GARİP

“Bütün renkler aynı hızla kirleniyordu birinciliği beyaza verdiler,” diyordu şair. Aldım kabul ettim. Bu mısra ne zaman hatırıma gelse biraz da kederlenirdim. Şimdiyse şairden çalıntı denmezse eğer sadece iki kelimeyi değiştirip bu zamana uyarlamak isterim; Bütün sesler aynı hızla kirleniyordu birinciliği “Alkışa” verdiler.

Evet ya alkış… Alkış dediğin nasıl kirlenebilir? İnsanın aklına ne kadar kötü bir şeyi getirebilir değil mi? Bundan böyle getirir çünkü o da “Beyaz renk” gibi katillerin, katillere çanak tutanların, liyakati olmayanı göğe kaldıranların ellerinde kirlendi. Bu, o kadar büyük ve rezil bir kirlenme ki, alkış ete kemiğe bürünüp dile gelse kendinden utanırdı bundan adım gibi eminim. Hatta daha da ileri gidiyorum “Ya kulaklar sağır olsun duyulmayayım ya eller kırılsın bilinmeyeyim,” derdi bundan hiç ama hiç şüphem yok!

Böylesi biraz amiyane olacak, aptala anlatırmış gibi meseleyi ta en başından alıyormuşum gibi düşünülecek ama bu vahim halin sürecini göstermek için bir hatırlatmaya ihtiyaç duyduğumuz aşikar. Ben diyeyim uyanmakta zorlananlar için yüzlere çarpılmış bir avuç soğuk su, siz deyin alkışın etimolojisi, tarihçesi…

Alkış bebeklikte öğrenilir ilk. Bebek iki elini tam nereye koyacağını, ne yapacağını bilemez haldeyken gayri iradi bir biçimde birbirine vurup da çıkan sese kendi de etrafı da şaşar önce ve ardından yüzler gevşer, ortam şenlenir hatta kahkahalara büyüklerin o koca elleriyle alkış taklitleri eşlik eder. Buradan bakınca kökü gayet temiz bir sözcük. Çocuk, biraz daha büyüdüğünde onaylanmak için bu alkış sesini duymak isteyebilir ya da nazı geçecek olan yakınları için bunu ilgi çekmek için yapar, bu da mümkündür. Burada da yüzümüzü ekşitecek bir durum yok, bu da kabul edilebilir. Alkışın geçmişiyle ilgili hikayesine devam ettikçe sanattaki yeri akla gelir önce doğal olarak. O da çok büyük ve kıymetlidir. Sanatçıya gösterdiği çabadan dolayı bir tebrik, teşekkür, taktir hatta ayakta olanı hayranlık ifade eder. Ve bu da gayet anlaşılır bir durumdur. Zaten sahneler alkışın cirit attığı yerlerin başında gelir. Hasılı bu da hiç garip karşılanmaz. Oradaki alkışın karşılığı “Sizi izledim beğendim’, “Ben de tıpkı yanımdaki diğer insanlar gibi düşünüyorum”, “Sizi kutluyorum” demenin bir başka biçimidir.

Sahne haricinde alkışın yaşadığı diğer yerleri stadyumlar, salonlar, kürsü önleri takip eder. Slogan alkışı diye bir şey vardır. Sonra protokol alkışı, politik alkış, mekanik alkış, medyatik alkış… Bunlar hep bilinmiş kabullenilmiş alkışlardandır. Tarih, protesto alkışlarına da şahit olmuştur. Rivayete göre barbar bir kral konuşurken halkın içinden birkaç kişi kralın konuşması duyulmasın diye aynı anda alkışlamaya başlamıştır. O gün bunun nasıl güçlü bir etkisi olduğunu gören halk, farklı dönemlerde alkışı imparatorun güzel sözlerini onurlandırmak için de kullanmıştır. Bu da alkışın özgeçmişi içinde yerini alır. Bu da çok yabancısı olduğumuz bir durum değil. Kulağa pek sevimli gelmese de alkışın gerçeğiyle sahtesi birbirinden kolayca ayırt edilemez. İnsan, alkış kılığına girmiş sesleri şakşak sesleriyle ayırt edip hatta isim vermiş “Yağcı”, “Şakşakçı” demiş durumu bir şekilde sineye çekmiştir. Ama tarihin hiçbir döneminde “Katil alkışı” diye bir şey yoktur ve asla kabul edilemez! Katil alkışlanabilir mi ya hu ey ademoğlu sorarım size? Eskiler “İnsan nisyanla maluldür,” der. Olabilir, insan unutabilir. Kısaca alkış nasıl bir şeydir, kim, neden alkışlanır onu da hatırlatmış olayım.

Alkış, çoğunlukla bir şeyin beğenildiğinin o şeyin onaylandığının ifadesidir. Alkış, iki nokta üst üste, genellikle taktir etme amacıyla avuç içlerimizi birbirine vurmak suretiyle çıkardığımız seslerdir. Aç parantez, psikologlara göre sözlü dil henüz yokken rakipleri rahatsız hissettirmek, oyun oynamak ya da avcıların yaklaştığını işaret etmek için kullanılırdı. Parantez kapanabilir. Ama bitmedi. İçim soğumadı henüz. Kimse kusura bakmasın böyle anlatmaya devam edeceğim.

Alkış için genellikle eller dirseklerden hafifçe bükülür sol el bilekten avuç içi sağ omza bakacak şekilde çevrilir. Avuç içi sesi büyütmek için çukurlaştırılır. Sağ el parmakları bitiştirilerek, sol avuç içine düzenli aralıklarla vurulmaya başlanır sözlükten bakarsanız da buna benzer bir şey yazar. İşte çıkan bu sese, alkış denir.

Ellerin büyük bir güruh tarafından sabit ve güçlü bir ses çıkarmak isteği her zaman memnuniyet ifade etmez. Bazen bu hal tepki için de olur. Yani biz çok çok alkışın bu hallerine aşinayız. Ama yıllarca süren bir zulmü devam ettiren bir gaddarın insan müsveddelerince dakikalarca alkışlanmasına değil!

Ayrıca alkışlanan başarmış demektir. Alkışlayan da sesiyle, görünüşüyle, eylemiyle üstüne düşeni yapmış ve her iki taraf da eylemin sonunda daha güçlenmiş hisseder kendileri. Çünkü içten gelen bir alkışın yöneldiği her etkinliğin arkasında insana, insanlığa özgü bir emeğin, bir tepkinin zaferi söz konusudur. Yani böyle olmalıdır. Tabi eğer bazı taşlar bile isteye yerlerinden oynatılmaya çalışılmıyorsa.

Bizim ulaşamadıklarımıza ulaşabilenlere, söyleyemediklerimizi söyleyebilenlere, gerçekleştiremediklerimizi gerçekleştirebilenlere karşı duyulan bir hayranlığın göstergesidir alkış. Bütün bu aşırı detaylı izahlardan sonra insanın alkışlamayı öğrenip kullandığı yer asla burası olmaz, olamaz!

Ne saçmalıyor bu, kalkmış bize çocuk gibi ne anlatıyor da denilebilir. İsteyen istediğini desin! Bu insanlık, ya insan olmayı unuttu ya da eylemlerinin ne anlama geldiğini. Bunun başka bir izahı yok! Ben bunu bilir bunu söylerim.
Bunları böyle idraki zor olana anlatır gibi anlatıyor olduğum için ben garip değilim! Garip olan, her şeyin hızla kirlenmesine ses çıkarmayan büyük bir sessizliğin olması! 

Alkış, ne ara azılı katillerin katilliklerini onaylama, destekleme biçimi oldu? Böylesi görülmemiş bir zulme, böylesi görülmemiş bir sessizlikle cevap verilen bir dünyada bu kadar uzun ve bir o kadar yüksek sesli bir alkışın anlamı ne diye düşünmeyenler asıl garip!

Gamze Koç

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir