O sabah gözlerimi açar açmaz saate baktım. İçimde hafif bir telaş vardı. Bu sefer vapuru kaçırmak istemiyordum. Adadaki insanların saatle kurduğu ilişki biraz farklı oluyor. Şehirde kaçırılan bir otobüs çoğu zaman birkaç dakika sonra gelen başka bir otobüs demektir. Adada ise kaçırılan bir vapur bazen yarım saat, bazen bir saat, bazen de bütün planların yeniden kurulması anlamına gelir.
Yataktan hızlıca kalktım. Ayakkabılarımı giydim. Merdivenlerden aşağı indim. Kapıyı açtığım anda yüzüme tanıdık bir koku vurdu.
Bir an durdum.
Yaseminle hanımeli birbirine karışmıştı. Onlara biraz ilerideki çam ağaçlarının reçineli kokusu eşlik ediyordu. Sabahın serinliği bu kokuları birbirine taşıyor, görünmeyen bir nehir gibi sokakların arasından geçiriyordu. İnsan nadir de olsa bir manzarayı görmeden önce kokusunu duyabiliyor.
Evin bulunduğu yüksekçe tepeden aşağı doğru yürümeye başladım. Sokaklar henüz kalabalık değildi. Bazı evlerin pencereleri yeni açılıyordu. Birkaç balkonun demirlerinde kurumuş çiçek saksıları duruyordu. Yol kenarındaki genç ağaçlar yeni filizlenmişti. İnce dalları sabah rüzgârıyla hafifçe sallanıyor, yaprakları güneş ışığını ilk kez görüyormuş gibi parlıyordu.
İskele uzaktan görünüyordu.
Ben de ona doğru ilerliyordum.
Başlangıçta acelem yoktu. Hatta içimden, “Bu sefer erken çıktım,” diye geçirmiştim. Adımlarım ölçülüydü. Sabahın tadını çıkara çıkara yürüyordum. Adanın bazı yolları vardır; insan oralardan geçerken varacağı yeri unutup yürüdüğü yolu seyretmek ister. O sabah da biraz öyleydi.
Sonra vapurun düdüğü duyuldu.
Başımı kaldırdım. İskele tarafına baktım. Uzaktan beyaz bir siluet seçiliyordu. Önce çok önemsemedim. Sonra vapurun beklediğim vapur olabileceği ihtimali zihnime düştü.
Adımlarımı hızlandırdım. Bir süre daha yürüdüm. Sonra biraz daha hızlandım.
Sonra yürümek yetmemeye başladı. İskele artık daha net görünüyordu. Vapur da öyleydi.
Aramızdaki mesafe azalmıyordu. Ben yaklaştıkça o uzaklaşıyor gibiydi.
Bunun üzerine koşar adımlarla ilerlemeye başladım. Omzumdaki çanta hafif hafif sallanıyordu. Ayakkabılarım taş zemine daha sert vuruyordu. İskeledeki insanlar artık seçilebiliyordu. Vapurdaki görevliler de.
Bir süre sonra vapurun yolcularını almaya başladığını gördüm.
İçimdeki hesaplar değişti. Kapılar kapanıyordu.
Ben ise hâlâ iskeleye ulaşmaya çalışıyordum. Koşmaya başladım.
Sabahın serinliği artık yüzümde hissedilmiyordu. Nefesim hızlanmıştı. Ceketimin etekleri koşunun ritmiyle savruluyordu. İskeleye birkaç yüz metre kalmıştı ama o birkaç yüz metre bazen kilometreler kadar uzun gelebiliyor.
Kapılar tamamen kapandı. Vapur hareket etmeye başladı.
İskele ile arasında yavaş yavaş mesafe oluşuyordu. Normal şartlarda hikâye burada bitmeliydi. İnsan durur. Bir sonraki vapuru bekler, değil mi? Ah bu ben! Ah bu inadım.
Ben durmadım. Koşmaya devam ettim.
Belki alışkanlıktan. Belki inattan.
Belki de durmak için henüz yeterince geç olmadığına kendimi inandırdığım için.
Başımı kaldırdım. Nasıl oldu bilmiyorum.
Kaptanla mı göz göze geldim? Bir görevliyle mi?
Bugün bile emin değilim. Ama biri beni gördü.
İlkokuldayken de sorulara el kaldırırdım; öğretmenim bana baktığı için. Ne yapayım, sanki vapur da el kaldırmamı istiyormuş gibi bana bakıyordu.
Vapur görevlilerine durmaları için işaret ettim.
Bu hareketin bir işe yarayacağını düşünerek yapmadım aslında. Daha çok refleks gibiydi. İnsan yetişemeyeceğini anladığında son bir hamle yapar ya, işte tam olarak öyle bir şey. Sonuç almak için değil; denemediği bir şey kalmasın diye.
Elimi salladım. Koşmaya devam ettim.
Ve beklenmedik bir şey oldu. Vapur yavaşladı. Önce bunun bir tesadüf olduğunu düşündüm. Sonra biraz daha yavaşladı. Ardından dönüş yaptı.
Ve yeniden iskeleye yanaşmaya başladı. Şaşırmıştım. Gerçekten şaşırmıştım. Benim için mi koca vapur geri geliyordu diye düşündüm.
Hayatım boyunca birçok vapur kaçırmıştım ama ilk kez bir vapurun geri döndüğünü görüyordum. Koşmayı bırakmadım.
Mesafe giderek azalıyor, iskele her adımda biraz daha yaklaşıyordu.
Vapur artık neredeyse durmuştu. Benim için bekliyordu. Tam o sırada gözüm vapurun üzerindeki yazıya ilişti. Önce dikkat etmedim. Sonra tekrar baktım. Bir daha baktım. Yazı değişmiyordu. Bu vapur Bostancı vapuru değildi. Karaköy vapuruydu.
Bir an yavaşladım. Hatta neredeyse duracaktım. Az önce bütün gücümle yetişmeye çalıştığım şeyin aslında gitmek istediğim yer olmadığını fark etmiştim.
Sonra dedim, keşke beni almadan gitse. Keşke benim için gelmemiş olsa.
Vapur ise çoktan geri dönmüştü. İskeleye yanaşmıştı. El sallanmıştı. Manasız aceleme anlam yüklenmiş, hatam bir doğru gibi görülmüştü. Vapurun vicdanına karışmıştı emeğim. Aklım ceketimin arkasından çekiyor. Emeğe aşık vicdanım ise bütün kuvvetiyle beni itiyordu vapura doğru.
Uzaktan kaptanı görebiliyordum. Yüzündeki ifadeyi seçemiyordum ama bana bakıyor gibiydi. Belki gerçekten bakıyordu. Belki de ben öyle hissediyordum.
Bilmiyorum. Ama artık vapur geri dönmüşken, ben de yarı yolda durmuşken tuhaf bir durumun içinde kalmıştım. Koşmaya devam ettim.
Eskisi kadar hızlı değildim. Ama durmuyordum da. Aramızdaki mesafe birkaç adım kaldığında görevlinin beklediğini gördüm. İskeleye ulaştım.
Vapura bindim. Çalışanlara teşekkür ettim. Onlar da gülümsediler. Kapılar yeniden kapandı. Halatlar çözüldü. Benim de dizlerimin bağı…Aklımdan utanıp, yanlışıma sarılıp, vicdanıma güvenip bir koltuk bulup oturdum.
Motorun sesi duyuldu.
Ve vapur ikinci kez hareket etti.
Bu kez ben içindeydim.
Nefesim hâlâ tam düzelmemişti.
Cam kenarına geçtim.
Deniz sabah güneşini üzerinde taşıyordu. Martılar vapurun peşine takılmıştı. Köpükler suyun üzerinde kısa ömürlü yollar çiziyordu.
İskele yavaş yavaş geride kaldı.
Az önce yetişebilmek için bütün gücümle koştuğum vapurun içinde oturuyordum.
Bir süre sonra uzakta başka bir vapur belirdi.
Bu sefer dikkatlice baktım.
Üzerindeki yazıyı okumak için gözlerimi kıstım.
Bostancı.
Gitmek istediğim yer. Sessizce yanımızdan geçti.
Ben onu izledim. O da yoluna devam etti.
Denizin ortasında birkaç saniyeliğine birbirimize en yakın olduğumuz noktadan geçtik. Bir yolculuğun en uzun kısmı, iki vapurun birbirine en yakın olduğu birkaç saniyedir.
Sonra aramızdaki mesafe yeniden açıldı.
Bostancı vapuru küçüldü.
Ve gözden kayboldu.
Başımı cama yasladım. Yanlış yolların üzerinde, geri dönmekten daha ağır duran görünmez bir teşekkür ve emek vardır. İnsan gideceği yere değil, kendisi için yavaşlayan şeyin peşine düşer, diye geçirdim içimden tuhaf bir gülümsemeyle. Ama bu gülümsememi kaptan anlamamıştı. Anlaması için de çaba sarf etmemiştim. Hem ne anlatacaktım? Nasıl anlatacaktım? Neyi anlatacaktım? Neden anlatacaktım?
Cam hafif serindi. Karaköy vapuru yoluna devam ediyordu.
Bir ara kaptanı yeniden gördüm.
Yüzünde hafif bir memnuniyet vardı. Belki biraz da gurur.
Ben de yeniden gülümsedim. Sonra tekrar denize döndüm.
Vapur yoluna devam etti.
Deniz de.
Sabah da.
Ada da geride kalıyordu. Vapur Karaköy’e gidiyordu; ben ise çoktan başka bir şeye yetişmiştim.
Yusuf Emrah
- VAPUR - 13.07.2026
- KAPI - 10.06.2026
- ŞİFRE - 26.05.2026
- AYAKKABI - 18.05.2026
- MUM - 02.02.2026
- SAYILARLA KONUŞULAN BİR ŞEHİR - 16.01.2026
- DİJİTAL VİCDAN: AHLÂKÎ GRİ ALANLARDA FİKİR SAHİPLİĞİ - 31.12.2025
- GÖÇÜN İKİ YÜZÜ: KRİZ Mİ, MEDENİYET Mİ? - 20.12.2025
- KABİL’İN KAYIP RUHU: ANADOLU’NUN “ÇOCUKLUĞUNDA” AHMED ZAHİR’E BİR SELAM - 27.11.2025

Okurken bir roman havasında başlayor, betimlemelerle ortamın içine siz sokuyor, ardından gelişen olaylarla önce bir hayal kırıklığı ardından bir umut ve kurtuluş hissi yaşayarak, ardından bambaşka bir sürpriz ile ters köşe oluyorsunuz. Kısacık bir yazı içinde insanı halden hale sokan, duygudan duyguya gezdiren kuvvetli bir kelam olmuş. Tebrik ve takdir ediyorum.