ESKADER BÂBIÂLİ SOHBETLERİ’NDE GÜNEY AMERİKA RÜZGÂRLARI ESTİ…

Eskader Bâbıâli sohbetleri, Fatih Belediyesi’nin desteğiyle Cağaloğlu Kitapçılar Çarşısı Kahve Hâne’de devam ediyor. 439.ncu toplantının konuğu Güney Amerika’nın üçüncü büyük ülkesi olan Peru’nun Amazon bölgesinde doğup büyüyen Magna Fortuna Çebi oldu.

Yanında getirdiği Peru bayrağı ve yöresel örtülerle salonda Peru rüzgarları estiren Fortuna, dinleyicilere de Peru’dan aldığı minik cüzdanlar, magnetler ve anahtarlıklar hediye etti.

Konuşmasına Peru bayrağındaki sembolleri anlatarak başlayan Magna hanım tatlı Türkçesiyle dinleyicileri mest etti.

Ülkenin; Büyük Okyanus’un kıyı şeridi, And Dağları’nın eteklerindeki dağlık alan ve Amazon olmak üzere üç bölgeye ayrıldığını, kıyıda yer alan Başkent Lima’nın ülkenin merkezi olduğunu ve ülke nüfusunun %30’unun yaşadığı şehrin sanayinin de merkezi olduğunu anlattı.

“Peru insanının harcama alışkanlığı Türklerden çok farklı. Buradaki insanlar lüks tüketime önem veriyor,” diyen Fortuna sözlerine şöyle devam etti;

Zenginlerin çok zengin, fakirlerin de çok fakir olduğu Peru’da zenginler milyon dolarlık malikanelerde otururken fakirler tenekelerden ve tahta parçalarından yaptıkları derme çatma barakalarda yaşıyorlar. Yerel halk genel olarak kredi kartı kullanmıyor. Bu da ülke ekonomisinin dengede kalmasını sağlıyor ve enflasyon oranı yıllardır %2 oranında seyrediyor. İnsanlar genel olarak çok çalışkan, hemen her yaş grubu bir şekilde aile ekonomisine katkı sağlıyor. Devletin en büyük gelir kaynağı madencilik. Peru çok doğal kaynakları olan bir ülke. Altın, gümüş, bakır, lityum. Şöyle diyelim; Peru’nun ihracatı 75 milyar dolar, bunun %65’den fazlası yalnız madencilikten geliyor. Ülkede çıkan doğalgaz ve petrol de kendi ihtiyaçlarını karşılamaya yetecek miktarda.

Peru’da en yüksek dağların ismi Vascaran. 6000 7000 metre gibi. Bu bölge tamamen bir kale gibi. Burada her zaman kar olur. Çok önemli hazineler var bizde. Mesela Amazon Nehri. Amazon Nehri Peru’dan doğuyor Brezilya’ya akıyor. Amazonun havası çok nemli. Çok yağmurlu. Peru’da üç çeşit insan var. Amazondakiler benim gibi. Dağlardakiler daha kapalı daha yerli, fazla konuşmaz onlar. Kıyı şeridi Antalya gibi. İnsanlar daha hareketli. Perulular çok sakin insanlar. Kavga dövüş görmezsiniz. Köpekler, kediler beraber otururlar. Kedi ve köpeklerin kavga ettiklerini hiç görmedim. Haset, kıskançlık insana has özellikler ama bizde fazla yok. Misafirliğe gidildiğinde ev sahibi ne hazırlayacağım diye telaş etmez. Evde olanı hazırlar, mutfakta ne varsa 15 dakika yapabildiği şeyi verir. Stres yok yani. Hiç görmedim öyle bir şey.

Peru’da farklı aileler var. Mesela benim babamın ataları Alman. Annemin ataları İspanyol. Yerli insanlar da var. Annemin tarafı İspanyol ya. Onun oturması kalkması farklı. Babam biraz daha klasik. Babam aşiretliydi. Dedem çok zengindi. Kauçuk işiyle uğraşırdı. Babam kerestecilik ve hayvancılıkla uğraşıyordu. Biz 9 kardeştik; 7’si kız, 2’si erkek. Ama en son bir erkek var, hepsi kız. Ben hep diyordum Allah’ım ben ne zaman evlenirsem erkek çocuğum olsun. Niye? Kimse bize istemesin, kimse bizi görmesin diye babam bizi göstermiyordu, bize çok düşkündü. Ormanda bizim soyadımız güçlüydü. Herkes babamı tanır. Hayvancılık var ya elemanlar, köleler. 60 sene önce yaşam böyleydi. Ben hatırlıyorum. O dönem kölelik var ve aile reisinin soyadını alıyorlar. Bir ailenin himayesine giriyorlar. Babam onlara yeni isim yeni soyadı veriyordu, beraber yaşıyorduk kölelerle. Daha çok siyah hanımlar Brezilya’dan gelirler. Hatırlıyorum böyle şişman şişman hanımlar, çok samimilerdi. Bizi koruyorlardı. Bizim çocukluğumuzda o köleler sırtlarına sandalyeler asarlardı ve bizi o sandalyelere oturtarak taşırlardı. Benim doğup büyüdüğüm yere bugün hâlâ karayolu yok. Uçak veya gemi. Gemi dediğimiz öyle bir gemi değil, etrafı açık. Hamaklar var. Herkes kendi hamağını yanında getiriyor. Yan yana bir sürü hamak asılıyor. Sonra o hamaklarda yatıyorsunuz. Günlerce o şekilde gidiyorsunuz.

41 sene önce ben Peru’dan çıktım. Ben Peru’da Rahibeler okulunda okudum, İslam’dan hiçbir şey bilmiyordum. Turizmde çalışıyordum ve İngilizceyi iyi öğrenmek istiyordum. Babama dedim ki, baba sen beni İngiltere’ye yolla. Hayır, param yok dedi. Ondan sonra o kadar ağladım ki, babam tamam dedi, git altı ay kal, ondan sonra gel. İngiltere’ye gittim. Türklerden, İslam’dan hiçbir şey bilmiyorum. Ondan sonra Avni Bey’le tanışınca, Avni Bey’le tabi biz İngilizce öğreniyoruz. Ama benim İngilizcem ondan iyi. O bilmiyor, bana öğretmen hanım diyor ki Avni Bey’e yardım edebilir misin? Neyse oradan başladık, 20 gün içinde evlendik. Niye? Kış. İkimiz de yabancı. Dedi ki evlenelim o zaman. Anneme haber veriyorum tabi bir Türk. Annem kıyamet koparıyor. Türk mü? Olmaz! Annem çok dindar bir insan. Diyor ki Türk papayı öldürürdü. Babam diyor ki, yabancıyla evlenirsen, boşanırsın. Olmaz. Bize göre olmaz, diyor babam. Benim büyük ablama “Sen git bak ona ne yapıyor orada, bir Türk bulmuş. Ondan sonra ablam geldi. Avni’yi çok beğendi. Dedi ki “Benim kızım olsan ben seni Avni’ye verirdim,” Baba, anne çok iyi bir çocuk dedi ablam. Ondan sonra buraya geldik. Demek ki Allah her şeyi hazırladı.

Babam diyor, on parmak on marifet. Her şeyi öğretiyordu. Öğretmen tutuyordu eve. Dikiş öğretiyordu. Ben sanki fakire evleneceğim diyordum babama. Niye dikiş öğreneceğim? Hayır diyordu baba. Siz nereye gideceksiniz bilemezsiniz. Burada öğreneceksiniz. Gezmek yok diyordu babam. Meşgul olacaksınız. Onun için zorlanmadım. Türkiye’de beni en çok şaşırtan ne oldu? Şöyle. Ben muhafazakar bir aileden geliyorum ya. Böyle yaşantı, din şaşırmadım. Yani babam burada olsaydı Müslüman olurdu. Annem kapalı olurdu. Ne beni şaşırttı? Söyleyeyim mi? İslam ve Kur’an felsefesinden farklı yaşıyor insanlar. Müslümanım diyor ama farklı yaşıyor. Mesela ahlaklı, iyi, yardımcı birine enayi deniyor. Kurnaz birine akıllı deniyor. Bu akıllı ama hırsız. Ve o terslik çok zoruma gitti. Yani böyle diyor ama başka şey yapıyor. Yani bu büyük medeniyet, İslam. Ben ne zaman geldim Türkiye’ye dedim ki “Aa Osmanlı torunuyla evlendim. Türkiye’ye gidiyorum. Çok şeyler göreceğim orada. Geldim dedim ki ya burası mı? İstanbul. Burada mantar gibi çıkmışlar Apartmanları. Neydi Osmanlı, evler, palaslar. Bana öyle geliyor ki dedim İstanbul çok büyük bir yangın görmüş, tekrar yapılmış.

Ben Peruluyum. Şimdi Türk vatandaşıyım ama Peruluyum. Çocuklarım olacağı zaman hep düşünüyordum, şimdi bu çocuklara ne dil ne din öğreteceğim. Ben Hristiyan’ım. Başladım ben düşünmeye. Dedim ki bunlar Türk. Babaları Türk, insanlar çevre Türk. O zaman ben İspanyolca konuşmayı kestim. Onlar Türkçe öğrensinler. Yani iki ayrı şeyin ruhu olmasın. Türk olarak büyüsünler. Türk olarak düşünsünler. Demesinler yani ben Perulu muyum Türk mü? Ama o çok şey götürdü benden. Niye? Bir insan kendi dilini konuşmayınca sönüyor gibi. Bir bebek gibi oluyorsun. Sıfırdan başlıyorsun. Çok zor tabii. Ama Allah razı olsun her zaman diyorum ben. İslam bir din ondan ben çok şey aldım. Güç aldım. Ondan sonra Avni Bey’den Allah razı olsun. Onun ailesi olsun. Kendimi sevdirdim. Niye? Ben kabul ettim. Yabancı benim. Onlar yerli. Onlar burada. Onlar beni bekliyorlar ki ben onlar gibi olayım. Tabii ben kendi kişiliğimi öldürmeden ama uyumlu oldum. 40 senedir evliyim Avni Bey’le. Bu arada ben Karadeniz geliniyim. Ben bu dünyaya tekrar gelirsem Avni Bey ile evlenmek isterim. Her zaman uyumlu oldum. Bir şey oldu. Ben her zaman dilimi sakladım. Ben cevap verebilirdim. O kadar da dilim var ama sakladım sonra dedim ki iyi ki cevap vermedim. İyi ki tuttum kendimi. Dolayısıyla burada 3 tane askerimiz var. 3 tane çocuğumuz var erkek. Torunlarımız var. Böyle bir emekli hayatı yaşıyoruz şimdi.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir