Okulumuz yaz tatiline girmişti. Bizim kalbimizi yerinden oynatan, pır pır ettiren yaramazlık telaşları zihnimizde hazırlıklara başlamıştı. Bir önceki senenin oyunlarının yanına yeni oyunlar eklemek için beyin jimnastiği yapıyorduk ablamla.
Yazın memlekete gittiğimizde bizi herkesten önce karşılayan en güzel şey mis gibi havası. Sabahleyin sizi başkasının uyandırmasına gerek yok. Temiz, kuru ve serin hava bunu yapıyor, sizi uyandırıyor. Yaz, ama yorgansız yatılmaz bizim memlekette. Geceleri buz tutarsınız yoksa. Isınmak için o renkli saten, üzerlerinde baklava dilimi motifleri işlenmiş yorganlara ihtiyacımız var. Yaz kış fark etmez, yorgan gecelerin en vazgeçilmez eşyası.
Uyandım. Yorganın altında şöyle bir gerindim. Vücudumun her kemiğini, her kasını hissettim. Bir önceki günden kalan bacak ağrılarım hafiflemiş. O kadar çok koşturmuştuk ki bacaklarımı hissetmez bir şekilde yatağa atmıştım kendimi. Kollarım bacaklarımdan geri kalmıyordu ağrıdan yana. Henüz birkaç gündür bağda bahçede koşarak, ağaç dallarına asılarak kendimizi harap etmeye yeni başlamıştık. Üç dört gün sonra bu ağrı sızıdan eser kalmazdı. Gerinmenin sonucunda vücudumu tatlı bir sızı sardı hatta kollarım, bacaklarım, parmaklarım ora buradan çıtır çıtır sesler geldi. Yorgan hala üzerimde. Havanın sıcaklığını kontrol etmek için önce bir elimi sonra kolumu yorganın üzerine çıkardım. Başım zaten dışarda, vücudumu da yorganın altından parça parça çıkararak ortamın sıcaklığına uyum sağladım.
Kahvaltılarda oldukça kalabalık oluruz. Yaz tatili sebebiyle ‘Baba Ocağı’na gidilmiştir. İki amcamlar memlekette idiler. Biz ve bir amcam da başka şehirden çoluk çocuk geliyoruz. Yaşları üç ila on sekiz arasında değişen çocuklar, ergenler, gençler…
Akşamları bir kısmımız dedemlerde, bir kısmımız amcamlarda kalıyoruz. Amca çocukları ile kışın görüşememenin acısını çıkarırcasına her an bir arada olmak istiyoruz. Uyanır uyanmaz ya amcamların evine ya da dedemlerin evine doluşuyoruz. Bu sabah ortalık oldukça sessiz. Bu sakinliğin sebebi, galiba benim her zamankinden erken uyanmam. Mutfaktan tıngırtılar geliyor. Bu, mutlaka babaannemdir. Babaannem becerikli kadındır, marifetli kadındır; torunlarının neler sevdiğini bilen, onların gönlünü hoş tutmaya çalışan bir kadındır. Babaannedir işte.
Mutfaktaki tıngırtı, yavaş yavaş dışarıya taştı, sofaya doğru geldi, dış kapıya yöneldi. Babaannem tahminimce bahçeye fasulye toplamaya gidiyordur. Gerinmeyi bırakıp artık üzerimde ağırlık olarak hissettiğim pembe, saten yorganın altından yavaşça sıyrıldım. Yer yatağında yatıyorduk. Annem, hala deli deli yatıp gece yatakla boğuşarak yeri öpmemiz sık sık gerçekleştiğinden yer yatağında yatırıyordu bizi gittiğimiz yerlerde. Kendimi mutlaka göstermeliyim. Aynı odayı paylaştığım ablamın, amcamın kızının, ille de peşimize takılacağına yüzde yüz emin olduğum yaramazların yaramazı erkek kardeşimin bizimle gelmesini asla istemiyordum. Odadakileri uyandırmadan, kapıyı olabildiğince az açarak oluşan aralıktan süzülüp sofaya çıktım. Oh be, kapı gıcırdamadı! Kurtuldum.
Bu gıcırdayan kapıyı, hep arkadaşının sırrını bir an önce başkalarına söylemek için tatlı tatlı kıvranan müzevir bir arkadaşa benzetmişimdir.
-Babaanne, ben de geleyim mi?
-Hava serin, hırkanı al, sonra gel.
-Hiç üşümüyorum. Bak, sıcacığım.
Sesini çıkarmadı babaannem. Aslında üşüyorum. Ama gıcırdayan kapı var. ‘Üşümüyorum’ demek, odaya girmekten kolay.
Babaannem, alüminyumdan yapılmış kovasını eline aldı.
-Düş peşime, dedi.
İki kanatlı, tahta, zamana karşı direncini yitirmeye başlamış, yukarısında küçük bir cam olan dış kapının demir mandalını açtı.
Kapının cam kısmı, babaannemin el emeği olan dantel perde ile süslenmişti. O perdedeki örneğin adı gelin tacı imiş. Ben bu örneği hiç gelin tacına benzetemiyordum. Neresi gelin tacı ki… Daha sonra bu örneği ben de yaptım, eski örneklerin yok olmasını istemediğim için, banyo kapısının camına taktım. Her gördüğümde babaannemi hatırlayıp mutlu oluyorum. Şimdilerde o örneği gelin tacına benzetebiliyorum.
Tahmin ettiğim gibi dışarıda hava tertemiz, mis gibi, ama insan üşüyor. Güneşten nasibini almamış bölgelerdeyiz.
Evin önündeki birkaç basamağı inip toprak yola çıktık. Evimizin önündeki toprak yol sadece bize aitti. Annemin, yengelerimin sabah kalkar kalkmaz yaptıkları ilk iş, o toprak yolu süpürüp tertemiz yapmaktı. Süpürme işini dedemin becerikli ellerinden çıkan çalı süpürgesi ile yaparlardı. Bu süpürge bizim o günkü oyunlarımıza göre bazen cadıların havalarda uçan sihirli süpürgesi bazen ise dere tepe dörtnala giden atımız olurdu.
Bahçeye ulaşmak için yolu geçip yedi sekiz basamağı inmek lazım. Her iniş çıkışta düşmezsek bile tökezlerdik. Basamaklar, dedemin elinin emeği. O yapmış. Zaten evin, yolun, bahçenin her köşesinde dedemin emeği var. Merdivenler taştan yapılmış. Çeşitli ebatlardaki taşlar yontularak yan yana, üst üste konularak merdivenler oluşturulmuş. Zaman içinde basamaklarda yer yer aşınmalar meydana gelmiş, çok basılan orta kısımlar kavislendiğinden daha dikkatli inip çıkmak bizler için bir mecburiyet arz eder olmuştu.
Babaannem:
-Elini ver, yoksa düşersin, diyordu.
Elimi vermek istemiyordum ama daha yolun başındayız, kızdırmaya gelmez. Yol yakınken eve gönderiverir. Elimi uzattım. Elim babaannemin elinin içinde kayboldu. Benimkine göre daha sıcak, ılık eller… Minicik ellerim üşümüş. O sıcaklık adeta ellerinden yüreğime aktı, bana olan sevgisinin bir ifadesiydi sanki. Başta elimi tutmasını istememiştim, ama sonrasında çok hoşuma gitti.
Taş merdivenlerden zümrüt gibi yemyeşil çimenlerle donanmış bahçeye indik. Soğuktan onlar da dipdiri. Başlarını dimdik tutmuş, sıralanmış askerlere benziyorlar. Kimileri tepelerinde oluşan çiy taneleri yüzünden dik duramayıp aşağıya doğru eğilerek yüklerinden kurtulmak istiyorlar. Bembeyaz papatyalar aralardan diklenerek ”Biz de buradayız.” diyorlardı Önceleri sarı çiçekleri papatyanın büyüğü gibi olan, zamanla sarı yaprakları beyaz tüylere dönüşen ve küçücük bir nefesle uçuveren şeytan arabaları (kara hindiba) kendilerini gösteriyordu. Yer yer mor renkli yabani sümbüller en güzel görünüşleriyle arzı endam ediyorlardı. Ayaklarımdaki terliklerden, ayaklarımın açıkta kalan kısımları çiy taneleriyle tanıştı. Ürperdim. Islak ve soğuk. Bir adım, öbür adım, işte alıştım. Artık ayaklarım üşümüyor. İçimin ürpertisi kuş olup uçtu, gitti.
Fasulyelerin yanındayız. Çocuklar olarak bahçenin en sevdiğimiz bölümlerinden biri, fasulyelerin olduğu bölüm. Bu bölüme, o gün yapacak başka işi olmayan hanımlardan biri – bazen annem bazen yengelerimden biri- girer, toplanılması gerekenleri toplayarak evin damına çıkarırdı. Uçlarını temizler, kırıp güneşte kurutulacak hale getirirlerdi. Babaannem evlerimize giderken hazırladığı paketlerin içine bu fasulyeleri de koyardı. Kışlık nevalemizin içinde yer alırdı kurutulmuş fasulyeler.
Fasulyelerin boyu biz çocukların boylarından uzun. Aralarında kaybolarak saklambaç oynamak için ideal bir alan. Aralarına saklanmak muhteşem bir zevk veriyor.
Babaannem kovayı uygun bir yere koydu. Kovanın içindeki peştemalları çıkardı. Birini kendine, diğerini bana bağladı.
-Fasulyeleri toplarken ne çok küçükleri ne de tohuma kaçmışları topla. Çiçeği ucundan düştü düşecekleri toplamalısın. Fasulyelere de zarar verme haa! Bize bir kova yeter. Sen bu uçtan başla, ben öbür uçtan başlayacağım toplamaya.
Talimatını vererek fasulyelerin içine dalmak için hamle yaptı.
-Olmaz, ben de seninle toplamak istiyorum.
-Hayır, herkes kendi toplasın. Bakalım önce kimin peştamalı dolacak. Peştamalını fasulyelerle dolduran kovaya boşaltsın.
Hoşuma gitmedi, ancak ne çare? Fasulye sırıklarının uzunluğu benim boyumdan oldukça uzun. Sadece aşağı taraftakileri toplayabiliyorum. Fasulyeleri bilir misiniz? Sırıklara sarıla sarıla gökyüzüne doğru çıkmaya çabalayan bir bitkidir. Çiçekleri de pek güzeldir. Beyaz, eflatun, ebruli çiçekler. Bu çiçekler kısa bir süre sonra fasulyeye dönüşür. O güzelim çiçekler solmuş, pörsümüş, kısacası yaşlanıp ömrünü tamamlamış olarak fasulyelerin uçlarında sallanırlar. En hafif rüzgârda uçar, en ufak fiskede toprakları öperler.
Kovayı doldurduk. Babaannem:
-Yeter bize bu kadar fasulye, deyince peştemalı belimden çözüp fasulyeleri kovaya doldurdum. Belimden çözdüğüm peştemalı üşüyen omuzlarımı ısıtmak için şal gibi şöyle bir sarındım. Babaannem ağzına kadar tıka basa doldurduğumuz kovayı bir eline aldı. Diğer eliyle kovada yer kalmadığı için boşaltamadığı peştemalının uçlarını tutuyordu.
Seslendi:
-Peştemalımdan dökülenleri ardımdan topla.
Böyle söyleyerek yürümeye başladı. Vücudu, fasulyelerle dolu kovanın etkisiyle sağa doğru eğilmişti. Geldiğimiz yoldan eve dönüyorduk. Çimenlerde çiy taneleri kalmamıştı. Isınan hava çiyleri buharlaştırmış, kuruyan çimenler de ayaklarımı gıdıklamakla meşguldü. Ben kah çimenlerle oyalanarak kah seki sekerek gidiyor, babaanneme yetişmeye çalışıyordum. O önde ben arkada eve kadar böyle geldik. Evin önüne gelince dedemin yaptığı iki alçak, tahta iskemleye oturduk. Fasulyeleri ayıklamaya başladık. Bu fasulyeler, babaannemin enfes fasulye kavurmasına dönüşecekti. Bizler kahvaltı sofrasında bu fasulye kavurmasını beş, bilemediniz on dakikada silip süpürecektik.
-Sırtımızı güneşe verip ısınalım, dedi Babaannem.
Güneşin ışınları üşüyen sırtlarımızı tatlı tatlı okşamaya başlamıştı.
-Ohh! Ne güzel, kemiklerim ısındı.
Fasulyelerin iki ucundaki ayıklanması gereken kısımlar baş ve işaret parmakları arasında uygun ölçüde sıkıştırılıp diğer elimizin parmaklarının da yardımıyla koparılırken çıkardığı ses çıt, fasulye ortadan kırılırken çıkan ses, çat. Çıt çıt çat, çıt çıt çat… Bir kova fasulye ayıklandı.
Kendimi büyümüş, babaannemin arkadaşı gibi hissetmiştim o gün…
Yasemin Yıldırım
- DEDEMİN ÖLÜMÜ - 01.11.2023
- MORE DERESİ - 26.09.2023
- İLLE DE PEMBE İSTERİM - 26.03.2023
- GÖKKUŞAĞI-ÇOCUKLUĞUM, III - 14.03.2023
- BABAANNEMLE BAŞ BAŞA, ÇOCUKLUĞUM II - 08.03.2023
- HAYATIMIN EN GÜZEL ZAMANLARI, ÇOCUKLUĞUM-1 - 28.02.2023
