İSMET YEDİKARDEŞ; ALLAH ŞAHİTTİR Kİ, EŞİ UĞRUNA FABRİKA KURAN RESSAM

İsmet Yedikardeş. Ressam. Haza ressam. Haza insan. İnsan ressam.

Adı İsmet. İsmet, arınmışlık demek, temizlik demek. İsmet Abi, isminin hakkını verenlerden. Gerçekten ama.

Soyadı Yedikardeş. Gerçekten de yedi kardeşler mi? Soruyoruz: Yedi artı üç. Anlıyoruz ki yedi kardeş olan dedesi. Ama İsmet Abi’nin şu yedi vasfı üzerinde taşıdığına şahidiz: Sanat, vefa, ihlas, cömertlik, misafirperverlik, dostluk ve insan sevgisi. Artı üçü de var: Hilm, rikkat, samimiyet.

Mardin, Stuttgart, İstanbul; hayatı bu üç şehirden ibarettir. Mardin’de doğmuş, ilk, orta, liseyi masal şehir, rüya şehir, şiir şehir Mardin’de okumuştur. Resimlerinin büyük bölümünde Mardin dokusu vardır, Mardin kokusu vardır, Mardin havası vardır. Azalmak şöyle dursun, her geçen gün artan bir sevdadır, coşkudur, hasrettir onda Mardin. Hani -Allah göstermesin- “Mardin yerle bir olsa bil-vesile, onun resimleri esas alınarak yeniden inşa edilebilir” demek mümkündür.

Mardin’den sonra resim eğitimi için önce Stuttgart günleri, sonra da İstanbul yılları. Yarım asrı aşkın İstanbulludur, Yeşilköylüdür o.

Senin için resim nedir ağabey? Soruma, Hayalim ve hayatım. Bir öğretmenin “Ressam olacaksın” kelimesiyle çıktığım yol. Peki ressam kimdir? Soruma da, Allah’ın yarattığı güzellikleri, Allah’ın verdiği yetenekle insanlara manevi haz ve çizgilerle anlatan kişi, diye cevap veriyor.

Ne kadar zamandır tanışırız? Ne kadar zamandır dostuz? Bu soruyu kendime sorduğumda cevap bulamadım. O kadar kavi dostluğumuz var ki, o kadar çok anımız var ki, o kadar çok bir araya gelmişliğimiz var ki; ne zaman başladığı meçhul. Tam doğru cevabı şudur: On yüz bin sene. Galu bela’dan beri yani. Aynı yolun yolcusu olmaktan.

Ne garip; Mardinli ressamımızla, bir buçuk sene GAP Kültür Birliğinde danışman olarak bulunduğum sürede hiç tanışmadık, karşılaşmadık. Adını duydum, adımı duymuş. Adına resim yarışması düzenlettim, adımı adına düzenlettiğim resim yarışmasında duymuş olmalı. Olabilir.

Dostluğumuzu Hasan Duruer Vali’ye borçluyuz. Ondan olmalı, hasen, güzel bir dostluk bizimkisi.

Demek ki bir on beş yıl var. 2010 Ramazan’ında bir otobüs yazar ve sanatçıyla eşlerine düzenlediğim dört günlük Balkan Gezisinde güçlü temelleri atıldı dostluğumuzun. Gümülcine, Kavala, Selanik, Manastır, Resne, Ohri, Struga, Gostivar, Kalkandelen, Üsküp, Priştina, Prizren. Oradaki yerel edebiyat dernekleriyle ortaklaşa düzenlediğimiz Gümülcine, Gostivar ve Üsküp’teki şiir akşamlarında İsmet Yedikardeş’in enfes natıkasıyla okuduğu Ben göçerem başlıklı dokunaklı Diyarbakırlı bir avukatın şiiriyle kendisinin Ben kimem lo? şiiri, dün gibi hatırımdadır. On dört sene sonra ben ona sordum o Balkan gezisini. İşte hatırında kalanlar: Gostivar’da bir evin bahçesinde yemeğini kapanın gelip bizim kafileye iftar ikramı, bir. Kalkandelen’de Harabati Tekkesi ve oradaki uzun sakallı adam (Abdulgaffar) iki. Prizren sokaklarında dolaşan fesli adamlar, üç. Bizden daha bizden, o insanlar.

Diyarbakır dedim de, İsmet Abi’ye, özel meclislerde sık sık anlattırdığımız bir Diyarbakırlı Esrarkeş hikâyesi vardır ki, öldürür sizi gülmekten. O tatlı, kırık, içli Diyarbakır Türkçesiyle. Yaşanmış hikâyenin finalinde, idamla yargılanan soyguncunun ona söylediği sözleri, ters köşe yaptırır dinleyenlere: Şanssızlığıma bak ağam. Nereden bileyim ben camide soyduğum adamın, ağır ceza reisinin babası olduğunu?

Mardinlidir demiştik ya İsmet Abi’yi. Öyle böyle değil. Bihakkın Mardinlidir. İliklerine kadar. Yetmiş yedi yıllık ömrünün ilk yirmi yılını Mardin’de geçiren İsmet Yedikardeş, tam kırk Mardin resmi yapmıştır. Kanaviçe işler gibi, bin bir titizlikle. Sonra da Avusturya, Almanya, Amerika… Birçok ülkede sergiler açarak, tanıtmıştır Mardin’i. Onlarca ülke, yüzlerce sergi.

Gitmediği ülke kalmamıştır desek yeridir. Sordum, Japonya, Çin Hindistan hariç, bütün ülkeler, dedi ve bir hadisi şerifi hatırlattı, şükrederek: Allah, sevdiği kuluna mülkünü gezdirirmiş.  

Zaten dünyasının merkezinde iki şehir Medine ve Mardin vardır, gönlünün merkezinde insan ve ihsan vardır. Tam da böyledir. Bu kadardır. Buncadır.

İstanbul, Edirne, Çankırı, Bolu, Van, Ağrı, Manisa, İzmit, Adapazarı, Taraklı… Rumeli. Sadece aynı uçakla Van’a on altı kez gidip geldik dersem. Her seferinde üç gün üç gece.

İkimiz diğer yazar ve sanatçı arkadaşlardan bir gün önceden gidiyor, Van’ın engelli gençlerine, o resim-çamur çektirme, ben de yazarlık dersi veriyorduk. Meccanen elbette. Van senin için nedir abi? Diye sorduğumda, Van’ın özel çocuklarına çektirdiğim çamurdur. Tedavidir zira çamur çekmek. Allah insanı topraktan yarattığı için, çamurla haşır neşir olmak, insanı tedavi eder. Onları mutlu görmek, beni de tedavi ediyordu, diye cevap veriyor.

Yüzlerce ilginç anısı var, dağarcığımda. Hangi birini anlatayım:

Mardin Lisesi son sınıftadır. İki alt sınıftan bir kızı gözüne kestirir. Günlerce takip eder, uzaktan. Terbiyeli, güzel, ahlaklıdır. Kim olduğunu öğrenir, annesini dünürcü gönderir. Kızın annesi-babası bizimkini araştırır, iyi aile iyi çocuktur ama… Kızın babası hükmünü ilan eder: Benim çulsuza hele de öğrenciye verecek kızım yok. Fabrika kursun gelsin, vereyim. Cevabı duyan İsmet Abi, bir bakıma Çağdaş Ferhat olur, yola koyulur. Fayans işi çok revaçtadır o günlerde. Yaz tatilinde İstanbul’a gider, yirmi günde işi öğrenir bir güzel. Gelir Mardin Diyarbakırkapı’da atölyesini açar. Bir iki üç iş, bir iki üç müşteri, bir iki üç çalışan. İşler hızla açılır. Dönemin Mardin Valisi devletin işlerini vereceği güvenilir fayans dökümcüsü sorar, soruşturur, İsmet Abi’yi öğrenir. İş yerine gelir, işi de bizimkini de gözü tutar. O zaman çimento devlet eliyle verilmektedir. Bundan böyle çimento ihalesi önce sana, der. Derken yirmi kişilik küçük bir fabrikaya dönüşür atölye. Mardin onu konuşmaktadır artık. Kızın babasının yolu düşer bir gün fabrikaya. Bakar, inceler, beğenir. Kimin bu fabrika? Diye sorar, İsmet Yedikardeş’in, der bir çalışanı. Şaşırır, sevinir, haber gönderir: Gelsin, istesin, kızımı vereyim. Mahmut Amca ile Lütfiye Teyze, giderler, Allah’ın emri peygamberin kavliyle, oğlumuz İsmet’e, kızınız Müzeyyen’i istiyoruz, derler. Kız tarafı da verdik gitti, diye cevap verir. 1972 yılında evlenirler. Allah onlara iki kız iki erkek, (çocuk doktoru Arzu, mimar Gökhan Alper, mimar – iç mimar Tarık Cihan, meteoroloji yüksek mühendisi – pilot Aslınur) dört pırlanta evlat bağışlar. Şimdi, bütün özel meclislerde İsmet Yedikardeş, gülerek – güldürerek anlatmaktadır: Ben Müzeyyen Yengeniz uğruna fabrika kurmuş adamım!

Yeteneğe göre eğitim, en acil ihtiyaçtır ülkemizde, ona göre. Şöyle der: Eşim Müzeyyen’in Mardin Lisesi’ndeyken Matematiği, Biyolojisi, Kimyası, Fiziği 10’du. Ama resim denilince eli ayağı birbirine dolanıyordu. Ben söze karıştım: Yengem problemini ressamla evlenerek çözmüş! Mardin usulü bir kahkaha atarak devam etti İsmet Abi: Benim ise Matematiğim, Fiziğim, Kimyam zayıftı. Resim yaparak, tiyatro ve şiirle sınıfı geçtim hep. Çözüm, daha ilkokul çağında çocuğun yeteneğini tespit ve o yönde eğitimdir.  

Yakın dostlarına, bir cümle ile İsmet Yedikardeş’i soruyorum: Yazar Mehmet Şeker, zarafet, nezaket, hoşgörülü bakış, diyor. Şair Müştehir Karakaya, Neşeli, kalender, sıcakkanlı güzel bir adam, beni Sekiz Kardeş ilân etti, diyor. Hikâyeci Mukadder Gemici, toprak ve sudur İsmet Yedikardeş… Cömertlik ve dostluk akar ellerinden gözlerinden, diyor. Yönetmen İsmail Güneş, yüreğinde her an püskürmeye meyilli güzellik duygusu, önce diline ardından yüzünün ifadesine, nihayetinde kılık kıyafetine sirayet eden İsmet ağabeyim, diyor. Karikatürist Osman Suroğlu, İsmet ağabeyi, gerek sanat birikimi ve gerekse insanlığıyla cana can katan bir karışıma benzetirim, diyor. Vali Hasan Duruer, İsmet bey hakiki manada insandır, dosttur sanatçıdır, diyor.

Altmış beş yıllık ömrümde, “Sanat – Allah’ ilişkisini onun kadar güzel açıklayan birini görmedim: ‘Sanatçı, Allah’a en yakın olması gereken kişidir. Zira Allah’ın ayetlerini en iyi sanatçı anlar. Bunu anlamayan yazar yazar değildir, sanatçı sanatçı değildir, bilim insanı bilim insanı değildir.’”

Mardin’den getirdiği natıkası, konuşmasına müthiş bir güzellik katmaktadır. Üç gün üç gece dinlenesi bir sevimlilikle konuşur.    

Üç cümlesinden ikisi, Vallahi… ha, Allah şahittir ile başlar, diğeri de tamam mı? ile biter. Böyle de kendine mahsus konuşması vardır.

Yazıyı İsmet Yedikardeş’in kelimelerinden mülhem üç cümle ile bitirelim:

Allah şahittir dünyamızı güzelleştiriyorsun ağabey. Vallahi seni seviyoruz ha. Tamam mı?

Fahri Tuna

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir