MORE DERESİ

Bizlerden büyük olan halamın kızı:

-More deresine gidiyoruz, hadi çocuklar!

Dediğinde sevinçten havalara uçmuştuk.

More, böğürtlenin mahalli adıydı. Rumca olduğunu zannediyorum.

Herkeste bir sevinç, bir telaş. Elimize kalaylı bakır tasları aldık. Evimizin önünden dağ köylerine kadar uzanan toprak yoldan yürümeye başladık. Yaşlarımıza uygun gruplar kendiliğinden oluştu. Hemen hemen aynı yaşlardaki kız çocuklar, erkek çocuklar, yaşça bizden büyük olanlar… on beş yirmi kişi kadardık.

Yol gösteren ve yaşça büyük olanlar önde, bizler arkalarında ilerliyorduk.

Ben çocuk aklımla sahiden bir dere ve derenin iki kenarında more çalıları bulacağımızı zannediyordum.

-Geldik.

Dediklerinde çok şaşırmıştım. Çünkü dere denilen yerde suların şırıl şırıl aktığı bir dere yoktu. İki küçük tepe birleşmişti. Aşağıdan en üst noktaya kadar oluşmuş derin yarıkta sağlı sollu çok sık bir şekilde more çalıları, bizim more deresini oluşturmuştu.

More çalıları yedi sekiz yaşlarındaki bir çocuğun boyundan biraz uzundu. Çok sıktılar. Kimi yerde çalılar iç içe geçmiş, üst üste binmişti. Yoğunluk yüzünden çalıların iç kısımlarına ulaşmak zordu. Çalıların üzerinde beyaz çiçekler, henüz oluşmaya başlamış küçük yeşil meyveler, biraz daha büyük yeşil meyveler, rengi pembeye dönmüşler, kırmızı olanlar, morarmışlar… Hepsi çalıların üzerine serpiştirilmişti sanki. Çalıların sık olduğu yerlerde meyveler daha iri, daha olgun, daha çoktu.

Yola yakın olan more çalıları oldukça tozluydu. Yoldan geçen arabalar toprak yoldan kaldırdıkları tozu morelerin üzerine incecik bir örtü gibi seriveriyordu. Allahtan yol çok işlek değildi. Sabah köyden şehre, akşamüstü şehirden köye olmak üzere iki köyün minibüsü geçerdi yoldan morelerin üstüne toz savura savura.

More dikenli bir bitkidir. Kolay ulaşıldığı için kenarlardaki olgun moreler yoldan gelip geçenler tarafından toplanmış. En iri, en mor, en parlak meyvelere ulaşmak için sağınızı solunuzu dikenlerin çizip biraz kanatmasına izin vermeniz gerekir. Çünkü onlar en ulaşılmaz yerlerde. Dikenlerden korunmak için more toplamaya uygun kıyafetlerle gitmek gerekir. Yoksa kollarınız bacaklarınız diken çizikleriyle dolar. Bir yandan moreleri tozuna toprağına aldırmadan ağzımıza atıyoruz, bir yandan da buradaki daha parlak, yok az ilerdeki daha iri, bir sonraki daha tatlı diye diye tepeye tırmanıyoruz.

Oldukça yorulmuştuk. Biraz dinlenmek için herkes seçtiği taşın, kayanın üzerine tünedi. Yorgunluğumuz geçip kendimize gelmeye başlayınca fark ettik ki hepimiz gülünecek haldeyiz. Birbirimize bakıp bakıp kahkahalar attık karnımız ağrıyıncaya kadar. Çünkü ellerimiz, ağzımız; hayır ağzımız demek yanlış olur yüzümüz mosmor…

Bakır taslarımızda bir tane bile more yok. Ama zaten tepeye çıkarken yeriz, inerken taslarımıza moreleri doldururuz diye düşünmüştük. Güneşin kızgınlığı azalınca tepeden aşağı inmeye, bir yandan da moreleri toplayıp taslarımıza doldurmaya başladık. Yola indiğimizde taslar ağzına kadar dolmuştu. Dönüp dereye baktığımızda sanki o kadar çocuk o kadar genç burayı talan etmemişti. Meyveler sanki hiç toplanmamış gibi dallarında bize gülümsüyor,

-Yarın yine gelin biz hazırız.

Diyorlardı.

Artık eve dönüyoruz. Gelirken çabucak kat ettiğimiz mesafe, şimdi bize bitmek bilmiyor gibi geliyor. Yorgunluktan olsa gerek.

Bakır tasları yanımızda götürme sebebimiz; annelerimiz yaralı bereli, bol renkli halimizi görünce bize kızmasınlar diye topladığımız moreleri rüşvet olarak vermek. Taslara doldurduğumuz morelerin yarısını da eve gitmeden tüketiyoruz. Babaanne dede yanında olmak, memlekette olmak, iyi birer karne getirip tatili hak ettiğimizi düşünmek bizi o kadar yüzsüzleşiyoruz ki annemin sertçe bizi azarlaması bir kulağımızdan girip öbür kulağımızdan çıkıyor.

Anneme more tasını uzatıyoruz ablamla beraber.

Yasemin Yıldırım

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir