Sevgili Recep Garip, birkaç sene önce yazdığı yeni kitabının adını “Herkes İçindeki Dünya Kadardır” koymuştu. Anmak şimdi nasip oldu.
Nedendir bilmem, kitap isimlerini dikkate alırım. Eskiler “isim şahsiyeti etkiler”, dermiş. Zarf mazruf meselesi, testide ne varsa dışına o taşıyor çünkü.
Nice zamandır ki, günümüz insanı içindeki dünyayı küçülttü. Gözünün gördüğünü çoğaltarak, yollarını, duvarlarını ve sınırlarını genişleterek mutlu olacağını düşündü. Unuttu herhalde; Mısır zindanlarındaki Yusuf, uçsuz bucaksız ve yemyeşil ufku seyrederken, El Hamra Sarayı’nın ihtişamlı salonlarında ipeklere dolanan seher mavisi bakışlı kız ise uğruna donatılan şehrâyinleri gözü görmüyordu. Zümrüt yamaçlar, çil çil kubbeler önünü kesiyordu.
Evet, içi daralmış insanın Konya Ovası’na sığmayacağını unuttuk.
İki büyük manzara var:
Göz kapaklarımı açar,
Rengi, biçimi görürüm.
Kapar, içimi görürüm.
Ziya Osman Saba’yı anlatmak için, “Evi dünyadan büyüktü” derler. Yılların içinden romantizmini ve hayallerini köpürterek gelmiş şairi ne hoş tesmiye etmektir böyle…
“Bir deniz kıyısında kursam kulübemi
Ah, bir deniz kıyısında, buralardan uzak,
Başımızı sokacak bir kovuk; çoluk çocuk, yaz kış…”
Ziya Osman aslında ne kendinden uzağa düşer, ne de hayattan kopar. Ama içindeki dünyayı büyütmekten de geri kalmaz. Yoksa durup dururken, ”Sizleri göreceğim geldi iyi insanlar” diye dizeler döktürür müydü?
Can Yücel, “Kaçış” şiirinde azıcık dünyasının içine ne zengin çağrışımlar doldurur, bilirsiniz. O şiiri küçük küçük ve alışa geldiğimiz kelimelerle örer ama hemen yanı başındaki insanın som duygularını akıtır.
“Yalnız kaldıkça, yani Güler benden kaçtıkça
Tekmil elektrikleri yanık bırakıyorum yirmi dört saat
İki radyo var ikisini de açıyorum
Yarım alacağıma bir bütün ekmek alıyorum
Bugün büyük olsun yoğurt, diyorum bakkala
Görenler düğün var sanır…”
Şiiri seviyorum, şairleri de öyle. Nasıl desem bilmem ki… Hani, Oğuz Atay o çok bilinen romanı Tutunamayanlar’da bir matematik asistanını, “Ben matematik yiyerek yaşıyorum” diye konuşturur. Şimdi desem ki, ben de şiir yiyerek yaşıyorum! Allah’ın işine bak, birden yüz ifadeleriniz gözümün önüne geldi. Gülümsüyorsunuz. Çok mu abarttım yoksa?
Hükmü mü var boyun, enin
İçten açıksa yelkenin
Yollar içindedir senin
Yollara çıkmadan yürü.
İçimizde uzun yolculuklara çıkmadan düşünce dünyamızı büyütemeyiz. Duygularımızı köklendiremeyiz. Gönül açılması yaşayamayız. Cetvelle, pergelle, gönyeyle “Al atın türküsü” kanımıza dolmaz.
İç yolculuklar diyorum ya, ben de bir süredir fazla münzevileştim. Mecbur kalmadıkça dışarı çıkmıyorum.
Yesâri Asım Arsoy’un da kendini eve hapsettiği olurmuş. Kulağını, gözünü, dilini harici kirlerden korumak istermiş ve dermiş ki: Kendimde kalarak mâna ve lezzet topluyorum.
Gene okumalarımdan biliyorum ki, Montaigne’nin öyle bir “İç kale”si vardı. Oraya sığınır, emin olurdu.
Daha önce arz etmiştim, iki yıla yaklaştı, sesim kısıldı. Meramımı karşıya tam ulaştıramıyorum. İç kaleye çekilmeme bunun da çok etkisi oldu elbette. Notalı ve esintili bir sesim yoktu belki, ancak yasak dürtüyor işte; söyleşilere gitmeyi, hatta türkü çığırmayı ne çok özledim. Son kontrolde doktor dedi ki, “İyisin, boğazında bir sıkıntı kalmadı ama eski kıvama gelemezsin, artık dinleyici olacaksın.” Razıyım, dedim. Akıl sağlığım ve gönül hoşluğum yerinde olsun da varsın türkü mırıldanmayayım. Avazımı yükseltmeyeyim. Erken uyanıp sabah yelinin ipiltisini dinlemek az nimet mi?
Rahmetli Memduh Cumhur anlatmıştı: “Üsküdar Mihrimah Sultan Camii’ne giderdik. İmam melamî idi, Fatiha’dan sonra dua eklerdi: Ya Rabbi, fiyakamızı bozma, derdi.”
Kim gizli gizli yalvardı da O işitmedi. Bozmaz fiyakamızı inşallah.
Biz ne dersek diyelim, nice içimize kıvrılalım, haziran söz dinlemiyor. İnatla ve ısrarla bizi dışarıya çağırıyor. Bu koca şehir; kaslarımızın zayıflığını, yaşımızın geçkinliğini yüzümüze vursa bile haziran pembe çiçekli sardunyaları önümüze sermeyi unutmuyor. Yasemin kokularıyla karşılıyor bizi. Haziranda deniz lâcivertini bir şal gibi üstünden fırlatıp atar, gökle aynı renge bürünür. Berrak maviye… Deniz işmar eder ötelerden. Haziranda insanın dört yanı haziran kokar.
Şu birkaç gündür ikindi sonraları hava bir kapanıp bir açılıyor. “Rahvan atlar gibi ırgalanıyor gökyüzü.” Bulutların yırtık yerlerinden bir iki damla yağmur düşmeyi görsün, kaçışan kaçışana… Az sonra güneşle birlikte tekrar capcanlı renkler dökülecek caddelere. Tabanlı yazlık ayakkabılar, gençlerin âsi ruhuna uygun düşen desenli gömlekler, geniş çerçeveli güneş gözlükleri, dalgalı saçların arasından yayılan püfür püfür esintiler… Velhasıl rayihalı bir anlatımı var haziranın.
Artık ben de Sultanahmet’e gidiyorum. Yazarlar Birliği’ne, Türk Edebiyatı Vakfı’na, Akıl Fikir Yayınları’na uğruyorum. Eskader’den ayağımı çekmiş değilim.
Akıl Fikir’de İsmail Derici’yle diz dize verdim mi ne anlatımlar buğulanıyor kısık nefesimizden. Akşam karanlığına kadar uzayan ve edebiyatla felsefe arasında dolaşıksız bir söyleşi alıp götürüyor bizi.
“Akşamı süzme deniz
Renginden gözüm yandı
Engindeki pembe iz
Gönlümde halkalandı.”
Nihavent şarkı sarıp sarmalıyor ikimizi de…
İsmail Derici, bugün olmuş hâlâ Tolstoy okuyor. Ziya Şakir’i hatmediyor. Stefan Zweig’i bitirmiş. Sözünü de esirgemeyen biri. Ara sıra bana çıkıştığı oluyor: “Hep böğrümüzde bıçak yarası, hep dilimizde kan ve gözyaşı nidaları. Bu eleştiri, başkaldırı, inkâr, bu kaçış nereye kadar? İnsanın içi kararıyor yahu, ruh hali bozuluyor. Artık iyiliği hatırlatacak güzel söz sahipleri gezinmeli aramızda. Hayata dair, umuda dair hikâyeler anlatmalı. Öyle yeri göğü inletecek, atlıyı atından indirecek büyük söze hacet yok. Sabrı tükenmiş insana biraz hâl, biraz gönül diriliği, biraz iç mûsıkî yeter. Söz ehli, su damlasında bulutu çoğaltmayı bilir zaten. Kendimizden başlayarak etrafımıza mesuliyet duygusu kazandırmalıyız. O duyguyu çekince insandan geriye ne kalıyor ki? Bunları yaz, hikâyeni böyle kur…”
Alıp başımı gidesim var ötelere. Anlaşılan o ki, gene Sultanahmet’ten Koca Mustafa Paşa’ya yürüyeceğim.
Yol boyu içimde ne fırtınalar esiyor. Sanki bir dere yatağına düşüyor duygularım; ıslanıyor, dizemi bozuluyor. Ama “mesuliyet” kelimesi hep dilimin ucunda, hep düşüncemin odağında…
Yolda, eski bir bilgi yeniden uyarıyor hafızamı. Küba’da 1898 yılında, Doktor W. Gogas’ın, mecbur kalınca bir kavanoz dolusu ateşböceğinin ışığından yararlanarak bir askeri ameliyat edişini düşündüm. Günümüze çekip getirerek yeniden yorumlamaya çalıştım.
Bu hikâyeyi her hatırlayışta ürperirim. İnsan kendi fıtratına ulaşırsa göğe de ulaşır, derler.
Müjgan Üçer nakletmişti:
“Efendim, Ord. Prof. Süheyl Ünver Hocamız bir dersinde Bekir isimli öğrencisinin hikâyesini anlatmıştı bize. Çok meraklı, dikkatli ve çalışkan Bekir, her gün hocasına sorular sorarmış. Hoca akşam kütüphanesinde öğrencisinin sorularına kaynaklara dayanarak cevap hazırlamak için geç vakitlere kadar çalışırmış. Hocanın hanımı bir gün demiş ki:
– Siz hoca mısınız, yoksa talebe mi? Geç vakitlere kadar niye bu kadar çalışıyorsunuz ve neden uyumuyorsunuz?
Süheyl Ünver’in cevabı muhteşemdir:
– Hanım, Bekir uyumuyor, ben nasıl uyuyayım?
Bu küçük hikâye insana ne çok tat emanet ediyor, değil mi?
Hz. Ali, o dost ve mesuliyetli kişi; Hicret esnasında öldürülmesi muhakkak ve mukarrer olan gecede, yeri boş bilinmesin diye Peygamber-i Ekber’in yatağına yatar. Sonra ona 4 Fatıma’yı Mekke’den Medine’ye getirme vazifesi verilir. Kimdi onlar? Annesi Esad kızı Fatıma, amcası Zübeyr kızı Fatıma, amcası Hamza kızı Fatıma ve müstakbel eşi, Hz. Peygamber’in pâk kızı Fatıma… Bu 4 Fatıma’yı sağ salim Medine’ye ulaştırıncaya kadar hayatının en çetin imtihanından ve idmanından geçti. Hz. Ali der ki: “Aman, ne büyük mesuliyetti bu; dağa verilse dağ çekmez, ortadan çatlardı.”
1969 yılında ölen Vahi Öz’ün ardından dostu Sadri Alışık, Ses dergisine konuşmuştu: “Ölümünden 10 gün önceydi, evine ‘geçmiş olsun’a gitmiştim. Oturduk konuştuk, eski günleri hatıraları tazeledik.
– Bomba gibisin Vahi baba! Yakında gene beraber oynarız, dedim.
Acı acı güldü. Gözleri çok uzaklara daldı:
– Yok, Sadri’ciğim yok, yolcuyum ben. Şurada kaç günüm kaldı? Bu evde küçük bir dram oynanıyor. Kanserim, kurtuluş yok. Ama birbirimize söylemiyoruz, bir aldatmacadır gidiyor.
Sonra bana bir kanarya emanet etti. Hayatımda hiç kanarya bakmış değilim. Tereddüt ettim, besleyemeyeceğimi düşündüm. “Bu kanarya kaç yıl yaşar?” diye soracak oldum. Beni hüngür hüngür ağlattı.
– Merak etme, benden çok yaşar…”
Sadri Alışık uzun süre o kanaryaya gözü gibi bakar. Uzağa yakına nereye gitse hep aklı onda kalır.
Mesuliyet taşımak kolay mı?
Birisi, medresenin duvarına çivi çakıyordu. Mevlânâ Hazretleri hemen müdahale etti:
– Bu hücrede Şemseddin Tebrizî oturmuştu. Onun aziz hatırasına nasıl çivi çakarsınız? Sanki o çiviyi ciğerime çakıyorsunuz!
Doğu Klasikleri’nden de bir meselim var size anlatacak. Bu meseller anlatılır, geçilir. İnsanların idrak ve izanına bırakılır.
Kralın biri halkından, sarayın bahçesindeki havuzun süt ile doldurulmasını istemişti.
– Herkes yarım kova süt getirse havuz dolar, diyordu. Fazla bir şey istemiyorum, yeter ki iş yarın sabaha kadar bitmiş olsun!
Bu emir üzerine süt doldurmaya giden yaşlı adam:
– Hava nasıl olsa karanlık, diye içinden konuştu. Süt yerine su koysam, kim fark eder ki?
Sabahleyin bahçeye çıkan kral, havuzu süt yerine su ile doldurulmuş vaziyette buldu. Çünkü herkes o yaşlı adam gibi düşünmüştü.
Hz. Pîr, sen neyi arıyorsan işte o’sun der. Değnek eğri olursa gölgesi de eğri olur. Kendine bak! Sen iyiysen cümle âlem iyidir.
Eylüllerde Elazığ’a gidiyorum. Harput’un, Ağın’ın, Arapgir’in, Eğin’in etrafında turna kuşu gibi dönüp duruyorum. Erhan Özçelik, Orhan Ercan, Akif Özkan’lar var, birlikte yollara düşüyoruz. Hayri Abi’nin dükkânının önüne postu seriyorum bir zaman. Eylül boyunca bağlar bahçeler dolusu türküler üşüşüyor yüreğime.
Erhan’la aklımız estikçe Salkımlı (Venk) köyüne iniyoruz. Aşağı çeşmenin taşlığında yer sofrası kuruyoruz. Tırnak ekmek, peynir, domates, üzüm… Sabahın akşamın lezzetine lezzet katıyoruz, vaktin tadına eriyoruz. Rahmetli Metin Öztürk arkadaşımızın babası Osman Amca bizi görünce usulca ve sessizce gelip yanımıza sokuluyor. Osman Amca, oğlunun ölümünden sonra bir hicranlı adam olmuş. Evlat yitirmenin acısını Allah kimseye tattırmasın.
Köyde yazın bile kapılar kapalı, bacalar sönük. Evler, kırık dökük eşyalar gibi dar sokaklara inmiş. Sessizlik her yere sıkışıp kalmış. Maziden gelen bir esinti geziniyor bahçe duvarlarında. Başka âlemlerden, başka iklimlerden kalma yaşlı sesler, eskimiş yüzler… Ahir zaman yorgunu bir iki insanın gölgesi kımıldıyor, belli belirsiz. Yetim çiçeklerce rengini dökmüş insanlar…
İçim eriyor. Faruk Uysal’ın şiirini mırıldanıyorum:
“Ben yazmasam, kim yontar bu sessizliği?”
Osman Amca’nın köyde kimsesi kalmamış. Ama havalar ısındı mı daha çocuklarının yanında duramıyor, koşup köye geliyor.
– Ne yapayım, beni çağıran çekip getiren var. Beni bekleyen var.
Onlarca soru kümeleniyor bakışlarıma. Bekleyeni kim?
– Alıştırmışım. Arılar, karıncalar, tırtıllar, kelebekler, müjde böcekleri. Hele o civelek kuşlar… Sütleğenler, palaklar, pekmez otları beni bekler. Oğul, bir insanın genzine ceviz yeşili dolmadı mı, kışı rahat geçiremez.
Osman Amca iki yıl önce rahmete kavuştu. Gidip bakmalıyım, acep dostları ne âlemde?
İyi insan bütün canlıların akrabasıdır.
Şerif Aydemir
- OCAKTAKİ ATEŞİ TAZELEDİK - 15.12.2025
- OCAKTAKİ ATEŞİ TAZELEDİK-İÇ EVİNİ GÖKLERE TAŞIYANLAR - 01.11.2025
- GÖLGENDE GÜL ÜŞÜDÜ - 06.02.2024
- KARANLIKTAKİ BEYAZ KUŞLAR - 30.01.2024
- ILIK DUYGULAR EĞLEŞSİN YÜREĞİNDE - 10.08.2023
- KİMİN YÜREĞİNDE YARA İZİ VAR? - 27.06.2023
- BİR SOĞUK YEL ESER, ÜŞÜR ÖLÜM BİLE - 12.05.2023
- BU DAĞLARIN KARI ERİMEZ - 11.05.2023
- İÇİMDE DOLAŞAN, GEZEN BİRİ VAR - 10.05.2023
- HAYATI BİZE ACILAR ÖĞRETİYOR - 09.05.2023
- İYİLİK TÜTERDİ NEFESLERİNDEN - 08.05.2023
- BİR NALINA BİR MIHINA… - 07.05.2023
- İNSAN DEDİĞİN NE Kİ, BİR AVUÇ İÇLENİŞ… - 06.05.2023
- ARTIK İYİLİĞİ HATIRLATACAK GÜZEL SÖZ SAHİPLERİ GEZİNMELİ ARAMIZDA - 05.05.2023
- ÜSTÜNE BİR TAŞ ÇEKİP YATANLARI ÖLÜ MÜ SANIYORUZ..? - 04.05.2023
