“YOLCULUĞUN HENÜZ BAŞINDAYIZ…”

Aynı ile ayrı arasındaki fark nedir? Bir harf ile yakın ve uzak mı oluyoruz birbirimize? Görebildiğimize yakın, benlik ile göremediğimize uzak mıyız? Nerede başlıyor, nerede bitiyor bilinen ve bilinmeyen mesafeler?

Prof. Dr. İbrahim Kalın ile Doğu’dan Batı’ya doğru, bildiğimiz ve bilmediğimiz yolları yeniden yürüyoruz. Denge ve düzen üzere ilerlerken, kulağımızda Prof. Dr. Fuat Sezgin’in “Bugün ne yapabiliriz?” sorusu var. Aklın yolunda, kendimize yeni yanıtlar arıyoruz. Türkiye Yazarlar Birliği 2007 Fikir Ödüllü, İslâm ve Batı, kitabı yolumuzda rehber oluyor. Tarihten felsefeye, kelimelerden kavramlara, anlamdan değere, akıldan erdeme, kültürden medeniyete doğru yeni bir rota oluşturuyoruz. Köklerden günümüze, emin adımlarla yürümeye devam ediyoruz. Prof. Dr. İbrahim Kalın yalın dili, tutarlı anlatımı ve billur vizyonuyla kendimiz kalarak, evrensel değerlere değiniyor. Yazarımız, ne aradığını biliyor, bizim de aramadan bulamayacağımızı anlatıyor. Sezgin gibi Kalın da sorular soruyor; bazılarını yanıtlıyor, bazılarına bizimle birlikte yanıtlar arıyor. Kalbimiz itminan oluyor, yeni okumalar ve yeni yanıtlar böyle geliyor. Tarih hafızayı bugüne getirirken, yazma edimi aklı ve akletmeyi dile getiriyor.

İslâm ve Batı toplumları arasındaki çatışma ve uzlaşma alanlarının günümüze etkileri nelerdir? Peki din, tarih, siyaset, kimlikler bu alanda ne kadar rol oynuyor? Kendimiz kalarak ötekini anlamak, mütevazı diyebileceğimiz 200 kadar sayfada dünyanın halini dile getiriyor. İslâm ve Batı, ZIP dosya gibi yazarımızın külliyatının özünü verirken, bugünü anlamaya davet ediyor. Yazarımız, okuyup yolda olmaya gayret edenleri, elinde fenerle bekliyor. Kalın’a göre, İslâm dünyasının kendi değerleriyle yarınını imar etmek, öteki psikolojisi ve kimlik bunalımından kurtulmak adına kendi tarihinde özne olmak; geçmişiyle barışık, geleceğe ihtiyatla lakin güvenle bakan bir dünya vizyonuna bağlıdır. Birey ve toplumların “ben” ve “öteki” arasındaki değerlendirmelerini irdeliyor, “İslâm ve Batı medeniyetleri arasındaki ilişkinin bir savaşlar ve çatışmalar tarihinden ibaret olduğunu söylemek, en hafif deyimiyle eksik ve yanlı bir değerlendirmedir.” diyor. Medeniyetler tarihinden bugüne, “ilişkiler” ve “etkileşimler” bağlamında konuları ele alıyor. Günümüze etkileri, İslam ve Bizans ilişkilerinden 1453’te İstanbul’u fetheden, Belgrad’ı alan uygarlık ve buna bağlı tarih okumalarıyla İslâm ve Türk fobisine kadar getiriyor. Tarihi, birbirini takip eden yıllar ya da malumat istifi olarak değil, katmanlı okumalara alan veren bir düzlemde buluyoruz. Kuran’ın Latin diline çevirisi, İslâm bilim ve felsefe geleneğine hizmet eden âlimlerin eserlerinin çevirileri ile İslâm’ın Batı’ya uzanan yolunu izliyoruz. Kalın, rönesans ve reform dönemlerini, farklı ve zıt eğilimlerin bir araya geldiği ve birbirini etkilediği kayda değer bir zaman dilimi olarak yorumluyor. Napoleon Bonapart’ın Mısır çıkarması ve fermanı üzerine metin analizinden oryantalizmin köklerine kadar iniyor. Oxford İslâm Araştırmaları Kürsüsü’nün Gazali’ye rağbetini anlatıyor. “İslâm-Batı ilişkilerinin gerginlik alanlarından birinin sömürgecilik mirasının devam ediyor olmasıdır.” diye ekliyor.

İbrahimî dinler geleneğinin son halkası olan İslâm, yeni bir din olduğunu iddia etmeyip vahiylerin getirdiği tevhidi izhar eder. Kalın, tevhid ile evrensellik ve devamlılık üzerinden İslâm dünyasının temel ilkelerini bize veriyor: “Kuran, Hz. Âdem’den Hz. Muhammed’e kadar uzanan peygamberler tarihi ve kavimler hakkında, detaylı bilgiler verir, tahliller yapar.” diyor. Yazarımız, İlahî dinlerden ahlaka, ahlaktan insana doğru yol alıyor; “İslâm, insanları Allah’a ibadet etmeye, iyilik yapmaya, ana-babaya karşı iyilik yapmaya karşı davranmaya, sadaka vermeye, fakir ve yetimleri korumaya, ortak iyiyi kurumlar aracılığıyla yaygınlaştırmaya davet eder. Bu temel ilkeler, dünya dinleri arasında ortaktır.” diyor.

Bir kitabın sonu var mıdır? Her okuma, yeni kapılar aralar. Tekrar okumalar konuyu farklı yönlerden görebilmek adına yeni imkânlar verir. Elimizdeki kitabın son bölümü de beklenmeyen bir hikâye ile “ortak iyi” olanı aramak adına umut veriyor. Sultan Abdülhamid ile Lew Wallace arasındaki “dostluk”, zamanın ve mekânın ötesinde, krizlerin ve değişim rüzgârlarının ortasında, insan olabilmenin, insan kalabilmenin değerini anlatıyor.

İslâm ve Batı, Kalın’ın külliyatını okumaya ve kavramaya imkân tanıyor. Külliyatı okuduktan sonra İslâm ve Batı’yı anlamaya bir adım daha atıyoruz. Yazarımız, “ben” ve “öteki” tanımlamaları üzerinden bir dünya anlatımı veriyor. Her kitapta ayrı konulara aynı bağlamda; katmanlı sorulara, yeni okumalarla yanıt aradığını görüyoruz. Kalın, “Toplumlar, kendilerinden önceki düşünce birikimlerini eleştirel bir şekilde özümseyip yeni sentezler üretebildikleri ölçüde evrensel bir medeniyet tecrübesine sahip olabilmişlerdir.” diyor. Konu yine tevhide geliyor. “Doğu ve Batı”, Kuran’da (Bakara 115) tevhid ile dile geliyor. “Hepiniz için bir kanun ve bir yol belirledik. Allah dileseydi sizi tek bir ümmet yapardı, fakat size verdiği imkânlarla sizi denemek için böyle yaptı. İyilikte yarışın!” ayeti (Maide 48) tevhidi ifade ediyor. Yazarımız, İslâm ve Batı medeniyetlerinin bu yola uydukları zaman yerel ve evrensel katkılarının mümkün olduğunu belirtiyor.

Molla Sadra derken Heidegger’e değinen, Heidegger’i Molla Sadra’nın dilinden anlatabilen Kalın, “Varlık” sorusunu bize yeniden hatırlatıyor. Heidegger’in varlık sorusunu unuttuğu için “dünyanın üzerine bir karanlık çökmekte olduğunu” söylediğini, dünyanın kararmasının ruhun heba edilmesi, parçalanmasına ve tamamen yanlış anlaşılması demek olduğunu söylüyor. Molla Sadra ve varlık okumaları kök hücre gibi bizi yeniliyor. Kaynak ve âlem üzerinden hayat bağlamı; her rengin bulunduğu alanı, varlıktan bilgiye, bilgiden anlama, yaratımı birlikle irdeliyor. “Heidegger, varlık krizini aşmak için kaynağa dönmek zorunda olduğumuzu belirtir. Heidegger için kaynak, kadim Yunan’dır. Bunun dışındaki medeniyetler; kadim Çin, Hint, Mezopotamya, yahut Afrika bu silsilenin dışındadır. Batı dışı medeniyetlerin Varlık’ın tarihindeki yeri zaten ikincil ve arızidir. Tarihsel olarak yaptıkları katkılar elbette incelenmeli ve dikkate alınmalıdır.”

Bütünlük ve bütüne ait olmak, insan olmak… Yazarımıza göre, medeniyetler kökleri ile var olur. İnsan da tabiatı gereği medeni bir varlıktır. Özne olmak, insanın kendini bulmak, yerini doğru konumlandırmak ve bulunduğunda devam etmek adına adımlarına bağlıdır. Bu noktada dinî ilkeler ile evrensel değerler arasında bir köprü vardır. Bu bağlamda gelenekler, insanlığın ortak mirasıdır. Tevhid düzeni beraberinde getirir. Toplumların birbirleriyle temas ettikleri yer ve zamanlara bakmaktır tevhid. Yazarımız bu bağlamda, “Geçmişi ne karanlık, soğuk bir çatışma ve yıkımlar tarihi olarak görmek, ne de romantize edip köksüz ve kimliksiz bir liberal ütopyanın aracı haline getirmek zorundayız.” diyor. İslâm ve Batı ilişkilerini ele alırken, ben ve öteki diyalektiğinin etkilerini, dünden bugüne dinliyoruz. Birlik ve ahenk ruhu, birlik olmak ve empati kurmak… Kökler bizi sınırlamıyor, sınırları anlamayı ve kimlik krizini aşmayı öğretiyor.

Varlık ve düzeni Pitagor, Eflatun, Aristoteles ile geleneğe bağlı olarak; Kant, Heidegger, Wittgenstein ile rasyonalizmden sezgiye; Farabî, Gazalî, İbn Haldun ile kendi kalarak anlatıyor yazarımız. “Akıl” ile sorular sormaya, “teslimiyet” ile yanıtlar aramaya devam ediyor. Medeniyeti aklî ve ahlakî, özneyi iradî olarak ele alıyor. İslâm-Batı ile ben-öteki diyalektiğini izlemek… Zaman-mekân, medeniyet, kimlik ve aidiyet gibi kavramları yeniden değerlendirmek anlamına geliyor. Yazarımız, “Metafizik bir ön kabul olmadan hiçbir medeniyet var olamaz” derken, “Ben ve öteki, mümkün ve anlamlı kılan, bu ikisini de var eden ötesidir.” diye tamamlıyor. Yazarımız, “Yerin gökle, toprağın suyla, gecenin gündüzle, rengin müzikle, aklın kalple, mantığın vicdanla, elin fikirle… İlişkisini anlamadan, varlık ve varlıklar hakkında sahih bilgiye ve doğru sezgiye sahip olmamız mümkün değildir.” diyor.

Bilgiden hikmet diline, dünden bugüne adım adım geliyoruz. Devr-i âlem ile doğudan batıya, batıdan doğuya mesafelerin üstesinden gelmeyi öğreniyoruz. Tarihi geriye doğru okuyoruz… Peki ileriye doğru nasıl bakıyoruz? Prof. Dr. Fuat Sezgin’in bilim tarihi yolunda, Prof. Dr. İbrahim Kalın’ın medeniyetler tarihinden bugüne derinlikli anlatımının sorularında, kendi toprağımıza ve tarihimize bakıp bütünü görebilmek adına özgür ve sorumlu olarak hareket edebilmenin barış ve uzlaşma imkânına varıyoruz. Kalın’ın deyimiyle: “Yolculuğun henüz başındayız…”

Müge Aydın

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir