KİLİM

Bana hep öyle gelmiştir ki susan her şeyin kendine ait bir sesi vardır. Bazı eşyalar konuşmaz; yalnızca bekler. Demlenir. Sessizliklerini biriktirirler. Zaman geçtikçe bu sessizlik başka bir dile dönüşür. Sonra eşya, tam da sustuğu yerden konuşmaya başlar.

O da öyleydi. Evdeki en sessiz şeydi.

Duvar saati konuşurdu. Rüzgâr konuşurdu. Bakıştığımızda ayna bile konuşmaya çalışırdı. Pencereden içeri giren ışık, günün saatine göre yüzünü değiştirir, bir şeyler anlatırdı.

Ama o susardı.

Çoğu zaman kullanılmayan odanın kapısının arkasına yaslanırdı. Uzun bekleyişleri bilen diğer eşyalar gibi sessizleşirdi. Kaybolmak gibi, aslında yok olmak gibi bir şeydi sessizlik. Sanki o da öyle kaybolurdu kapının arkasında.

Genellikle çok kullanılmayan, daha önce de bahsettiğim o odanın kapısının arkasına yaslanırken bulurdum onu. Saklambaç oynayan bir çocuğun, gülmemek için ağzını kapatıp kıkırdamasını susturmak istemesi gibi kendini gizler, kapının arkasında saklanırdı.

İlk gördüğüm gün de öyleydi. İki büklümdü; fakat katlanmış olmaktan ya da saklambaç oynamaktan sıkılmış, yorulmuştu sanki. Sobelenmek istiyor gibi duruyordu. Arada ses çıkarıyor, yerini belli etmek istiyordu. Ben de kayıtsız kalamadım o sessizliğe. Bulmuş gibi yaptım onu, diğer bulmuş gibi yaptıklarım gibi. Zaten ben izin vermiştim onun saklanmasına. Sonra alıp omzuma attım. Salona getirdim. Yerini biliyordum; nereye, nasıl sermem gerektiğini de. O da en az ilmekleri kadar emindi yerinden.

Usulca yere bıraktım. Onu yere sererken içinden yılların kokusu çıktı. Yün kokusu değildi yalnızca. Uzak yolların, uzun bekleyişlerin ve artık isimleri unutulmuş insanların kokusu ve ayak izleri de vardı üzerinde…

Bir kilimin hafızası olur mu, bilmem. Ama eşyalara uzun süre bakınca insan, onların da hatırladığını düşünmeye başlıyor. Kilim yere serildiğinde odanın dengesi değişti. Uzun zamandır eksik duran bir parça sessizce yerine oturmuş gibiydi. Tam olması gereken yere.

Desenleri birbirine benzemiyordu. Bir kırmızı, öteki kırmızıyla aynı değildi. Hiçbir renk ötekinin tekrarı değildi. Hiçbir çizgi başladığı yere dönmüyordu.

Bakışımın takip etmeye çalıştığı yollar, desenler vardı üzerinde. İnsan bir motifi izlerken kendini başka bir desenin içinde buluyordu.

Bir nehre benzeyen çizgiler vardı.

Bir dağa.

Bir kuşa.

Dua eden bir ele.

Belki hiçbirine benzemiyordu ama bana öyle geliyordu. Şekiller, desenler insanın içinde ne varsa ona dönüşüyordu. Gökyüzündeki bulutlar gibiydi. İnsan ne görmek isterse onu görüyordu. Ya da sözler gibi, ne anlamak istiyorsa onu anlıyordu. Belki de bir rüya gibi, görenin değil, yorumlayanın tabirine göre çıkıyordu düşler.

Kilime bakarken düşüncelere daldım. Ne kadar zaman geçti, bilmiyorum. Sonra ayağa kalktım, kilimin üzerinde yürümeye başladım.

Kilimin ilmeklerine basınca sesler geliyordu kulağıma ve sanki görünmeyen bir şey inciniyordu. Basmaya kıyamadığım zamanlar da oluyordu. Ayağımı üzerinden çekmek istemediğim anlar da…

Her adımımda görünmeyen bir şeye dokunmuşum gibi hissediyordum.

Ayaklarımın altından nehirler akıyor, bileklerim ıslanıyordu.

Dağlardan aşıyordum, parmaklarım acıyordu.

Çöllere denk geliyordum, topuklarım yanıyordu.

Ama kilimin üzerindeki desenli yollar bir türlü bitmiyordu. Yürüyordum. Yürümek istiyordum. Basmadığım her bir adımı bir kayıp gibi görüyordum.

Akşamları oturup ona bakıyordum. Bir kitabın sayfalarını çevirir gibi. Yıldızlardan şekiller çizer gibi. Her gün başka bir ayrıntı buluyordum. Bulmaya çalışıyordum. Daha önce görmediğim bir renk. Fark etmediğim bir kıvrım. Bir desenin içinde gizlenmiş başka bir desen. Kilimin sırlarını keşfedince anne evine dönmüş gibi mutlu oluyordum.

Yine böyle bir gün, bakışlarım kilimin üzerinde yolculuğa çıkmıştı ama ilk kez bir yerde durdu. Bir ilmek gevşemişti. Daha önce de oradaydı belki. Desenin içindeki küçücük bir düğüm yerinden ayrılmıştı. Nehrin taşıp yamacındaki gelincik çiçeklerini talan etmesi, hasattan sonra anız tarlasının ateşe verilmesi gibi orada öylece duruyordu. Bir boşluk hissettim. Farklı bir histi.

Kilim yine aynı kilimdi. Daha önce gördüğüm diğer desenler yine yerindeydi. Renkler eksilmemişti. Fakat bakışım artık oraya takılıyordu.

Düğüme…

Kopup gelen, akışı bozan ilmeğe…

Bir yıldızın yanındaki karanlık gibi. Bir şarkının içindeki sessizlik gibi öylece orada duruyordu.

Küçüktü. Ama görünür hâle gelmişti. Sonraki günlerde ne zaman kilime baksam onu gördüm. Göz bebeklerim gidip aynı yere yerleşiyordu. Sanki bütün yollar oraya çıkıyordu. Koca desenler sessizce beklerken zihnim tek bir ilmeğin etrafında dönüp duruyordu.

Bir akşam güneş batarken kilimin yanına oturdum. Parmaklarımı gevşeyen düğümün üzerinde gezdirdim. Yünün yumuşaklığının yanında sert bir boşluk vardı. Zamanın geçişi gibi tedirginlik veriyordu; her dokunduğumda parmaklarımı yutacakmış gibi ürperiyordum.

Ama en çok da bir el hissediliyordu. Yıllar önce o düğümü atan el. O an ilk defa onu düşündüm. Bu kilimi dokuyan kişiyi. Yünün içinden geçen parmakları. O elin renkleri seçişini. Bir ilmeği ötekine bağlayışını.

O, bu kilimi dokurken…

Belki yağmur yağıyordu o gün.

Belki dışarıda kar vardı.

Belki gençti. Belki yaşlıydı ve gözleri tam görmüyordu.

Belki bir şeyler düşünüyordu.

Belki birini özlüyordu.

İnsan bir eşyanın içindeki emeği fark ettiğinde ona yabancı kalamıyor. Bir süre sonra kendimi yine aynı düşüncenin içinde buldum. Renkler… Desenler… Yollar… İlmekler ve Zaman…

Bu düğümü en iyi kim bilir? Bu çizginin neden buradan geçtiğini? Bu rengin neden ötekinin yanına uygun olduğunu? Bu ilmeğin neden böyle atıldığını?

Soruların hepsi aynı yere çıkıyordu.

Dokuyucuya.

Sonra zihnimde görünmez bir yol oluştu. Kilimle dokuyucu arasında. Sökükle onu atan el arasında. Ben de yine o yolu yürümeye başladım.

Yol uzadıkça tuhaf bir şey fark ettim. Başlangıçta dokuyucuyu aradığımı sanıyordum. Sonra onun ellerini düşündüm. Parmaklarını. Attığı düğümleri. Seçtiği renkleri. Fakat yürüdükçe sorularım değişmeye başladı. Dokuyucuya yaklaştığımı sanırken kendi bakışıma yaklaşıyordum.

Her bir eşya, sahibinden önce ona bakanı anlatıyordu. Ya da insan, baktığı eşyayı anlamlandırdığı ölçüde eşya var oluyordu. Kilim de bende var olmaya başlamıştı. Saklanmayı bıraktığı gün var olmayı seçmişti.

Çünkü ben kilime her baktığımda aynı düğümü görmeye başlamıştım; benden önce bakan biri belki başka bir rengi görecekti. Bir başkası yalnızca kırmızıyı hatırlayacaktı. Bir diğeri desenlerin içindeki kuşu. Ama kilim değişmiyordu.

Değişen, ona bakan gözün yüküydü.

İnsan, hayatta hiçbir şeye olduğu gibi bakmıyordu. Bir ağaca, bir şehre, bir kitaba, hatta bir insana… Hepsine kendi eksik yerinin içinden bakıyordu. Gördüğünü sandığı şey biraz karşısındaki, biraz da kendisiydi. Ama bunu anlatmaya çalışmak, baştan anlaşılmamayı kabullenmekti.

Belki bu yüzden bazı insanlar aynı manzarada huzur bulurken bazıları yalnızlık görüyordu. Aynı cümle birine teselli olurken ötekine yük oluyordu. Aynı sessizlik birini dinlendirirken bir başkasını korkutuyordu.

Kilim ise bütün bunların dışında duruyordu. Ne kendini anlatmaya çalışıyor ne de beni ikna etmeye uğraşıyordu. O yalnızca olduğu şeydi. Ben ise her bakışımda ona biraz daha kendimi ekliyordum. Her bir bakışım onun ilmeklerinin sayısını artırıyor, bu ilmekler de onun değerine değer katıyordu.

Ama uzun süre yürüdüm desenlerin içerisinde. Her bakışımda biraz daha. Her düşüncemde biraz daha. Bir ilmeğin peşinden giderken bütün desenlerden uzaklaştığımı da asla fark etmedim. Belki de umurumda olmadı. Yolun sonuna hiçbir zaman ulaşamadım.

Yine bir gece yağmur yağdı. Pencerenin önünde oturuyordum. Oda karanlıktı. Yalnızca sokak lambasının ışığı giriyordu içeri. Kilim yarı aydınlıkta kalmıştı. Desenlerin çoğu görünmüyordu. Renkler birbirine karışmıştı. Karanlığın içinde bile o gevşeyen düğüm seçiliyordu.

Uzun süre ona baktım. Sonra bakışım yoruldu. Aklım yoruldu. Ruhum yeniden yoğruldu. İnsan aynı yere uzun süre bakınca gözleri değil, düşünceleri yorulur. Beyni bir anda durur. İşte öyle bir durumdu yaşadığım.

Başımı kaldırdım.

İlk kez başka şeyler gördüm. Daha öncekilerden farklı. Söküğün yanındaki desenleri. Onun çevresindeki renkleri. Yol gibi uzanan çizgileri. Birbirine tutunan düğümleri. Bir ilmeğin omzuna yaslanmış başka ilmekleri. Sanki yıllardır aynı cümleyi okuyup durmuşum da kitabın geri kalan sayfalarını açmayı unutmuşum.

Gece ilerledi. Yağmur dindi. Oda sessizleşti. Kilim olduğu yerde duruyordu. Ne eksilmişti ne çoğalmıştı.

Sabah olduğunda pencereyi açtım.

Rüzgâr içeri girdi. Kilim hafifçe kıpırdadı. Saçaklarının ucunda küçük bir hareket oldu. Sanki derin bir uykudan dönmüş gibiydi. Güneş desenlerin üzerine yayıldı. Kırmızılar yeniden kırmızı oldu. Lacivertler derinleşti. Toprak renkleri sessizce parladı. Ve o gevşeyen ilmek… O da oradaydı. Güneş onu da aydınlatıyordu.

Işık, sağlam düğümlerle gevşeyen düğüm arasında ayrım yapmıyordu. Hepsine aynı şekilde dokunuyordu. Bir ressamın harika bir doğa resminin bir yerine kapkara, kesif ve biçimsiz bir kaya parçası yerleştirmesi gibi, gördüğüm o boşluğun, gevşeyen o ilmeğin, yanmış gibi görünen o karartının aslında diğer ilmekleri ve renkleri parlattığını, onları daha belirgin hâle getirdiğini fark ettim.

Pencerenin önünde uzun süre durdum. Odanın içindeki sessizliği dinledim. Sonra gözlerimi yeniden kilime çevirdim.

Bir ilmek eksikti. Binlercesi yerindeydi. Bir çizgi yarımdı. Yüzlercesi yoluna devam ediyordu. Bir düğüm çözülmüştü. Ama desen hâlâ konuşuyordu.

Yıllardır odanın ortasında duran kilimin bana hiçbir şey anlatmaya çalışmadığını hissettim. Ben ona yalnızca kendi sorularımı soruyordum. O ise ilk günden beri aynı sessizlikle yerde duruyordu. Saklanarak susuyordu. Ben ise kendi cevaplarımı onun sessizliğine yerleştiriyordum.

Toprağın durduğu gibi. Dağların durduğu gibi. Gökyüzünün durduğu gibi. Bazı şeyler cevap vermedikleri için değil, insanı kendi cevaplarıyla baş başa bıraktıkları için derindir. Kilim de öyleydi.

Akşam yeniden geldi. Gölge desenlerin üzerine düştü. Renkler yavaşça karardı. Oda eski sessizliğine döndü.

Sabah olduğunda kilimi yerinde bulamadım. “Yine saklandı,” diye düşündüm. “Sobelenmeyi bekliyor.”

Yusuf Emrah

“KİLİM”için bir yanıt

  1. Yine okuyucusunu alıp halden hale, düşünceden düşünceye, duygudan duyguya sürükleyen bir yazı olmuş. Yazıların edebi yönünü takdir etmeye yetkin değilim ancam okurken dimağımda bıraktığı tadı, ruhum takdir ediyor.
    Güçlü bir kalem zengin kelamlar döktürmüş yine. Tebrik ve teşekkürlerimi sunuyorum.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir