor.
İnsanlar gibi, ona eşlik eden eşyaların da bir yol hikâyesi olduğu muhakkak. Hem yazarıyla hasbihal edelim hem de bizim yolumuzu aydınlatan “Yolcuya Nasihatler”in hikâyesi nasıl başladı, hangi duraklarda soluklandı, varmayı murat ettiği menzile ulaştı mı öğrenelim istedik.
Kitabının kapağına ismini minicik puntolarla yazdıracak kadar mütevazı, kendi benliğinden geçmiş derviş meşrepli bir adam olsa da kısa pantolonlu haşarı bir çocuk yaşıyor içinde hâlâ. Fıkralar, şakalar, türlü türlü komiklikler arasında gülmekten soru soramadığım; türküler, ezgiler eşliğinde hâlden hâle geçtiğim keyifli bir sohbet oldu. Dilerim okurken siz de keyif alırsınız.
Ayşenur Aydemir: “Yolcuya Nasihatler”in ilk tohumu nerede atıldı, nasıl yeşerdi sizden dinlemek isteriz?
Mücahit Kocabaş: Dünya hayatına gelen insan yol yürüyor. Benim de bu yolda en yakın mürşidim babamdı. Bilge bir şahsiyetti. Yol gösterenimdi. Çocukluktan itibaren ne zaman korksam, bir konuda kaygılansam ona söylerdim. Karanlıktan veya köpekten korktuğumda babamın mutlaka o konuyla ilgili bir hikâyesi ya da nasihati olurdu. Babamın hikâyeler anlatarak ya da kendi hayatından örnekler vererek nasihat etmesi beni besleyen ana kaynaktı diyebilirim. Sonra okuduğum Doğu Klasikleri’nde mutlaka bir iyi ve bir kötü olması… İster hayvanlar üzerinden anlatılsın ister insanlar üzerinden. Mutlaka hikâyenin sonunda bir paragrafa bağlanıyor ya da nasihat içeren bir cümle oluyordu. Buralardan beslenmişim herhalde.
1999-2002 yılları arasında bir siyasi partinin gençlik kollarında eğitim birim başkanlığı yaptım. Standart eğitim notlarının dışında neler ekleyebilirim diye düşünürken Divan Edebiyatı ve Türk şiiri aklıma gelmişti. Üçüncü olarak da nasihatler…
Eğitim verirken, o gençlerin ileride bir siyasetçi, kamuda idareci olacağını düşünerek bu nasihatleri toplamaya başladım. Yönetici vasfına eriştiklerinde kararlar alırken referans kaynakları bu nasihatler olsun istedim. Her ay fasikül şeklinde nasihatler hazırlar, sonra da bu nasihatler üzerine toplantılar düzenler, konuşurduk.
Böyle başladı. Üç yılın sonunda bir baktım ki 465 sayfalık bir kitaba dönüşmüş. Kitap niyeti yoktu aslında. Fakat o kadar beğenildi ki bu çalışma; ilçeden ile, ilden genel merkeze kadar ulaştı. Bir yayınevinden teklif geldi, basmak istediklerini söylediler. Kısmet bugüneymiş.
Ayşenur Aydemir: “İşte bu nasihatler de hayatın karmaşası ve hızı içinde öfkelenmeye, unutmaya ve kaybolmaya meyleden modern zaman yolcusuna; sakinleşmesi, hatırlaması ve özüne dönmesi için tutulmuş bir aynadır,” diyorsunuz takdim yazınızda. Bu kitap bir ayna tutma ihtiyacının tezahürüdür diyebilir miyiz?
Mücahit Kocabaş: Tabii diyebiliriz. Bizler birer yolcuyuz, yol yürüyeceğiz. O yolu neye göre yürüyeceğiz? Daha önce o yolu yürümüş birilerinin tuttuğu aynaya bakarak… Mesela babam benim için burada ayna hükmüne geçiyor. Yani karşısına geçiyorum, bir şey söylüyorum. “Dünyada benden güzeli var mı?” diyorum. O da “Peygamber Efendimiz var” diyor, anlatmaya başlıyor. “Abdülkadir Geylani” diyor, anlatmaya başlıyor. Çok sevdiği “Şah-ı Nakşibendi” diyor, “İmam-ı Rabbani” diyor, “İmam-ı Azam” diyor…
Peygamberimiz Mir’ât-ı Muhammedî’dir. Yani Muhammed aynası. Allah’ın bütün Esma ve sıfatları onda tecelli etmiştir. Ümmet-i Muhammed de o aynaya bakarak hakikati görür, bilir, bulur. O aynaya baktıkça “Künhüne vakıf olma,” denilen derinliğe erebilir. Nasihatler de birer ayna mesabesinde. Bu nasihatleri veren kişiler de farklı aynalar, farklı bakış açıları…
Ayşenur Aydemir: “Söylenen her sözün üzerinde içinden çıktığı kalbin elbisesi vardır.” Ataullah İskenderî’nin bu sözü kitapta üzerine en çok düşündüğüm cümlelerden biri oldu. Cümlelerimizin bize benzemesi hususunda siz neler söylersiniz?
Mücahit Kocabaş: Kitabın en çarpıcı cümlelerinden bir tanesi olan bu sözle karşılaştığımda Ataullah İskenderi’yi tanımıyordum. Bu cümle beni “Hikem-i Ataiyye’ye” sonrasında da “Gelin Tacı” kitabına götürdü. Özellikle “Gelin Tacı” önce ismiyle sonra içeriğiyle beni cezbetti. Çok güzel sözler vardı kitapta. Yani nasıl söyleyeyim böyle damıtılmış sözler. Söyleyenin de söylediklerine uygun bir hayat yaşıyor olması sözün etkisini artırıyor. Nasihat kelimesinin, samimiyet manasına gelen tarafını hissediyorsunuz. Kalbinde ne besliyorsan dilden o çıkıyor. Gönül kelimesi yerine “Dil” diyor eskiler. Ancak buradaki “Dil”, konuştuğumuz organ olan Türkçe kökenli “Dil” kelimesi değildir. Farsça kökenli “Gönül, kalp” anlamına gelen “Dil” sözcüğüdür. İşte gönlüne nasıl bir elbise giydirirsen dilinden de o çıkar. Yani senin karşında duranlar mesela “Rıza gömleği giymiş” derler ya da “Haset kaftanı giymiş” derler. Yani sen neysen onu söylersin. Nasihatlerde en etkilendiğim sözlerden bir tanesidir bu.
Nasihatin kelime manalarından birisi de “Sökükleri dikmek”tir. Kendi yaralarına, kusurlarına veya günahlarına bir dikiş atmak. Sonra da karşıdakine bir dikiş atmak ya da ona yeni bir elbise giydirmek. Yani senin kalbinde öyle güzel elbiseler vardır ki, güzel sözlerle o elbiseleri karşıdakine de giydirirsin. Rıza makamında olan bir insanla sohbet ederseniz, o sohbetten rıza gömleğini giyerek kalkabilirsiniz.
Ayşenur Aydemir: “Bu üstenci bir öğretme değil, sadece hatırlatmaktır,” diyorsunuz nasihat için. Bu cümleden anladığımız, nasihat verenle alan arasında doğrudan bir ast üst ilişkisi olmak zorunda değil. Yaşımız, konumumuz ne olursa olsun lisan-ı münasiple birbirimize hatırlatmada bulunabiliriz. İdareciye gücünü kullanarak zulmetmemesi, refah içinde yaşayana dünya nimetlerine dalıp asıl yaradılış gayesini unutmaması yönünde nasihatler verildiğini de okuyoruz kitapta. Bugün hâlâ bu çizgide olduğumuzu düşünüyor musunuz?
Mücahit Kocabaş: Büyüklerin sözleri aslında hep önce kendi nefsinedir. Biz öyle gördük, öyle okuduk. Günümüzde böyle yaşamaya çalışanları da görüyoruz, kendisinde olmadığı halde karşı tarafa üstünlük kurmak, emir vermek ya da işte ben senden daha yukarıdayım demek için konuşanları da görüyoruz. Buradaki nasihatler bize nasihat etmenin adabını da öğretiyor. Ben o üstenci kelimesini hayatımda kolay kolay kullanmam. Ama o takdim yazısını yazarken Allah o kelimeyi orada hatırıma getirdi. Şunu ifade etmek istedim aslında; Hani Mücahit Kocabaş bu kitabı hazırladı ama Mücahit Kocabaş’la bu kitabın bir ilgisi yok. Bir onu anlatmak istedim o üstenci kelimesiyle bir de o nasihatleri verenlerin de öyle bir niyetinin olmadığını. İmâm-ı Âzam’ın bal yiyen çocuk hikâyesinde olduğu gibi…
“Bir çocuk bal yediğinde vücudunda yaralar çıkmasına rağmen, bal yemekten vazgeçemiyormuş. Ailesi bu durumdan endişe duyarak çeşitli hekimlere başvurmuş ancak bir sonuç alamamışlar. Son çare olarak İmam-ı Azam Ebu Hanife Hazretleri’ne gitmeye karar vermişler.
Ebu Hanife, durumu dinledikten sonra aileye; “Kırk gün sonra tekrar gelin” demiş. Aile, bu söze pek anlam veremese de geri dönmek zorunda kalmış. Kırk gün sonra yeniden geldiklerinde, Ebu Hanife çocuğa “Bundan sonra bal yeme evladım,” demiş. Anne ve baba, bu kadar bekledikten sonra sadece bu kısa cümleyi duymanın şaşkınlığı içinde birbirlerine bakmışlar ve çaresiz eve dönmüşler. Fakat zaman geçtikçe çocuklarının artık bal istemediğini fark etmişler. Bu duruma çok şaşıran aile, tekrar Ebu Hanife’ye giderek, “Efendim, sadece bir cümle söylediniz, ama çocuğumuz baldan vazgeçti. Bunun sırrı nedir?” diye sormuşlar.
İmam-ı Azam Ebu Hanife Hazretleri gülümseyerek şöyle cevap vermiş: “Kırk gün önce ben de bal yiyordum. Bal yiyen birinin başkasına bal yememesini söylemesi etkili olmazdı. Siz ilk geldiğinizde bal yemeyi bıraktım. Önce kendi nefsimde bunu denedim ve mümkün olduğunu görünce, sözüm de çocuğa tesir etti.”
Yani insan o kırk gün içerisinde kendine bir elbise dikiyor. Sonrasında söylediği söz zaten etkili oluyor.
Ayşenur Aydemir: Hz. Ömer “Hakikati anlayana kadar din kardeşinin davranışını iyiye yor. Müslüman kardeşinin ağzından çıkan bir lakırdıyı iyiye yorman mümkün oldukça kötüye yorma,” diyor. Tek başına bu cümleyi bile hayatımıza tatbik edebilsek hem dünyamız hem de ahretimiz başkalaşır. Kitabın en sevdiğim yönü günlük hayatımıza katabileceğimiz cümlelerle dolu olması. Sizde en çok yer eden nasihat hangisi oldu diye sorsam?
Mücahit Kocabaş: Molla Camii’nin “Baharistan” kitabında geçen bir hikâye vardır;
Bir cömerde sordular; “Yoksullara yardım ettiğin veya ihtiyaç sahiplerine para verdiğin zamanlarda içinde bir ağırlık veya fakirlere karşı bir minnet yükleme duygusu sezdin mi?” Cömert adam şöyle cevap verdi; “Bu hal benden ne kadar uzaktır. Benim bu bağıştaki, bu yardımdaki rolüm, aşçının elindeki kepçenin rolüne benzer. Aşçı, kepçeye ne koyarsa kepçe de onu verir. Fakat hiçbir zaman verdiği şeylerin kendisinden olduğunu düşünmez.”
Kitapta da yer verdiğim bu hikâye yardım ahlakını çok güzel anlatıyor. Ben bu ahlak üzere olmaya gayret ediyorum. Yardım derneklerinin organizasyonlarında çalıştığım zamanlar bu hikâyeyi oradaki arkadaşlarla da paylaştım. “Yardım ederken kardeşim, sen sadece bir kepçesin. Allah’ın bir vesilesisin o kadar. Bunun haricinde bir hisse kapılma.”
Bir hikâye daha nakledeyim kitaptan: Lokman bir köle. Sahibi ona çok hürmetkar davranıyor. Eve geldiği zaman her nimetten önce Lokman’a tattırıyor. Öyle hürmetkar yani kölesine karşı. Bir gün diyor ki, “Lokman hadi şu karpuzu kes de yiyelim.” Lokman karpuzu kesiyor. Tabii önce kendisi yiyor. İkinci dilimi yiyor. Üçüncü dilimi yiyor, dördüncü dilimi yiyor. Sahibi kızıyor. “Lokman ne yaptın? Karpuzu beraber yiyecektik, hepsini bitirdin. Bırak o son dilimi de ben yiyeceğim.” Zorla elinden alıyor. Bir ısırıyor, karpuz acı, zehir gibi. Mesnevi’de geçiyordu yanlış hatırlamıyorsam “Ebu Cehil karpuzu,” derler. Bu sefer sahibi diyor ki, “Lokman sen ne yaptın? Bu karpuz yenir mi? Hiç yüzünü buruşturmadın bunu yerken. Benim gibi de yapmadın.” Lokman da diyor ki, “Bunca zamandır bana nimetlerin en güzelini sundun. Şimdi bana bir acı karpuz verdin. Ben yüzümü mü buruşturayım? Sana nankörlük mü edeyim böyle yaparak?”
Bizim sahibimiz de Allah. Lokman da biz kullarız. Bunca nimetler vermişken verdiği dertlerden yüzümüzü mü buruşturacağız? Bu kısa hikâyeyi alıp bütün ömrümüze yaysak başımıza bir dert geldiği zaman sahibimize hiç bakmayız. Devam ederiz. “Oh ne güzelmiş, çok tatlıymış bu karpuz,” deriz. Halbuki karpuz acı, zehir gibi. Ama bize tatlı gelir. Yüzümüzü bile buruşturmayız. Yapabiliyor muyuz? O ayrı mevzu. Dertleniyoruz, efkarlanıyoruz, kaygıya düşüyoruz. Tabii insanız ama ne kadarında sahibe hiç bakmadan, yani onu düşünerek ama sorumlu tutmadan, hayatımıza devam edebiliyoruz?
Ayşenur Aydemir: “Benim çok sevgili ve hakikatli kardeşlerim! Büyüklerimizin nasihatlerinden bazılarını size de hediye etmeyi kendime bir borç saydım,” diyor Mehmed Zahid Kotku Hazretleri. Nasihati bir hediye olarak görmek hususunda ne söylersiniz?
Mücahit Kocabaş: Sahabe Efendilerimiz birbirlerinden ayrılırken Asr Suresini okuyorlar. Birbirlerine hakkı ve sabrı hediye ediyorlar. Söz de bir hediyedir.
O yüzden hani dedim ya mesela rızayla alakalı üç dört cümle senin bütün hayatını rızaya çevirirse, bahtiyar kelimesindeki bahtına yar ederse seni, o bir hediyedir. Hayatın en büyük hediyesidir belki.
Bir de Mehmet Zahit Kotku Hazretleri gibi Allah dostlarının bir cümlesini duymak için yollar aşanlar, bekleyenler vardı. Çok uzak tarihlerden bahsetmiyoruz aslında 70’li 80’li yıllar ama ulaşım şimdiki kadar kolay değildi.
Peygamber Efendimiz’in sohbetleri, bütün sözleri de aslında bize birer hediye. Bu noktadan bakarsak anne babanın söylediği nasihatler bir hediye. Yani söz bir hediye.
“Kelime” Arapça “Yara izi” demektir. Kelimelerinizi öyle seçin ki insanlarda yara izi bırakmayın. Sözlerinize kalbinizin elbisesini giydirin. Karşı tarafa bir ayna tutun ve bir hediyeymiş gibi sunun onu. Bir hediye paketinde sunun sözlerinizi. Böyle yaptığınızda hem onun kalbini yumuşatmış oluyorsunuz hem de kendi kalbinizi yumuşatıyorsunuz, inceltiyorsunuz, dikkate getiriyorsunuz. Süslüyorsunuz, çok güzel bir elbise hazırlıyorsunuz kalbinizde. O elbiseden de kokulu bir gül şeklinde çıkıyor sözler. O yüzden Peygamber Efendimiz’in sözlerine “Gül kokulu” diyorlar. Nasihat bu bakımdan hakikaten insanların birbirine verebileceği en iyi hediyelerden bir tanesi.
Ayşenur Aydemir: Her biri ayrı bir kitap konusu olabilecek pek çok başlığı tek bir kitapta toplamışsınız. Belli ki uzun ve yoğun bir emeğin sonucu ortaya çıkmış bir çalışma. Ben iki gün gibi kısa sayılabilecek bir zaman zarfında okumaya çalıştım. Aralıksız okuduğumda cümlelerin özgül ağırlığının üzerime çöktüğünü hissettim. Bana okurken bu hissi yaşatan cümleler, üzerinde çalışırken size ne hissettirdi. Bir yolcu olarak sizin yol hikâyenize neler kattı?
Mücahit Kocabaş: Gençlik zamanımdaki bu çalışma üç yıl gibi uzun bir zamana yayıldığı için spesifik bir olay hatırlamıyorum. Ancak ciddi bir emeğin ürünü olduğunu söyleyebilirim. O dönemde daha çok “Büyüklerin sözleri bize ne anlatıyor?” düşüncesiyle hareket ediyorduk.
Değindiğiniz konu ile ilgili şunları söyleyebilirim: Hayatta bazı cümlelerin ağırlığı, onları yazarken değil, yaşarken hissediliyor. Nasihatler üzerine çalışırken ben de benzer bir yolculuğun içindeydim. Bu sözleri söyleyenlerin yaşadıkları zihnimde hep döndü durdu. Ne yaşadıkları, yaşadıklarından hangi sonuçları çıkardıkları ve neden nasihat etme gereği duydukları gibi sorulara cevaplar aradım.
Asıl özgül ağırlık, onların hayatlarındaki imtihanlardaydı. Farklı çağlarda yaşamış insanların, tabiri caizse, ortak imtihanları… Bir de birbirinden farklı görünen başlıkların zamanla aynı yolun farklı durakları olduğunu fark ettim. Bu yüzden kitap, başlangıçta tasarladığım bir bütün olmaktan çok, yürüdükçe karşıma çıkan izleri bir araya getiren bir yolculuğa dönüştü.
Her bir kişinin, kendisinden önce yürümüş insanların yolda bıraktığı ayak izlerine basarak yol alması düşüncesi de benim için önemliydi. Belki nasihat dediğimiz şey biraz da budur: Daha önce yürünmüş yollardan bize ulaşan izlere bakarak kendi yolumuzu daha dikkatli yürümek…
Sizin iki gün gibi kısa bir zaman aralığında okumanıza rağmen hissettiğiniz ve söylediğiniz “Cümlelerin özgül ağırlığı üzerime çöktü” sözü beni özellikle düşündürdü. Bu kitap belki de birden okunacak bir kitap değil; bir başucu kitabı olarak değerlendirilip peyderpey okunabilir. Çünkü ben dâhil, okuyan herkes kendisine ağır gelebilecek cümlelerle karşılaştığında, kendi hayatından, kendi sorularından ve kendi suskunluklarından bir şey bulursa cümlenin ağırlığı ortaya çıkabilir.
Neticede başta ben olmak üzere modern zaman yolcusuna bazen nasihatlerin bir tanesi bile ağır gelebilir. Ama unutulmamalıdır ki o sözlerin ağırlığı, onları söyleyenlerin hayatlarından süzülüp gelmektedir. Belki de bize düşen, bu ağırlıktan kaçmak değil; taşıyabildiğimiz kadarını yüklenip kendi yolumuza devam etmektir.
Tadı damağımda kalan bu güzel sohbet için Mücahit Bey’e teşekkür ediyorum. Hem kendisinin hem de “Yolcuya Nasihatler”in bahtı açık, menzili mübarek olsun.
Ayşenur Aydemir


Muhteşem bir röportaj.
Sizi ve Mücahit kardeşimizi kutlarım Ayşenur Hanım.
Yöneticilerin dışında, başkasının yaptığı yorumların yayımlanmamasına bir anlam veremedim doğrusu. 🥲