DEDEMİN ÖLÜMÜ

Kalabalık bir aileyiz.

Babamlar yedi kardeş. İki kız, beş erkek. Hepsinin çocuk sayısı fazla. İki ila altı arasında değişiyor. Tatillerde memlekete gidiyoruz. Bu kalabalık aile bir araya gelince birbirimizi göremediğimiz günlerin acısını çıkarıp hasret gideriyoruz. İlk günler bir curcuna. Kim dinliyor, kim konuşuyor belli değil. Görüşmediğimiz süre içinde neler yaptıysak, birbirimize anlatmaya başlıyoruz. Çocuklar bağıra çağıra, anneler fısır fısır, babalar ağırbaşlı, gençler kısık sesle… Babaannem ve dedem bütün senenin hasretiyle, torunlarının sevdiği yemeklerle donatılmış sofraya tatlı tatlı bizleri çağırırken, bir taraftan da konuşmaları kaçırmamak için bazen gelinlerin yanına, bazen evlatların yanına koşmaktan akşama yorgunluktan bîtap düşüyorlar. Birkaç gün sonra sular duruluyor. Alışılmış olan düzen kendini gösteriyor. Akrabalar olarak görüşmediğimiz zamanlarda yaşananlar hiçbir durum, hiçbir söz kaçırılmadan birbirimize aktarılmış; şimdi yaşananlar evlerimize döndüğümüzde oradaki arkadaşlarımıza aktarılmak üzere biriktirilmeye başlanmıştı bile.

Tuhaf olan ne biliyor musunuz? Tatil bitip de herkes evine döndüğünde, akrabalar birbirimizi pek aramazdık. Bayramlarda tebrik kartı göndermeyi ihmal etmiyorduk ama. O kartların bir kısmını hâlâ saklıyorum. Ramazan ve kurban bayramlarında çoğunlukla bulunduğumuz şehrin fotoğraflarını veya tarihi binalarının görüntüleri içeren kartları tercih ederdik. Yılbaşı kartlarını da unutmamak lazım. Onları daha çok kış manzaralı, üzerlerine gümüş renkli pullar serpilmiş olanlardan seçerdik. Kartların arkaları özenle yazılır, büyüklerin ellerinden, küçüklerin gözlerinden hasretle öpülürdü. O dönemin en önemli haberleşme aracı olan mektubu fazla kullanmıyorduk.

Memleketten okulların açılmasına bir iki gün kala dönerdik. Yeni bir telaşın içine düştüğümüzden, geldiğimiz yeri hemen unutuverip sanki başka bir dünyada başka hayatları yaşamaya dalıp giderdik. Bir dahaki yaz bıraktığımız yerden hiç bırakmamış gibi devam ediyorduk. Hiç kimse; “Beni niye aramadın?” diye birbirine sitem etmiyordu.

Bir yaz, yine tatil bittikten sonra herkes kendi hayatına daldı. Yine kimse kimseyi pek fazla aramadı. Memleketteki kalabalık dağılınca dedemle babaannemin ve memleketteki amcamın hayatları normale döndü.

Dedem çok çalışkan bir insandı. Onun yan gelip yattığını hiç görmedim. Sabah namazı ile kalkar, bahçesine inerdi. Öğleye kadar orada çalışırdı. Bildiğiniz ağır işçilik. Bahçesinin bütün işlerini kendi yapardı. Ara sıra amcalarımdan yardım alırdı, o kadar…  Bahçe meyve bahçesi olmasına rağmen sadece ağaçlar önemsenmemişti, bahçenin zemini zümrüt gibi yemyeşildi. Ne kadar gerekiyorsa o kadar sulardı. Yabani otlara aman vermezdi. O güzelliklerin üzerinde her türlü oyunu oynamamıza izin verirdi.

– Çimenler çiğnendikçe güzelleşir, üzerinde tepinmeyip güzel güzel oynarsanız daha sık, daha gür olur.

Derdi.

Akşamüzerleri dedeme yardım ederdik. Ağaçların altına dökülen elma ve armutları toplamak dedeme yardımımızdı. Dedem bizim topladığımız meyveleri özenle dörde böler, bir kovanın içine doldururdu. Tabii çekirdeklerini de temizlerdi. Ertesi sabah erkenden, gün doğar doğmaz bu meyveleri ineklere kendi elleriyle yedirirdi.

– Eee, torunlar o kadar yol kat edip buralara kadar gelmişler. Evlerine döndüklerinde “Baba Ocağı”ndan döndükleri belli olsun. Bari buralarda süt gibi süt içsinler. Yanaklarına kan gelsin.

Dediğini babamlarla sohbet ederken duymuştum.

O sene herkes evlerine döndükten sonra iki ihtiyar; çocuklarının, torunlarının sesleri kulaklarında, hayatlarına devam ederken hiç beklenmedik bir şey oldu.

Dedem elma toplarken merdivenin kırılan basamağı yüzünden düştü. Hemen ambulans çağrıldı, hastaneye gidildi. Yapılan incelemeler, tetkikler sonucunda dedemin hayati tehlikesinin olmadığı anlaşıldı. Ancak dedem bundan sonra asla yürüyemeyecekti. Bir müddet hastanede kalındı, sonra eve getirildi dedem. Bir oda ona göre düzenlendi. Karyolası pencerenin önüne kondu. İlk günler “Geçmiş olsun”a gelen komşularla ev doldu taştı. Sonra gelen giden azaldı. Sadece can dostların ziyaretleri kaldı.

Dedem gibi hareketli, kıpır kıpır, bir dakika yerinde duramayan adamın halinden şikâyet etmesi beklenirken gıkı çıkmadı. Hiç şikâyet etmedi. Of bile demedi. Tevekkül ne imiş gösterdi. Bir sabır abidesi oldu.

Ben dedemi o sene yaz tatilinde memlekete gittiğimizde, pencerenin önündeki karyolasında yatarken gördüm. Her zamanki güler yüzlü dedemdi. Konuşmasından, neşesinden bir şey kaybetmemişti. Sadece ara sıra gözleri uzaklara dalıyor ve bal renkli gözlerine bir hüzün çöküyordu.     

O sene kışın ortalarına doğru dedemin ağır bir gribe yakalandığı ve babamı görmek istediği haberi geldi. Malum son.

Babam memleketten geldiğinde babam gibi değildi. Yüzü hüzünlenmiş, rengi solmuş, omuzları çökmüştü. Ailece yaşadığımız ilk büyük acı dedemin ölümü idi. Babamı nasıl teselli edeceğimizi bilemiyorduk. Hiçbir şey söyleyemedik. Sadece uslu olur sesimizi çıkarmazsak sanki babamın üzüntüsü biraz azalır gibi geldi ablamla bana.

Bir daha hiçbir yaz memlekete gidilmedi. O kalabalık aile bir daha bir araya gelemedi. Bizi bir araya toplayanın dedem olduğunu, babaannemin ondan sonraki hayatını çocuklarından birinin yanında geçirmeyi tercih ettiğini hatırlıyorum.

Büyüklerin evin direği olduğunu seneler sonra idrak ettim.

Yasemin Yıldırım

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir