Hiçbir yerli değilim. Değilim işte. Artık kızgın da değilim. İyi bir şey mi bu? Henüz bu hususta sağlıklı karar verecek yetkiye de sahip değilim. Dünya burası, orada ihtilaf yok, kabul. Sırf bu kesinlik yüzünden “dünyalı” diye geçecek adım kayıtlara. Beni hangi deftere yazacaklar kim bilir?
Beni dünyadan saymasınlar. Rüyalar âleminde yaşam diye bir şey olsa keşke. Adıma da “rüyalı” dense ne güzel olur. Acaba nerede doğduğumu, kimlerden olduğumu orada da sorarlar mı?
Uykulara, dinlenmek ya da bebek gibi mışıl mışıl uyumak için değil de rüya görmek için yatıyorum âdeta. Ben pek rüya görmem, rüyaya da itibar etmem diyenlere inat dünyaya gelmişim sanki. İyi mi kötü mü bilmem fakat rüya görmeyenler gizemli mesajlara kapalı olanlarmış. Peki, rüyaları birebir çıkanlar için de bir tarife var mı? Bazen rüyada gördüğümün o kadar benzerini yaşıyorum ki yeni yetmeler gibi elimde kalem kâğıt, rüyamı hatırlamak için günlük tutasım geliyor. Ola ki uyanınca unuturum diye sesimi kayıt altına aldığım bile oluyor.
Ne, neyi temsil eder; neyi işaret eder bilmem, ondan sebep rüya tabirlerine bakma âdetim hiç yoktur. Kendimi bildim bileli böyledir bu. “Onun yerinde olsaydım ne yapardım?” dedirtecek kadar iliğime kemiğime işler bazı acılar. Acıklı bir sonun öznesi olduğumu düşünmeme yarar. Tercih etmediğim yolların nereye varacağı görünür. Bazen de rüyada gördüğüm için ani bir şok yaşamama engel olur, tanıdık gelir bazı yüzler. İkaz gibi biraz, biraz da tedbirli olmam için minik birer kalkan olur rüyalar. Bazen bir çocuktan farksız olurum. Dünyada gördüklerime kör olmak için gözümü sımsıkı yummakta bulurum çareyi. O zaman da rüyalar devreye girer. Ya gerçeğini yaşasaydım belki de aklımı yitirirdim diyecek olurum, aklını yitirmeyip yaşamaya devam edenleri görünce susar, dünyanın böyle bir yer olduğunu hatırlar, durulurum.
Mevsim kış, rüzgar pis… Karların içinde kalmış, yarı bele kadar batmışım. Tanıdığım kimse yok etrafımda. Yürü yürünmüyor, adım atmak sanki dünyanın en zor işi. Yardım getirmeye de gücüm yetmiyor, sesim de çıkmıyor. İki renkten ibaret her yer. Karın beyazı, o öfkeli alevlerin kırmızısı arasında kayboluyor. Beyaz, çocukların kar topu hevesiyle, masumlukla sanki hiç anılmamış. Beyaz zorluk, beyaz eziyet, beyaz hüzün oluyor. Beyaz, sonunda yangının kırmızısına yenik düşüyor. Sırf karlar değil her şey eriyor ve yerleri kıpkırmızı karlar kaplıyor.
Bir uyanıyorum, kocaman bir otel, göz göre göre yanmış, bitmiş, kül olmuş. Bu bir masalın son cümlesi olsaydı kafiyesine tav olurdu okuyan, masal bu, der geçerdi dinleyen ama dünyada yaşanan, içleri cayır cayır yakıp kavuran, gerçeğin ta kendisi… Bir değil, beş değil, yetmiş sekiz cana mal olan bir gerçek
Rüyaymış, geçti diyemiyor insan.
Bu kez, yolda kaykıla kaykıla yürüyen bir serseri geçiyor uzağımdan. Külhanbeyinden hâllice. Öldürmeyi kendine iş edinmiş her hâlinden belli… Ömrün alacak verecek hesabı okunuyor kısık bakışlarında. Hep borçlu, hep öfkeli… İstanbul burası diyorum içimden ama neresi olduğunu tam kestiremiyorum. İnsanlar üşüşmüşler bir çocuğun başına. Bir ulak, bas bas bağırıyor. Sanki eski zamanların gazete satan çığırtkanı… Bir çocuğu bıçakladı biri, ey ahali, ey ahali!
Sabah oluyor, dinlenmek şöyle dursun uykumdan dayak yemiş gibi uyanıyorum. Öyle yorgun, öyle bitkin… Üzerinden birkaç gün geçiyor geçmiyor etraf, İstanbul’da on dört yaşındaki bir çocuk bıçaklanarak öldürülmüş haberiyle çalkalanıyor. O annesinin hâli geliyor yer yer aklıma, içime canımı acıtacak bir şey saplanıyor, orada kalıyor. Ve sonra Gazze’deki evlatlarını göz göre göre ölüme teslim eden bütün anneler hiç çıkmıyor aklımdan. Hele o kızının öldüğüne inanmak istemeyen, herkesi onun uyuduğuna ikna etmeye çalışan o anne var ya hiç gitmiyor gözümün önünden.
Burası dünya, bu imtihan ceketini giyenin işi çetin! Ama bazen göz göre göre yaşanıyor ya bazı acılar hele ki karşıdan bir izleyici olmak çok daha ağır oluyor. Rüyada olsa bile en azından bir yudum suyun peşinden koşan o Gazzeli çocuğa su götürmüştüm ellerimle, bir çocuğu son anda kurtarmıştım azılı vahşi bir köpeğin elinden. Bir keresinde de ip sarkıtmıştım kocasından kaçıp kuyuya saklanan bir kadına, yardım getirmiştim ismi duyulmadık bir şehirden. “Rüyanda görürsün” sözü alay değil, teselliymiş meğer. Burada hiçbir şey gelmeyen elim orada ne çok işe yaramıştı. Rüyaydı ama hiç değilse adım orada “seyirci” diye yazılmadı. Burada yaşıyorum demenin bedeli olarak bu yafta hepimizin boynunda asılı kaldı.
Gamze Koç

Elinize kaleminize sağlık… Keyifli bir şekilde okuduğum bir yazı olmuş herzamanki gibi….
Seyirci kalmak ne acı , içimizi sızlatan acıları ne güzel kaleme almışsınız, emeğinize sağlık. Bir acı varsa gözler önünde bu hepimizin acısı, seyirci kalmaktan öte, bir el olabilmek niyazıyla…
Niyaz…Ne hoş bir kelime…Bu temenni beni masa başına oturup yeniden yazı yazdırır.
Bazen de rüyada gördüğüm için ani bir şok yaşamama engel olur, tanıdık gelir bazı yüzler. İkaz gibi biraz, biraz da tedbirli olmam için minik birer kalkan olur rüyalar. Bazen bir çocuktan farksız olurum. Dünyada gördüklerime kör olmak için gözümü sımsıkı yummakta bulurum çareyi. EN ETKİLİ CÜMLE BENCE. Emeğine sağlık kıymetli hocam.
Ne hissettiysem o ne yasadıysam o kıymetli hocam.Sağ olun var olun.Şahin hocaların vaktini bol eyle Allah’ım daha çok kalbe dokunsun.
Kaleminize sağlık olsun hocam.
Yafta
Rüya ile gerçeğin, vicdanla çaresizliğin arasında sıkışan bir ruh hâli. Hem çok tanıdık hem de içinden çıkılması imkânsız bir suskunluk. Bir rüya, insanı bu kadar sahici bir acıya, bu kadar gerçek bir sorumluluk duygusuna nasıl götürür, şaşkınlıkla düşündüm. Sanki yalnızca gece uykularında değil, gündelik hayatın tam ortasında da bir rüya görüyormuşuz gibi… Ama bu rüyanın içinde susuyoruz, bakıyoruz, geçiyoruz. Belki de bu yüzden rüyalarımıza bile sığınmak istiyoruz; çünkü orada bir çocuğun elinden tutabiliyoruz, bir annenin çığlığını duyabiliyoruz, bir yaranın başına eğilebiliyoruz.
Acaba rüyalarımda ne kadar insanca kalabiliyorum? Bu soru yazının en derin yerinden bana doğru yürüdü. Bazen uyandığımda içimde bir hafiflik değil, bir ağırlık oluyor. Belli ki rüyalarımda bile yetersiz hissediyorum kendimi. Gerçek hayatta elinden bir şey gelmeyen biri olarak, en azından düşlerimde bir şeyleri onarabilmeyi isterdim. Oysa orada bile bazen geç kalıyorum. Belki de bu yüzden bu yazı beni bu kadar sarstı: Çünkü “seyirci” yaftasını yalnızca uyanıkken değil, uyurken bile taşıyabiliyoruz. Ve işte bu, insanın kendine en çok yenildiği yer oluyor.
Kaleminize sağlık Gamze Hocam 🖊️😇🦋
Zarif yorumlarınız ve okumaya değer veren yanınız için çok teşekkür ediyorum Mustafa Hocam .