Herat, yüzyıllar boyunca ilmin, sanatın ve ticaretin önemli merkezlerinden biri olmuş; Horasan’dan Anadolu’ya uzanan kültürel mirasta da iz bırakmış kadim bir şehirdi. Ve ben çok şanslıydım. Kerpiç duvarların, ahşap kapıların ve birbirine yaklaşan eski evlerin arasından geçen dar sokaklarında tek başıma dolaşıyordum.
Bir köşeyi dönerken önümde yürüyen ihtiyarın elindeki sepet devrildi.
Üzümler, birkaç nar ve elmalar sokağa saçıldı.
İhtiyar eğilip toplamaya çalışıyordu. Ben de istemsizce kendimi yanına çömelmiş hâlde buldum.
Yuvarlanan elmalardan birkaçı biraz uzağa gitmişti. Sırt çantamı yere bırakıp, yol kenarlarında bulunan sulama kanallarına düşmeden önce yakalamak için hızlı adımlarla peşlerinden gittim. Döndüğümde ihtiyar hâlâ üzümleri topluyordu.
Kucağımdaki elmaları görünce sevindi. Birlikte sepeti doldurduk.
Teşekkür etmek için bir şeyler söyledi. Tam anlayamadım. Sepeti kaldırdığında bir kolunun pek iyi tutmadığını fark ettim.
“İsterseniz ben taşıyayım,” dedim.
Sözlerimi anlamadı ama sepete uzandığımda itiraz etmedi. Ne ilginç bir iletişim, dedim kendi kendime ve birlikte yürümeye başladık.
Birkaç sokak sonra küçük bir dükkânın önünde durduk.
Sepeti elimden aldı. Kapının hemen yanına bıraktı.
Sonra içeri girmemi işaret etti.
Dükkân mıydı, yoksa evinin önüne çıkardığı birkaç eşyadan mı ibaretti, şimdi hatırlamıyorum. İşlemeli kapının yanında iki küçük tabure vardı. Kapıya uzun uzun baktım. Derin bir iç çektiğimi hatırlıyorum.
Sonra gözüyle işaret etti ve taburelerden birini bana gösterdi. Kendimi tabureye bıraktım.
Bir cam bardakta yeşil çay ve avucunda birkaç üzüm ikram etti. Avucundan bir iki tane üzüm aldım ve çayımı yudumlamaya başladım.
Nereden geldiğimi sorduğunu hissettim.
“Türkiye.”
Türkiye kelimesini duyunca yüzü değişti. Gülümsedi. Ellerini dizlerine vurup bir şeyler söyledi.
Yine anlamadım sözlerini ama yere düşmüş elmaları ona verdiğimdeki mutluluğuna eş bir memnuniyet vardı gözlerinde.
Konuştuğu dil ne Dariceye ne Farsçaya ne de Peştucaya benziyordu. Afganistan’da birbirinden farklı pek çok dil ve lehçeyle karşılaşmıştım. Onunki de bilmediklerimden biriydi.
Bir müddet daha konuştuk. Daha doğrusu anlaşmaya çalıştık. Zaten anlaşmayı çok severim. Hayatımdaki en güzel anlaşma örneklerinden biri olmuştu bu. Uzun süre anlaştık.
Kalkmak için doğrulduğumda ihtiyar elini kaldırdı.
Beklememi işaret etti. O, beni hayran bırakan kapıdan içeri girdi.
Bir süre görünmedi. Sonra elinde yuvarlak bir bakır levhayla çıktı.
Üzerinde hiçbir şey yoktu. Ne yazı ne desen.
Kenarları biraz düzensizdi. Bir tarafında küçük, koyu renkli bir leke vardı.
Bana uzattı. Önce anlamadım ve almadım. Bir şeyler söyledi. Yine anlamadım.
Elini göğsüne koydu. Sonra levhayı yeniden bana uzattı.
Bu sefer almam gerektiğini anladım ve aldım. Aslında şaşırmıştım. Ne yapacaktım ben bu boş bakır levhayı, diye kendime sorarken teşekkür ettim. Teşekkür etmenin ve özür dilemenin dili olmadığını orada anladım.
Elimi ben de göğsüme koydum ve teşekkür ettim.
İhtiyar gülümsedi. Ayrılırken arkamdan bir şeyler söyledi.
Dönüp baktım.
Elini kaldırmıştı.
Ben de kaldırdım.
Levha benimle Kabil’e geldi.
Bir süre eşyalarımın arasında durdu.
Kitaplar çoğaldı. Bazı eşyalar kayboldu, bazıları başka çantalara girdi.
Aylar sonra Kabil’de kaldığım evlerden birinden ayrılırken eski bir çantanın altında buldum onu.
Üzerine kitaplarım ve kullanılmayan birkaç eşya yığılmıştı.
Çıkardığımda tozluydu. Elimle üzerini sildim.
Herat’taki ihtiyarı hatırladım. Kenarındaki koyu leke biraz daha genişlemişti. Tırnağımla kazımaya çalıştım. Çıkmadı. Bir süre elimde tuttum.
Sonra duvarın köşesine, görebileceğim şekilde bıraktım.
O gün başka işlerim vardı. Levha bir müddet daha orada kaldı.
Bir gün Kabil’de çarşıda dolaşırken küçük bir bakırcı dükkânı gözüme ilişti.
İçeriden ince, metalik sesler geliyordu.
Tezgâhın arkasında bir adamın bir elinde çekiç, diğerinde kalın bir nakış kalemi vardı. Bakır bir tabağın üzerine desen işliyordu. Elindeki küçük çekicin sesi çarşının uğultusunun arasından seçiliyordu.
Duvarlarda işlemeli tepsiler asılıydı.
Narlar, kuşlar, yapraklar… Göz alıcı renkler…
Birbirinin içinden geçerek nerede başlayıp nerede bittiği anlaşılmayan çizgiler.
Bir süre kapının önünden seyrettim.
Adam başını kaldırmadan çalışıyordu.
Sonra duvarın yanındaki levha aklıma geldi.
Ben de onu duvara asabilirdim. Benim levhamın da asılmak için desenlerinden başka eksik bir yeri yoktu, diye kendi kendime mırıldandım gülümseyerek.
Fakat boş hâliyle asmak istemiyordum. Üzerinde ne olacağını da bilmiyordum.
Belki birkaç çizgi. Belki Herat’tan bir iz. Veya Otrar şehrindeyken hayran hayran izlediğim gökyüzündeki yıldızlar ve o muhteşem haleli dolunay. Tabii bilmiyordum. Levham bunun için yeterli miydi?
Ertesi gün levhayı yanıma alıp aynı çarşıya gittim.
Dükkâna girmeden önce birkaç kapı ötede oturan yaşlı bir esnafa selam verdim.
Levhamı gösterdim.
“Boş bir levham var ve bunu işletecek birini arıyorum.”
Adam bakırı elimden aldı.
Önünü çevirdi.
Arkasını çevirdi.
Tırnağıyla kenarına dokundu.
Tezgâhın üzerinde çekiçler, ince çelik kalemler, keskiler ve ne işe yaradığını bilmediğim küçük aletler duruyordu.
Duvarın bir tarafında benimkine benzeyen, desenlenmeyi bekleyen boş bakır levhalar vardı.
Altlarında fiyatları yazıyordu.
Boş levhaların çok ucuz olduğunu hatırlıyorum. Yerde, duvarlara yaslanmış şekilde toz pas içinde duruyorlardı.
Dükkânın öteki duvarında ise işlenmiş levhalar vardı.
Bazıları o kadar ince desenlerle kaplıydı ki uzaktan kumaş gibi görünüyordu. Birinin üzerinde dallar birbirine karışıyor, diğerinde küçük geometrik şekiller merkezden kenarlara doğru çoğalıyordu.
Ama duvarda asılı duran işlenmiş levhaların oldukça pahalı olduğunu hatırlıyorum.
Duvardakilerden birinin üzerine parmağımı koydum. Sonra kendi levhamın kenarındaki koyu lekeyi düşündüm.
Yaşlı usta elindeki levhaya uzun uzun baktı.
“Ne istiyorsun?”
Duvarları gösterdim.
“Bilmiyorum.”
Kaşlarını kaldırdı.
“Bir şeyler olsun üzerinde. Duvara asacağım.”
“Ne olsun?”
Yine duvarlara baktım.
“Sen ne uygun görürsen. Hiçbir fikrim yok,” dedim.
Sonra, “Gökyüzünü işleyebilir misin?” dedim. Üstelemedim.
Elindeki levhadan başını kaldırdı.
“Hayr est. Teşviş ne dare…” dedi. Yani, “Merak etme.”
Gülümsedi.
Yanındaki küçük tabureyi gösterdi.
“Otur.”
Sonra bir şeyler yemek isteyip istemediğimi sordu. Hayır, dedim ve çay söyledi. Zaten Afganistan’da hep böyle olurdu. Bindiğiniz bir takside şoför parayı istemez; “Gerek yok, hatta istersen yemek yiyelim, çay içelim,” diye davet ederdi.
Çay geldiğinde levhayı önündeki kalın tahta kütüğün üzerine yatırmıştı.
İnce bir çelik kalemi bakırın üzerine dayadı.
Küçük çekici eline aldı.
İlk ses geldi.
Tak.
Herat hatırası boş bakırın yüzünde küçücük bir çukur belirdi.
Sonra bir tane daha.
Ardından bir tane daha.
Başlangıçta ne yaptığını anlamaya çalıştım.
Çizgi aradım.
Bir şekil.
Bir başlangıç.
Yoktu.
Sadece izler oluşuyordu.
Usta levhayı çevirdi.
Bu kez arkasından çalışmaya başladı.
Düz olan yüzey yavaş yavaş bozuluyordu. Eğilip bükülüyordu.
Tekrar önüne çevirdi.
Başka bir çelik kalem seçti.
İnce ucunu bakırın üzerine yerleştirdi.
Tak.
Tak.
Tak.
Nedense her bir çekiç sesi ruhumun bir yerine değiyor ve içimi sızlatıyordu. Sanki bakır levha değil, ruhum işleniyordu.
Çayımdan içtim.
Bir süre sonra levhaya bakmamaya çalıştım.
Olmadı.
Her seste gözüm yine oraya gidiyordu.
Yıllarca sakladığım şey gözümün önünde bozuluyordu. Üzerinde çukurlar, hasarlar oluşuyordu. Ya levhayı bozarsa, ya kötü bir şekil çıkarsa, diye düşünmeye başladım. Acaba levha boş kalsa daha mı iyi olurdu?
Usta bakırı avucunun içine aldı. Kenarını hafifçe eğdi. Sonra tahtanın üzerine koyup yeniden çalışmaya başladı.
Bir yerde fazla oyduğunu düşündüm.
Başka bir yerde gereğinden fazla bastırdığını.
Bir ara elim levhaya doğru uzandı. “Yapma,” dercesine. “Öyle sert eğip bükme,” diyecek gibi oldum. Sonra elimi çektim. Endişemi bastırmaya çalıştım.
Usta başını kaldırdı.
“Bir şey mi istedin?”
“Yok.”
Elimi geri çektim.
Çay bardağını aldım.
Soğumuştu.
Usta çalışmaya devam etti.
Bir süre sonra sesleri saymaya başladım.
On yedi.
On sekiz.
On dokuz.
Sonra sayıyı kaybettim.
Tekrar başladım.
Yine kaybettim.
Bakırın üzerinde artık yüzlerce küçük iz vardı.
Bazıları derindi.
Bazıları belli belirsiz.
Bazıları yan yana.
Bazıları tek başına.
Bir ara levhanın kenarındaki koyu lekeyi aradım.
Ustanın parmakları altında kalmıştı.
Levha döndükçe leke bir görünüyor, bir kayboluyordu.
Usta bakırı ışığa kaldırdı.
Baktı.
Ben de baktım.
Hâlâ ne yaptığını anlayamıyordum. Ama nedense içim acıyordu.
Yalnızca eski düzgünlüğünü ve parlaklığını kaybetmiş bir bakır parçası vardı karşımda. Üzerinde delikler, hasarlar olan bir bakır levha…
Tekrar önüne aldı.
Çalışmaya devam etti.
Çarşıdan geçenlerin sesleri dükkâna doluyordu.
Bir satıcı bağırdı.
Kapının önünden iki çocuk koşarak geçti. Sonra bir motosiklete binmiş üç kişi… Sonra bir dondurmacı…
Birisi ustaya selam verdi.
Usta başını kaldırmadan selamını aldı.
Bir süre düşündüm. Ne düşündüğümü hatırlamıyorum ama sanki pişmanlık vardı düşüncemde…
Sonra ustanın elindeki çelik kalem kaydı.
Bakırın üzerinde ince, uzun bir çizik oluştu.
İrkilip öne eğildim.
Usta durmadı.
Çizginin başladığı yere kalemi yeniden yerleştirdi.
Bir kez daha vurdu.
Sonra levhayı çevirdi.
Çizik gözümden kayboldu.
Yerimden kalkıp öteki taraftan bakmak istedim.
Kalkmadım.
Usta bir süre daha çalıştı.
Çay bardağımın dibinde birkaç damla kalmıştı.
Onu da içtim.
Bardağı tezgâhın kenarına bıraktım.
Usta başını kaldırdı.
“Bir çay daha?”
“Olur,” dedim.
Ne kadar oturduğumu bilmiyorum.
Usta sonunda aletlerini bıraktı.
Levhanın üzerindeki ince bakır tozlarını eliyle temizledi.
Sonra onu karşısına aldı.
Bir müddet baktı.
Ben de kalktım.
İlk kez uzaktan gördüm.
Ortada bir desen vardı.
Ne zaman ortaya çıktığını fark etmemiştim.
Birbirinin içine geçen çizgiler, küçük kabartmalar, kıvrımlar…
Az önce zarar ve hasar sandığım çukurların bazıları yaprak olmuştu.
Eğilip bozulduğunu düşündüğüm yerler desenin kıvrımlarını oluşturuyordu.
Bir ara yanlışlıkla çizdiğini sandığım uzun çizgi de oradaydı.
İki yaprağın arasından geçiyordu.
Usta levhayı biraz çevirdi.
Pencereden gelen ışık bakırın üzerinde yer değiştirdi.
Biraz önce koyu görünen çukurlar aydınlandı. Kabartmaların bir tarafı karardı.
Usta levhayı aldı.
Dükkânın öteki tarafına yürüdü.
Onu, duvara asılmış o çok pahalı işlenmiş levhaların arasına astı.
Sonra birkaç adım geri çekildi.
Ben de geri çekildim.
Hangisinin benim olduğunu bir an bulamadım.
Gözüm duvardaki levhaların üzerinde dolaştı.
Birinde durdu.
Dükkâna girdiğimde en çok onu beğenirdim herhalde.
Yaklaştım.
Kenarındaki kararmayı gördüm.
Benim levhamdı.
Parmağımı uzatıp kararmış yere dokundum.
Herat’taki ihtiyarın, levhayı bana vermeden önce başparmağıyla sıvazladığı kenar…
Biraz daha yaklaştım.
Parmaklarımı desenlerin üzerinde gezdirdim.
Nedense bakır levhamın üzerinde birçok eksilme olmasına rağmen bana boş hâlinden daha ağır geldi. Ama hâlâ boş kısımlar vardı levhamda. Biraz korktum. “Şu an çok güzel oldu,” diyerek, boş taraflarına da işleme yapar endişesiyle oralara dokundurmadan, hemen dükkândan çıkmak istercesine ücretini ödeyip levhamı iki elimle tuttum.
Usta yeniden tezgâhına döndü.
Duvarın öteki tarafında sırasını bekleyen diğer boş levhalardan birini aldı.
Önündeki tahta kütüğün üzerine yatırdı.
Çelik kalemini seçti.
Ben kapıya doğru yürüdüm.
Tam çıkarken arkamdan ilk darbenin sesi geldi.
Tak.
Durdum.
Dönüp baktım.
Usta başını kaldırmadı.
Bir darbe daha indirdi.
Ben de kolumun altındaki levhayı biraz düzelttim.
Çarşıya çıktım.
Güneş dar sokağın bir tarafına vuruyordu.
Levhanın üzerindeki kabartmalar koluma değiyordu.
Bir süre sonra onu öteki kolumun altına aldım.
Yürümeye devam ettim.
Levha ise işlenmeye…
Yusuf Emrah

Kâbil’i, Herat’ı ve üzeri tozlanmış hatıraları canlandırdı yazınız. İnşallah bir gün tozu elimizle siler ve yeniden içeriz yeşil çayı..