Anadolu Tebessümü, diye bir ifade vardır dilimizde. Annelerimizi anlatmak isterken kelimeler yetmemiş olsa gerek ki, bu kadarını söyleyip kurtulmuş eskiler. Ama yetmiş işte! Kelime yetmese de mâna yetmiş. Bana da sorsalar anneliği; bir avuç gülümseme ve bir kucak ılıklık der, bitiririm sözümü.
Çocukluğumda anne ile cenneti hep bir düşünmüşümdür, bir hayal etmişimdir. Cennetin kapısında tül kanatlı nurdan bir melek uçuşurdu; yüzünde gülümseme hiç bitmezdi, çiçek ağzı gibi…
Uçmak için kuş olmak gerekmiyordu, küçük sevinçler yetiyordu çocuk dünyama. Bilirdim ki, harı geçmeyen, daima közü beslenen bir anne yüreği titriyor benim için. Soğuk gecelerde gelir şefkatli elleriyle üstümü bastırırdı, sabahlara dek ellerinin sıcaklığı kalırdı yorganımda. Rüyalarım koksun diye gece uyuduktan sonra koynuma gülkuruları döktüğünü hissederdim.
O yanımdayken geceler cömert olurdu. Engin, derin, sonsuza akıp giden dupduru göğe bir beyaz güvercin gibi kanatlanır ve derdim ki:
“Gök ne güzel anne!
Kendini yoksullara adar.
Hakan yıldızı yok,
Çoban Yıldızı var.”
Bilmiyorum ki, ilk rüyam hangi evrene doğru kulaç atmıştı acaba? Annem ilk hangi ninniyi emzirmişti? Ne kadar merak etsem de cevap bulamamıştım. Belki oralarda asıl kimliğimi, ruh sızımı yakalayabileceğimi düşünüyordum. Çünkü, ninnilerin anne sütüne karıştığını büyüyünce kitaplardan öğrendim.
Artvin Şavşat’ın Kocabey köyünde anneler; “Benim yavrum büyüsün, büyüsün de kadı olsun” diye ninni söylermiş. Bu gelenek hâlâ bozulmamış. Nitekim Osmanlı döneminde kadı, Cumhuriyet döneminde hâkim-savcı en çok bu köyden çıkıyor. Demek nutkun canı var. Söz vücut buluyor. Beddua değil, hayır dua gerekiyor.
Bir dili güllü şairimiz; “Şiir, dua ve çocuk iyilik koluna mensuptur” demişti.
Herkes şiir yazamaz ama istenirse bir çocuk, hayatın şiiriyle eğitilebilir. Tıpkı annelerin yaptığı gibi.
Yavrusuna yağmur damlasını bile öpüp koklatan, “Sakın kötü konuşma, dudağın kirlenir” diye tembihleyen bir anneden daha güzel kim şiir yazabilir?
“Çünkü anne,
Bir çocuktan bir Kudüs yapar.”
Ana kucağı; dünyanın en tehlikesiz ve merhametli sığınağı… Güvenlik yurdumuz…
Ana dizi; gönlümüzü dinlendirdiğimiz, sınırsız hülyalarımızın boy attığı yumuşacık yastık…
Ana soluğu; içimize ağan sıcak ve sahici nefes…
Her annenin yüreğinde bir karanfil sokuludur, diyen şair ne çok haklı çıktı…
***
Ramazandı. Bin bir hevesle sahura kaldırılmış ve artık “tekne orucu”ndan tam oruca terfi etmiştim. Hem o gün bir ilk daha vardı; yeni okullu oluyordum. Üstüm başım yıkanmış, temiz, hışır hışırdı. Annem dualarını ve şefkatli bakışlarını üstümden ayırmadan beni arkadaşlarımın arasına katarken; “Biliyor musun, bugün sen Allah’ın misafirisin!” diye uğurlamıştı. Sevincim içime sığmıyordu. Ama korkuyordum da. Okul, sıra, sınıf, öğretmen, tebeşir… Yeni bir dünyaya ilk adımlarım… Hissediyordum, akranlarım da aynı duyguyu yaşıyordu. Zaten ne çok benziyorduk birbirimize. Bir numara makinaya verilmiş saçlar; güneş yanığı meşe kokulu yüzler; yarım yamalak ve silik gülüşler; somurtuşlar aynı… Hele o, güvercin duruşlu kıpırdamalar; öyle ürkek, tedirgin, yabancıl sokulmalar… İsimlerimiz, numaralarımız değişik olsa da o kadar birbirimizdik ki, öğretmen ayırmakta zorlanıyordu çoğu kere. Şükür ki, anneler ilk görüşte seçip alıyorlardı çocuklarını.
Okul dönüşünde orucu bozmadığım anlaşılınca, annem sözünü tuttu, babamın Elazığ’dan getirdiği sapanı alıp dışarı çıkmama izin verdi. Gece rüyama girmişti zaten. Sabaha kadar kuş kovalamıştım göklerde onunla. Lastiği, meşini, çatalı bambaşkaydı. Başka kimsede yoktu bu sapandan. Kafesiyle birlikte bir ‘kamalak’ keklik vermişlerdi, değişmeye razı olmamıştım.
Bahçeye çıktım. Cebim taş dolu. Sessiz ve usulca dut dallarında cıvıldaşan serçeleri kolluyordum.
Baktım, annem yanıma gelip dikilmiş. Arapgir’e, Ağın’a has duruşuyla ellerini göğsünde kavuşturmuş uzakları gözetliyor. Ağaçlarda bir tatlı esinti var. Sanki annem zihninde dürdüklerini, dürüp sakladıklarını onlara fısıldıyor. Hasbıhâl ediyorlar.
İyilik tüten ağırlığını hep üstümde tutmaya çalışıyor.
Yumuşak ve ılık bir sesle:
– Kuşlara taş atmanı istemiyorum, dedi.
Donup kaldım. Nasıl üzüldüm… Hani, orucumu bozsaydım bu kadar olurdu. Konuşamadım. O ise gözüyle değil, yüreğiyle bakıyor bana. Merhameti ocaktaki süt gibi köpüklenip taşmıştı.
– Nişana at, kuşlara atma he mi?
– Niye?
– Kuşları korkutursan, yaralarsan çok üzülürüm.
– Ama niye?
– Çünkü ben kuşların da annesiyim!
Birden küme küme kuşlar çoğaldı havada. Ağaçlar dolusu kardeşlerim oldu. Serçeler, kırlangıçlar, üveyikler, sığırcıklar, dut kuşları sürü sürü yeni palazlanan yavrularını getirip korkusuzca gevrek dallara emanet bıraktılar. Mavi gökler geç vakitlere kadar bahçemize misafir taşıdı. Bahçemizde şölen var.
O şölen içimde hep süregeldi. Annemin içli sesi kulağımdan hiç gitmedi.
Şemseddin Sami, “İnsan beşikte aldığı bir tabiatı tabutta bırakır” demişti. Elhak, doğru söylemiş. Şu ana kadar kuşlarla olan akrabalığım, kardeşliğim hiç azalmadı.
Fatma Barbarosoğlu’nun yazdıklarını, kitaplarını okurum. Sözüne sohbetine katılırım. Eskader’e de bir kaç kez davet etmiştik.
12 Kasım 2014 tarihinde anlattıkları beni derinden etkilemişti. Tam da yukarıda vermeye çalıştığım çocukluk günlerime götürmüştü. C.Sıtkı Tarancı, “Affan dedeye para saydım/ Sattı bana çocukluğumu!” demişti ya… Ama ben para pul saymadan ulaşmıştım o günlere.
Fatma Barbarosoğlu şöyle diyordu: “Bir gün bahçeyi gezerken annem, dallardan birinin kırılmış olduğunu gördü. Tülbentinin kenarını şerit gibi yırtarak ağacın yaralı dalını bağladı. İşte o gün annemin sadece bizim değil, ağaçların ve kuşların da annesi olduğunu fark ettim.”
Bildiğim kadarıyla Fatma hanımlar Afyonlu idiler. Annelerimizin tanışıp bilişmesi çok zordu. Ama bu derece yakınlığı nasıl kurabiliyorlardı? Bu dil benzeşmesi, bu duygudaşlık, bu merhamet ve şefkatin kesişmesi…
O gün, o sözler beni âdeta kışkırtıcı düşünmelere sevk etmişti.
Düşünmüştüm:
Hz. Peygamber (s.a.v.), dostlarıyla sohbet ederken, “Hurma sizin halanız olur” demişti de bütün bir insanlığı ağaçla akraba kılmıştı. Sonra kuşu öldüğü için çok üzülen Ebu Talha’nın oğluna taziyeye gitmişti.
Yeni yavrulamış köpeği görünce yavrular çiğnenmesin diye ordusunun güzergâhını değiştiren o kutlu komutanı düşündüm…
Pir Sultan Abdal’ın şiirinde, “Koşumdan koşuma gözlerinden öpün / İreçberler hoşca tutun öküzü.” diye tembihlediği o kadîm geleneği düşündüm…
Ağacın altında oturup kalktıktan sonra ağaca teşekkür eden, helallik isteyen koca gönüllü bir dervişi düşündüm…
Kurduğu dal yorulmuştur diye salıncağın yerini değiştiren rikkati düşündüm…
Çift sürdüğü tarlanın kenarında ayakkabısının çamurunu sıyırarak öbür tarlaya hak gitmesin diye dikkatlenen, çamura bile can katan Ömer Baba’yı düşündüm…
Kuşlar dane toplarken ürkütmemek için yolunu değiştiren ve bir şey yerken ağzında kuşların hakkı var mı diye hak kayıran Talaşcı Veysel’i düşündüm…
Dağlara buğday serpin, Müslüman memleketinde kuşlar aç kaldı demesinler, diye yüreği yanan Hz. Ömer’i düşündüm…
Gece bahçedeki ağaçların tomurcuğunu üşütmemek için onların üstünü örteyim derken kendisi zatürre olan Osman Yüksel Serdengeçti’yi düşündüm…
Biz olmasak/ Kediler, köpekler, kuşlar da yoksa/ Kime kalır bu dünya? diye şiirler okuyan Şemsettin Ünlü’yü düşündüm…
“Annem kardeşim gibi severim,
Ağaçları, taşları, çiçekleri…” diyen Cahit Sıtkı Tarancı’yı düşündüm…
Güle, nergise, çiçeğe, böceğe çatık kaş göstermek benim için kul hakkıdır, diyerek içimize cennet esintileri döken o güzel yüzlü aşığı düşündüm…
Bir gece yarısı sevinçle oğlunu uyandırıp “Ekinlerin büyüme sesini duyuyor musun?” diye pencereden tarlalarını gösteren Cüneyt Arkın’ın Eskişehirli babasını ve annesini düşündüm…
Annesinin doyuramadığını dünyalar doyuramaz, diyen Neşet Ertaş’ı düşündüm…
On bir yaşındaki Çoban Ali’nin, “Anam ölünce gökteki bütün yıldızlar yuvalarına kaçtılar, daha karanlığım hiç bitmedi.” deyişini düşündüm…
Annelik olmasaydı, insanlardaki mermer yürek nasıl yumuşardı acaba? O mübarek ses, demek her şeyi bastırıyor. Bin yıldır bu topraklarda merhametin ve şefkatin nöbetini boşuna mı tutuyor anneler?
Ve,
Dünyalara sığmayan insan bir anneye sığıyormuş;
İşte bunu da düşündüm…
Bir anne, bir anne daha bütün bunları hatırlattı bana.
Kimse herşeyi bir defada söyleyemez. Benim de diyeceklerimin çoğu karnımda kaldı. Neyleyim? Sözü bitirmek zorundayım.
Ama inanıyorum ki, şimdi hepimizin boğazına bir anne sıkıştı.
Rahmet olsun, selam olsun annelere…
Şerif Aydemir
- OCAKTAKİ ATEŞİ TAZELEDİK - 15.12.2025
- OCAKTAKİ ATEŞİ TAZELEDİK-İÇ EVİNİ GÖKLERE TAŞIYANLAR - 01.11.2025
- GÖLGENDE GÜL ÜŞÜDÜ - 06.02.2024
- KARANLIKTAKİ BEYAZ KUŞLAR - 30.01.2024
- ILIK DUYGULAR EĞLEŞSİN YÜREĞİNDE - 10.08.2023
- KİMİN YÜREĞİNDE YARA İZİ VAR? - 27.06.2023
- BİR SOĞUK YEL ESER, ÜŞÜR ÖLÜM BİLE - 12.05.2023
- BU DAĞLARIN KARI ERİMEZ - 11.05.2023
- İÇİMDE DOLAŞAN, GEZEN BİRİ VAR - 10.05.2023
- HAYATI BİZE ACILAR ÖĞRETİYOR - 09.05.2023
- İYİLİK TÜTERDİ NEFESLERİNDEN - 08.05.2023
- BİR NALINA BİR MIHINA… - 07.05.2023
- İNSAN DEDİĞİN NE Kİ, BİR AVUÇ İÇLENİŞ… - 06.05.2023
- ARTIK İYİLİĞİ HATIRLATACAK GÜZEL SÖZ SAHİPLERİ GEZİNMELİ ARAMIZDA - 05.05.2023
- ÜSTÜNE BİR TAŞ ÇEKİP YATANLARI ÖLÜ MÜ SANIYORUZ..? - 04.05.2023
