DOSTANE

İnsanlar gibi, farklı kutuptakiler birbirini çeker. Bu çekim ahenkli dans ister dünya sahnesinde. Dansın ritmine uyamayan, partnerinin ayağına basar. Can yakar. Gönül kırar. O zaman sükûnet değildir yaşanan. Alevin yakıcı gücü kavurur her yeri, vahşettir ortaya çıkan.

Ben sahilde seyrediyorum bu olağan üstü nöbet değişimini. Her akşam alıyorum koltuğumu ve kumsalda oturuyorum. Sonra akşam namazımı kılıp tefekkür edebildiğim için teşekkür ediyorum. Önümde küçük bir masa var, dolu termosu üzerine koyuyorum. Çayımı bardağa doldururken havanın sıcaklığını hala hissediyorum. Dalgalar hafiften vuruyor sahile. Kulak veriyorum; sevgiyi fısıldıyor, aşkı anlatıyor.

Bu gece ay hilal. Battı sandıklarımız yeniden doğuşun başlangıcıdır aslında. Toprağa ekilen tohum, anne karnına düşen cenin, dolunaydan sonra saklanan ay, karanlığın ardından gelen doğuşu bize gösterir.

Gecenin ferahlık veren güzelliğini, sigaramın dumanıyla karışık içime çekiyorum. Çayımı yudumlarken derin bir oh diyorum. Ama çok uzun sürmez bu kendimle kalmanın hazzı. Beni gören komşular birazdan gelir, eşlik ederler. Bu temaşa birlikte biraz devam eder, sonra seyir söze evrilir. Söz meclisidir bu, dost ister. Komşularım burada erken uyumazlar. Deniz boyunca yazlıkçı evleri dizilidir… Sessiz, kendi halinde bir köyün sahili burası, yoktur çalgısı çengisi, barı, kafesi…

İşte yan evden Berna sesleniyor:
– Hu, sefan olsun Cevher! Tava ekmeği yaptım, getireyim mi?
– Ay getir tabi, sen demeden burnum haberini aldı, bilirsin tazı gibiyim.
Mis gibi ekmek kokusu, sahil boyu… Duyunca ağzım sulandı, midemin kıyıldığını hissettim.
– Getiriyorum. Balkonda pişirdiydim ev kokmasın diye. Komşu hakkını da düşündüm merak etme.
– Selma’ya da sesleneyim. Selma, biz oturuyoruz! Berna bir tava ekmeği getirdi ki sıcacık, puf puf, harika. Bardağını kap gel. Çay benden, hazır, termosta…

Biraz sonra iki koltuk daha ilave oluyor yanıma. Her akşam değişmeyen rutinimiz. Geliyor masaya evde ne yapıldıysa. Selma:
– Geldim geldim, kek vardı biraz onu da getirdim, bugün yapmıştım. Cevdet Bey yarısını yedi maşallah. Dokunacak diye korktum. Tansiyonu çıkar maazallah, “Getir hanım getir. Nasıl olsa limonlu, yiyeyim bir şey olmaz” dedi. Ayol kekteki limon tansiyona neylesin. Afiyette çok şükür, erkenden yattı.
Berna:
– Tabii yatsın canım, sahilde tek erkek o kaldı. Hafta sonu diğerleri de gelir, buluşurlar; o vakit otururlar. İşte o zaman gelsin gır gır, şamata, kahkahalar… Erkek kısmı pek dertleşmez bizim gibi. Varsa yoksa okey, tavla, futbol, ekonomi. Benim koca canlı mevta, keyif çatıyor başka kadınla. Biliyorsun durumu; ben alıştım artık. Şimdi yanımda olsa gelemezdim, beni salmazdı buraya. Huysuzluk olsun.

Akşam sofrası hazırlandı, akşam sofrası deyince aklınıza alkol gelmesin. Burada bu saatte içilen, tavşankanı demlenip termosta ikram edilen çaydır mutlaka. Yemeği abarttıysak arkasından içilir limon dilimli sade soda.

Selma seslenir:
– Ferda terlikleri toparla kızım, köpekler dolaşıyor. Sonra terliklerden birini ağzına alıyor ve kaçırıyorlar. Kaşla göz arasında, oyun yapıyorlar herhalde, yoksa ne işine yarar terlik.
Berna hatırlattı:
– Suna’nın misafiri vardı, davet edelim, davetsiz gelmezler belki. Suna, hadi sizi de bekliyoruz yanımıza!
– Sağ olasın Berna, Huriye’ye sorayım, isterse geliriz.

Biraz sonra bir kucak çekirdekle geldi Suna, misafiri Huriye Hanım’la birlikte. Misafirsiz pek çekilmez buralar. Arkamızdaki köyde herkes gündüz tarla tapanda, akşam yorgun, erken yatarlar. Köyün gençleri bunu fırsat bilir. Minicik bakkalın önünde toplanıp sigara içerler, bir de çaktırmadan bira. Yazlıkçı gençler pek gelmek istemezler buraya. Gelenler de gündüz gece plajda toplanırlar genelde. Gece gitar çalarlar, yaz aşkları buralarda yeşerir. Çekirdek çitler bir şeyler içerler. Yetişkinler için de başka sosyallik yoktur. Gündüz deniz, kahve muhabbeti… Cuma saati toplanılır bir evde, Yasin, Tebarake, Amme okunur. Dualar edilir. Akşam muhabbet, iki dedikodunun belini kırıp dertleşivermek güzel olur.

Berna devam etti söze:
– Bugün camide Emine’nin eşinin kırkıncı gün hayrı vardı. Kur’an okundu. Etli pilav, lokma dağıttılar. Ne çabuk geçti kırk gün. Vah gidene!
Suna gülümsedi:
– Evet, bugün Huriye’yle geçerken biz de ikramlardan aldık. Huriye pek bir imrendi, ikrama değil ha. “Ah ne şanslı kadın, kocasının hayrını yapıyor” dedi.
– E tabi, herkese nasip olmaz hayır yapmak bu zamanda, büyük masraf.
Huriye:
– Yok, ondan değil. Kocası öldü diye dedim.
Birden şaşakaldık. Nasıl şans olur bu, doğrusu pek anlayamadık. “Anlatırız” dedi Suna.
– Dur, yavaş yavaş… Huriye zaten çok dolu, anlatmadan duramaz.

Boynunda boyunluk vardı Huriye’nin, kendisi de kısa boylu, hafif şişmanca; boyunlukla çok sıkıntılı gibi görünüyordu. “Geçmiş olsun” dedik ayrı ayrı.
– Ameliyat geçirdim, dedi Huriye, “boyun fıtığı”. Ah ah, nedir kocanla derdin dersiniz. Beni bu hallere getiren, yıpratan kendisi… Onun yanında daha da sinir olmamak için Suna çağırınca hemen geldim. Ameliyat sonrası iyileşebilmem için çağırdı. Allah razı olsun, arkadaş bazen akrabadan ileri oluyor. En yakınım beni onun gibi düşünmedi. Zahmet veriyorum diye üzülüyorum ama çok ısrar etti. Sizi de çok methetti, ‘Komşularım pek iyidir’ dedi.
– Tabii başımızla beraber, burada birbirimize destek oluruz. Mis gibi deniz havası… Güneş de görünce daha çabuk iyileşirsiniz de, bu ettiğiniz dua nedir? Neden eşinize kırk hayrı yapmaya bu kadar isteklisiniz?
– Ah Cevher Hanım! Anlatsam çok uzun, başınızı şişirmeyeyim.
– Başka işimiz yok, gece de uzun, dinleriz.
Başladı Huriye Hanım anlatmaya:
– Ben on beş yaşında evlendim. Sivas’ın Bulancak köyündenim. Dört kızın üstüne doğmuş benim öküz. Gençken yakışıklıydı hem de zengin, bir evin bir oğlu. Köy yerinde bundan iyisi can sağlığı. Ben de yeni serpilmişim, güzel kızım ha… Sormadılar ama gönlüm vardı varmaya. Ama dışı seni yakarmış meğer içi beni. Evin en küçüğü, sümsük oğlanın tekiymiş, ne bileyim. Anne baba şımartmış, koruyucu melek gibi dört abla etrafında dolanmış. Evlendikten sonra hiç evde durmazdı. Koca evine gelince ablaları bana sardılar. Vara yoğa sopa, dayak. Kocadan destek yok. Ne desem, hep ablaları haklı… Para pul çok, gündüz gece kumar masasında… O sorumsuz, ben evde mahpus, gencecik, savunmasız.

Görümcelerim kimseleri beğenmemişler, armudun sapı üzümün çöpü; yaşları geçivermiş. Üçü bekâr, kıskançlar, haset var. Benim yüzümü bir gün olsun güldürmediler. Derdini anlatamazsın kimselere, ne anneme ne babama. Dışarıdan her şey güzel, takılar, giysiler… İki çocuğum da oldu peş peşe hem de erkek. Daha yaşım yirmi, uğraş dur kimin umurunda? Yıllar böyle geçti. İki çocuk daha oldu. Oldu mu sana dört oğlan? Yaş yirmi beş. Paralar da suyunu çekmeye başladı. Tabii şiddet daha çok arttı. Artık görünce ellerim titriyor, bir yandan görümceler fitliyor. Kocam bir de kumarda kaybetmişse, stres atacak yer arıyor. Vurun abalıya, yapıştır, bir kabahat mutlaka yapmıştır.

“Vah vah” dedi Berna, ailen neden sahip çıkmadı, bir vicdanlı kul bulunmadı mı?
– Yok komşu, yok! Psikolojim iyice bozuldu. Dört çocukla baba kapısına gelmek mi? Gidilmez ama ben yine de yalvardım. ‘Anne baba halim böyleyken böyle, dayanacak gücüm kalmadı.’
– Allah Allah, artık kucak açmışlardır.
– Ya, ne kucak ne kucak… “Gelinlikle girdin, kefenle çıkarsın” dediler. Bizde adet böyledir, kan kusarsın kızılcık şerbeti içtim dersin. ‘Kocasıdır, döver de sever de’ demiş babam. Annem zaten söz söylemekten aciz… Ben de kadınlıktan geçtim, fıtraten de erkek gibiyim. Bu süre içerisinde çok geliştim. Tarla, hayvanlar, çocuklar, bütün işler bana bakar. Bir gün canıma tak etti, gözüm karardı. Vücudum zaten dayaktan mora boyanmıştı. Ama morluklar değildi acıyan, yüreğimdi. Boğuyordu hayat beni. Öküz oturmuştu göğsüme, kalkmıyordu. Başka çare bulamadım. Aldım silahı elime. Madem kefenle çıkarmışım bu evden… Üç el ateş ettim art arda. Bir gıdım acı duymadan bağırsaklarımı parçaladım, ölmedim. Ölemedim. Kefeni de giyemedim. Çok sıkıntılar çektim iyileşene kadar. Bu gaddarlarda merhamet ne arar. Karnımda üç çukur var şimdi. Ama çile bitmek bilmedi.
– Helak oldun be kardeşim. Ver bardağını çay dökeyim. Bir bardak su ister misin, dedi Berna.
– Aslında benim de boğazım kurudu, hayretler içindeyim. Berna ile Selma da şokta, bu kadının gözü fena kara. Suna hikâyeyi biliyor artık, alışmış duymaya. Huriye coştu ve devam etti anlatmaya:
– Yaşım geldi otuzlara. Adam hala her gece kumarda, baba parası yiyor. Ne hatun düşünür, ne çocuk. Varsa yoksa kendi zevk dünyası. Seçimler yapılacaktı köyde, muhtarlık seçimleri. Muhtar adayı Şeref Bey aşiret üyesi, bir de gariban köylü var Musa Efendi, sevilen biri. Şeref Bey’in gözünde o rakip bile değil, bir hiçti. Parayla ölçerdi her şeyi. Yine de ne olur ne olmaz insanlara gidildi, ola ki cahillik edip kimse Şeref Bey’den başkasına oy vermeyecekti. Allah’ın işi işte, gizli verilen oyu kimse bilemez. Şeref Bey seçimi kaybetti. Muhtar oldu o gariban görülen Musa Efendi. Aslında çok akıllı, okumuş, değerli biriydi. Gariban görülmesi fakirliğinden değil, paraya önem vermemesindendi. ‘Kim oy vermediyse yakarım hepsini’ diyerek dolaşıyordu Şeref. Hırsından köy halkına saldırmaya başladı. Evlere adam salıp güç gösterisi yapıyordu. Ben de bizim adam kılıklıya yalvardım:
– Bak Hikmet, bu Şeref evlere adam gönderiyor, pislik yapıyor. Akşamları eve erken gel, çoluk çocuk tedirginiz, dedim.
– Bir şey olmaz, sen keyfine bak, dedi. Ben miyim keyfine bakacak yoksa Hikmet Efendi mi?

Bir gece tam yatmak üzereyim, bahçede çıtırtılar, bir hareket. Ben zaten tetikteyim. Tek korkum var, namusuma söz gelir. Bir dedikodu çıksa ayıkla pirincin taşını. Kimseye anlatamazsın derdini. Sinek küçük ama mide bulandırır, derler. Perdenin ardında bir karartı var. Dikkat kesildim, kalbim sanki yerinden çıkacak. Çocuklar uyuyor, sandığı açtım silahı elime aldım. Odamın perdesi sol taraftan oynadı, çok tedirgindim. Elim ayağım buz kesti, kalbimin atışını gelen adam duyacak neredeyse. Hem kocaya sövüyorum hem şerefsiz Şeref’e. Sağ tarafa ateş ettim, adamı kaçırayım diye… Doğru tahmin etmişim, gelen Şeref’in adamıymış. Tam da ateş ettiğim taraftaymış, öteye elini uzatmış meğer. Beyninden vurmuşum adamı. Camımın dibinde serilmiş yatıyordu, kan oluk oluk akıyor. Şoktayım ben. Jandarma geldi, alıp götürdüler beni. İlk defa o gece gerçek mahpushaneyi gördüm. Üzerime kilitlenen kapıları, soğuk duvarları… Şimdi düşününce duvarlar mı daha soğuktu, benim taş kesilen yüreğim mi? Artık bu işin dönüşü yok. Mahkemeye çıktım. Ben de gurur tavan yapmış, çünkü haklıydım. ‘Evime geldi, namusuma göz dikti. Vurdum namussuz herifi, yine gelse yine vururum’ dedim. Sözümden de dönmedim. Pişmanım, demedim. Ne işi vardı benim camım altında? Kocama demiştim; bizi yalnız bırakma, geziyorlar bu adamlar, rahatsız ediyorlar diye, anlattım mahkemede. Benim adam kılıklı da demez mi ‘Ben öyle bir şey duymadım.’ Kendini kurtarmak için beni yaktı. Altı yıl ceza aldım, dört duvar arasında hayatıma başladım. Üzerime demir kapılar kapanınca anladım hapislik neymiş, mahpusluk ne demekmiş. İki çocuk yanımda dört duvar arasında, ikisi babasıyla, Allah’a emanet…
Para vermez namussuz. Kumara dağ mı dayanır? Paralar suyunu çekti tabi. Babası da öldü gitti. Mirası alan kızlar kendi kabuklarına çekildi. Artık kimse uğraşmak istemiyor çoluk çocukla. Niye rahatlarını bozsunlar ki. Onlar huzur düşmanı. Bir yaraya merhem olmazlar. Huzursuzsan onlara düğün bayram.

Benim adam çocuklara ne yedirir ne içirir bilmem. Haftada bir kirlilerini getirir, yıkarım. Dört duvar arasında temizler veririm. E çocuklar da var yanında onların hatırına, yalnız olsa bir iğnesini yıkamam vallaha… Kıdemli mahkûmlar var koğuşta. Azılı suçlular ha. Paraları da bol gelir. İşlerini yaptırırlar. Yemeklerini hazırladım, dolaplarının bekçiliği yaptım, çamaşırlarını yıkadım. Ne iş varsa yapıp para kazandım. Hem içeride kendimize hem dışarıdaki çocuklara baktım. Kıdemliler bana güvenirler ve kollarlardı beni. Dolaplarında salam, sucuk, pestil saklarlardı. Anahtarlarını ben taşırdım. Bir gün hırsızlık oldu. Dolaptan yiyecek alınmış, nasıl oldu anlayamadım. Ben farkında olamadım. Çok korktum beni sorumlu tutarlar diye ama biliniyor kimin ne olduğu. Tilki gibiler. Anladılar kim yaptı, suçlu bulundu, kıyamet koptu. Çok rahatladım suçlu bulununca. Fakat hemen tekrar bir şok daha yaşadım. Suç cezasız kalmaz dört duvar arasında. Hiç gözlerini kırpmadan şişlediler Esra’yı. Kimsesizdi, arayanı soranı yoktu. Canı çekti zaar. Nefsi müdafaa dendi, olay kapandı. Çünkü şişleyen mahkûmun arkası sağlamdı.
– Ay, dedi komşular hep bir ağızdan. Çaylar bardaklarda soğudu. Herkes donmuş, Huriye’yi dinliyordu. Huriye derin bir iç çekerek devam etti:
– Benim gururumdan, kocamın kaypaklığından, altı yıl geçti parmaklıklar ardında. Çıktığımda Hikmet artık parasız pulsuz biriydi, iyice pısırık olmuş kalın kafa. Atsan atılmaz, satsan satılmaz. Artık sırtımda yük, altı senedir de öyleydi zaten. Köyden İstanbul’a göçtük. Ben çözüm bulmayı, yoktan bulup buluşturup ortaya koymayı öğrendim. Artık daha güçlü biriydim.

Borç harç, İstanbul’da başımızı sokacak bir ev bulduk. Ben dikiş dikiyordum, oradan geliyordu üç beş kuruş. Kredi çektim bankadan, ortak oldum bir arkadaşla. Çin’den mallar getirdik. Hani bir milyoncu dükkânı denen dükkânlar var ya, onlardan bir tane faaliyete geçirdik. Hikmet ilgileniyordu dükkânla, alışverişini yapıyordu. Ürünler satıldıkça dükkânın eksiklerini tamamlıyordu. Ben peşin para veriyordum eline, o borca alıyormuş toptancıdan, parayı ortak cebe indiriyormuş. Dedim ya kalın kafa. Böyle böyle dükkân battı. Kredi borcunun yanında toptancıya yapılacak ödemeler de üzerime kaldı. Temizlikti, dikişti… Dört erkek çocuk; okuluydu, giyimiydi… Ben helak oldum.

Öyle böyle, nihayet borçlar ödendi. Çocuklarım delikanlı oldu, harçlıklarını kazanmaya başladılar. Okulda da fena değillerdi. Allah dilerse bataklıkta gül bitirirmiş. Benim yavrularım da birer gül oldu. Dördü de birbirinden efendi, pervane oluyorlar etrafımda. Çünkü artık sağlığım da gitti. Boyun fıtığım çok ilerledi, sol kolum tutmaz oldu, ameliyattan başka çare yoktu. Son ana kadar direndim. Dişimi tırnağıma taktım, para biriktirdim. Ameliyat için hastaneye yatmadan önce bir miktar parayı lazım olur diye kocama verdim. Hastaneye ziyaretime geldi; Hanım, dedi minibüste parayı çaldırdım. Haydi, buyurun, ben nerelere gideyim? Tabi ki çıldırdım. İşte komşular, şimdi buradayım. Suna’ya duacıyım, sizin gibi dostlarla tanıştım sayesinde, dertlerimi paylaştım. Şimdi size sorarım, ben kocası ölenler için şanslı dersem haksız mıyım?

Huriye hanımı hepimiz ağzımız açık dinledik. Soğuyan çayları yeniledik. Hayretten masadakileri hırsla yedik. Çekirdekler döküldü masaya. Sıra diğer bayanlarda, ufak ufak dedikodu, kim ne yaptı, neler oldu.
– Selma saat kaç ya, yatsıyı kılmadım. İmsak ne zaman?
İlerleyen gecede rüzgâr serin serin esiyor, az önce anlatılanlarla kızışan bedenimize ferahlık veriyor. Birazdan laf durur, içimiz soğur; üşüyebiliriz. Şal getireyim, bir de maden suyu. Çok yemişiz Huriye anlattıkça. Soğuk olmasın dedi, Berna. Bitki çayı demlesek daha mı iyi olur? Mesela papatya. Gülümsetti yüzümüzü, bu hikâyenin ardından sakinleştirir mi düşüncesi hâsıl olunca. Bugün Berna, Selma, Huriye, Suna. Yarın kimin kısmeti varsa yuvarlak masada. Bir rejisör koltuğu, bir bardak, bir termos çayla. Çıkar mutfaklarda olan yiyecekler. İki lafın belini kırmak ve yaşananlardan ibret almak için her akşam bu masaya oturulur.

Söz, kıymet bilenle konuşulur. Dert, dostlarla paylaşınca küçülür. Önemli değildir mekân, zaman, ağzına attığın lokman. Dost meclisidir hatıra kalan. Dostane buluşmalardır hayata anlam katan.

Zehra Burçak

Zehra Burcak

“DOSTANE”için bir yanıt

  1. Heyecanla ve merakla okudum, ne öyküymüş ama, Allah güzel insanlarla karşılaştırsın.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir