HAYATIMIN EN GÜZEL ZAMANLARI, ÇOCUKLUĞUM-1

Ablamla ben karne almayı dört gözle beklerdik. Çünkü tatil başlıyordu ve her yaz olduğu gibi senenin en güzel geçecek günlerinin heyecanı bizi yerimizde duramaz, kıpır kıpır bir hale getirirdi. Karne aldığımız gün kendimizi özel hissederdik. Sınıfta, karnemizi bize verirken öğretmenimiz başımızı okşayıp:

-Aferin! Karneleriniz hep böyle olsun, dedi mi sevinçten, mutluluktan ayaklarımız sanki yerden kesilirdi.

Paydos zili çalınca ablamla okul bahçesinde her zamanki yerimizde buluşurduk. Yalancıktan sanki kırıklarla dolu bir karne almışız gibi asık suratla durmaya çalışırdık. Ama bu çok uzun sürmez, kahkahalar ağzımıza sığmaz olurdu. Önce ağız kapalı olarak ağızdan fışkıran tuhaf sesler, sonra ağız açılınca gevrek, yüksek ses eşliğinde kahkahamız duyulurdu. Her dönem başarılı, pekiyilerle dolu olduğunu bal gibi bildiğimiz karneleri büyük bir dikkat ve ciddiyetle incelerdik. Daha sonra da karnelerimizi ellerimizde sallaya sallaya evin yolunu tutardık. Çocukça bir hevesle yolda bir tanıdığa rastlayıp karnemizi gösterme çabasının göstergesiydi bu karne sallama işi.

Eve geldiğimizde annemin sıcak gülümsemesi ve aferiniyle karşılanırdık. Babam akşam iş dönüşü karnelerimizi inceler, ancak şımarmayalım diye övgünün dozunu yüksek tutmazdı.

Karne sonrası bizi mutlu eden iki şey olurdu. Bu iki şey senelerce devam etti. Birincisi karnenin alındığı günün gecesi ellerimize kına yakılmasıydı.

Akşam yatma saatine yakın annem kına hazırlıklarını yapardı. Kına bir tasa, ılık su başka bir tasa konulur; azıcık zeytinyağı, bir yumurta, kına tozu ile salep kıvamında bir mayi hazırlanırdı. Sonra sıra ile annemin önüne otururduk. Parmaklarımızın ilk boğumu kına çamuru diyebileceğimiz hamurla hiçbir nokta açık kalmayacak şekilde sıvanırdı. Annemin becerikli elleri kınalanmış parmaklarımızı yara sarar gibi sarardı. Son işlem avucumuzun ortasına yusyuvarlak kına şeklini vermek için kınanın konulup elimizin kundak gibi sarılması olurdu. Bu şekilde ellerimiz sarılı olarak sabaha kadar beklemeliydik ki kınanın rengi iyice parmaklarımıza ve avuç içlerimize geçsin.

Sabah gözümüzü açar açmaz ilk işimiz ellerimizin sargılarını açıp kurumuş kınayı yıkamak olurdu.  Ellerimizin kınanın altında kalan yerleri kınanın neminden buruş buruş olurdu. Biraz sonra buruşukluklar geçer, bütün yaz boyunca ellerimizi renklendirecek olan kınanın rengi net olarak ortaya çıkardı. Çok koyu bordaya yakın bir renk. Zamanla suya gire çıka bu renk açılır, kına kırmızısına döner, tatilin sonuna doğru solar, sararırdı. Tatilin bitmesine yakın nerdeyse yok olurdu. Kısacası bütün yaz avuçlarımızı, parmaklarımızı şenlendiren kınalarımız gitme vakti gelince bizi terk ederdi. Çünkü okul zamanı ellerimizin kınalı olması yasaktı. Kınalar galiba bunu bilirdi.

Karne sonrası mutlu olduğumuz şeylerin ikincisi babamın tatili geçirmemiz için bizi memleketimize göndermesiydi. Anneanne, babaanne ziyaretleri. Anneanne yanında geçirilen günler başka güzel, babaanne yanında geçirilen günler başka güzel. İki büyükanne ve dedeyle doya doya değil belki ama dolu dolu yaşadım.

Anne dedemler; varlıklı, bulundukları muhitin ileri gelenlerinden, sevilen sayılan bir aile. Kurallı yaşamayı seven insanlar. Evimiz sanki bürokrasi kurallarının hâkim olduğu bir devlet dairesi. Çocuk aklımın almadığı kurallar.

Anneannemlerin memleketteki evleri üç katlıydı. Alt katta kiracımız vardı. Her yaz tatilinde memlekete gittiğimizde farklı ailelerle karşılaşırdık. Bazen orta yaşlı anne baba, bizden yaşça büyük abi ve ablalar. Boş ver gitsin, yaşıtımız değiller. Bazen bizim anne babamızla yaşıt anne babalar, bizlerle yaşıt çocuklar. Boş ver gitsin, biz birbirimize yeteriz. Bu sebeple kiracılarımızın hiçbiri bende iz bırakmadı. Onları zihnimde canlandıramıyorum bile.

İkinci kat bizim evdi. Daha doğrusu büyük dayımların evi. Ama olsun, o ev bizim sayılırdı. Her yaz giderdik. Memleketteki akraba eş, dost, ahbapla hasret giderilirdi. Oldukça büyük bir evdi. Anneannemler de gelirlerdi. Dayımın altı çocuğu vardı, biz dört kardeş. Anneannem, dedem, küçük dayım bizler, büyük dayımlar; toplamda on yedi kişi. Bu kadar insanla uğraşmak, evi temizlemek, yemek yapmak ve arta kalan zamanlarda gezmeye gitmek. Helal olsun hanımlara bu kadar işin hakkından nasıl geliyorlardı hala aklım ermiyor. Dedim ya devlet dairesi gibi. Sabah mutlaka filan saatte kalkılır. Kahvaltıda mutlaka şunlar yenir. Çocukların beslenmesine ve bakımına çok dikkat edilir. Her şey ölçülü, her şey yerli yerinde. Her şeyden önce çocuklar. Onların bakımı ve hizmeti yapılır. El yüz yıka, sofraya oturt. Önce mutlaka çocukların karnı doyurulur. Asla paşa çayı içirilmez. Soğuk su katılan çayla ya karnımız ağrırsa. Büyük bir kâseye çay doldurulur. Çok demli yapılmaz. Şekeri eklenip karıştırılır. Kâseden kâseye aktarılarak soğutulur, bardaklara bölüştürülür. Sonra çocukların önüne konur. Bu kadar hizmet sonucunda şımarık olmamız beklenir değil mi? Asla şımarık çocuklar değildik.

Çocuklar güzel giydirilir. Günün modası ne ise o giydirilmeli. Annelerinin yanında kırılacak biblolar gibi gezmelere taşınmalı. Çocukların başarılarından, karnelerinin çok iyi olduğundan bahsedebilmek için çocuklarını da o tantanalı misafirliklere götürmek istemeleri galiba annelerin hakkı idi. Ama o yaşta bunları anlamamız ve bu gezmeleri sevmemiz bizden beklenemezdi. Bu yaşıma geldim, ev gezmelerini belki de o zamanki gezmeleri hatırlattıkları için hiçbir zaman sevemedim.

– Nasılsınız, iyi misiniz? Fasılları,

– Çocuklar ne kadar büyümüş. E, bir sene az değil. Onlar büyüyor, biz yaşlanıyoruz. Muhabbetleri

Arada, kaşla gözle; “Uslu dur kızım. Bir yerleri karıştırma oğlum.” İşaretleri. Bol bol can sıkıntısı…

Bazen annem ve yengem bizleri misafirliğe götürmek istemezlerdi.

Anneanneme serzenişte bulunurlardı:

– Anne çok kalabalığız. Ayıp oluyor, ordu gibi gezmeye gidilmez. Bari büyükler evde kalsın.  Denildi mi bayram ederdik.

Elebaşımız, dayımın oğlu idi. Onun talimatıyla gezme saati gelene kadar azar kudurur, annemleri canından bezdirirdik ki bize ceza versinler. Evde bıraksınlar. Evde kaldık mı değmeyin keyfimize.

Annemler evdeyken sesimizi duymasınlar diye çıkarıldığımız cumba, bizler için keşfedilmeyi bekleyen gizemli bir ülkeydi. Cumba denilen yer, çok amaçlı kullanılan çatı katı: Sigara içenlerin, evdeki büyüklerden gizli olarak sigaralarını keyifle tüttürdükleri sigara içme yeri. Dedemin kütüphanesi, annemlerin dedikodu odası. Çocukların hayal dünyalarını ortaya çıkardıkları bir mekan…

Cumba kare şeklinde, iç içe iki odadan meydana geliyordu. Çocuklar yalnız başlarına burada oynarken camlardan aşağı sarkıp bir kazaya sebebiyet vermesinler diye çerçeveler yüksek yapılmış. Yani biz o camlardan ancak gökyüzünü görüyoruz. Sokakları, hemen evin önündeki dereyi görebilmek için masanın üstüne çıkmak zorundayız. Ama bundan hiç şikâyetçi değiliz. Yere boylu boyunca uzanırsak başka bir boyuta geçip gökyüzüne doğru uçarak beğendiğimiz bir bulutun üzerine yerleşebiliyoruz. Bulutlar bazen birimizin atı, bazen birimizin salıncağı oluyor. Bazen her biri bir basamak yukarıya, daha yukarıya sonsuzluğa götürüyor bizi.   

Pencerelerin haricindeki duvarlar raflarla dolu, raflar da kitaplarla. Ailede herkes okumaya meraklı. Herkesin okuma zevki başka. Dedem tarihe, edebiyata, dini eserlere meraklı. Büyük dayım romanlara, bilhassa polisiye romanlara. Batı klasikleri, takımıyla raflarda kurum kurum kuruluyor. Türk edebiyatının en seçkin örnekleri Batı klasiklerinin hemen yanında yer alıyor. Bazı kitapların hem Türkçeleri hem Fransızcaları hem İngilizceleri var. Dedem, yabancı dilin nankör olduğunu, unutmamak için mutlaka ilgilenilmesi gerektiğini hep söylerdi. Sefilleri orijinalinden okumayı seviyordu. Küçük dayım lise öğrencisiydi. Daha o yaşlarda felsefe ve tarih merakı ileri derecedeydi. Bu alanlarda yazılmış en iyi eserleri seçip okumak en büyük merakıydı.

Çok şanslı çocuklardık. Kitap denizi içinde, yaşımıza uygun mu değil mi diye düşünmeden okuyoruz. Devamlı okuyoruz. Dört çocuk (ablam, ben, dayımın kızı ve oğlu) kitapları neye göre seçiyoruz bilmiyorum. Bazı günler hepimiz macera romanı okuyoruz, bazı günler çizgi romanları elimize alıyoruz. Çizgi roman okumamızı büyüklerimiz istemiyorlardı. Kız çocuklar şiddet içeren çizgi romanları okumamalıydı. Ama seviyorduk. Dayımın oğlunun Texas, Tom Miks, Zagor gibi kitapları okuma hakkı vardı. Kaçak kaçak biz de okurduk.

Küçük dayım, her zaman yaptığı gibi sigarasını aile büyüklerinin yanında içmediği için cumbaya çıktığında o gün elimize hepimiz bir aşk romanı almıştık. Hatta benim elimdeki kitap Kerime Nadir’in “Son Hıçkırık” adlı romanıydı. Bu arada ilkokul dördüncü sınıftaydım.  Daha sonra filmini seyrettiğim bu acıklı aşk romanını okumaya gayret ettiğimi görünce dayım hepimize hafif yollu kızarak:

– Bu kitaplar sizlere göre değil. Onları bırakın. Benim seçtiklerimi okuyun, dedi. Hatta bu kadarla kalmadı.

– Biriniz sesli okusun, üçünüz dinlesin, diyerek, bize seçtiği tarihi romanı verdi. Dayımı çok sever ve sayardık. Sesli okumak işimize geliyordu. Dayım, sesli okurken vurgu, tonlama, diksiyonumuzun iyi olmasını istiyordu. Bizim ise amacımız bambaşkaydı. Anneannem arada bir bizi yani üç kızı karşısına alır:

– Bakın kızlarım. Evlenme yaşınız yaklaşıyor. Daha ortada çeyiz diye bir şey yok. Kız beşikte, çeyiz sandıkta. Böyle olmaz, cumbada hep kitap okuyorsunuz, biraz da el işi yapmanız lazım, derdi. Onun gözünde bizler ‘gazete, roman kızları’ydık. Okuyup da ne olacaktı. Çeyizimizi yapmamız gerekliydi.

Anneannemin sözü emir telakki edildi. Hepimiz dantel, kanaviçe gibi işlerle oyalanırken abimiz kitapları sesli okumaya başladı, zamandan tasarruf eder olduk. Anneannemin istediği gibi çeyizimizi de hazırlamaya vaktimiz kaldı. Bu arada benim on, ablamın on bir, dayımın kızının on iki yaşında olduğunu belirtmek isterim. Anneannemi kırmamak için üç kız el işlerimizi hiç ihmal etmezdik.

Dayımın bizler için seçtiği kitabı bir günde okurduk. Adeta içine girerdik kitabın. Bu sözümü hafife almayın. Çünkü bu dört çocuk, okuduğu kitapları oynamayı seviyordu. Ya gurup halinde okuyup üzerinde fikir yürüttüğümüz ya da bir tiyatro oyunu gibi oynadığımız için; o dönemde okuduğumuz kitaplar hiç aklımdan çıkmadı. Daha ciddi kitapları herkes kendi başına okuyordu.

Cumbada kitap okuduğumuz zamanlarda sessizlik birkaç saat sürerdi. Kitapları bırakıp oyun oynamaya başladığımızda dozu gittikçe artan gürültü için alt kattakiler, bizden küçük çocukları göndererek gürültüyü kesmemizi isterlerdi. Bu ikaz etkisini kaybettikten sonra büyüklerden biri kendini gösterip asık bir suratla uslu durmamızı tembih ederdi. Bu hemen hemen her gün böyle devam eder giderdi.

Dedem:

– Cumbayı bana bırakın, dedi mi biraz da istemeyerek mekanımızı terk ederdik.

Dedem keyif ehli biri ve bir erkekte olmayacak kadar nazlıydı. Nazlı olması normaldi. Çünkü annesi, babası, halası, teyzesi; herkes onu el üstünde tutmuştu. Çocukları yaşamayan bir ailenin yaşayan tek çocuğuydu dedem. Ölen on çocuktan sonra hayatta kalan on birinci çocuk. Bu sebepten dolayı çok kıymetli annesi, babası ve herkes için. Anne baba gözlerinin önünden ayırmak istemiyorlar bir tanecik evlatlarını. Ama zor senelerdir. I.Dünya Savaşı yılları. Ruslar Kars tarafından yaka yıka geliyorlar. Herkes evini barkını terk edip batıya doğru gitme telaşında. Yani Muhacirlik zamanları. Büyükler bir gitmeyi düşünüyorlar gözlerinin nuru çocukları ya Rus’un eline geçerse diye, bir gitmemeye karar veriyorlar minik Mehmet yollarda hastalanıp ölürse diye.

Zor günler geçip dedem on dört yaşına gelince “Biz, birçok çocuğumuz olsun istedik. Allah’a şükür on bir çocuğumuz oldu. Ama Allah verdi, Allah aldı; bir tanesi ancak yaşadı. Bari çocuğumuzu erken evlendirelim, çocuk hasretimiz torun sevgisi ile dinsin.” diye düşünen büyükler dedemi evlendirmek sevdasına düşerler. Büyük dedemiz çok sevdiği bir öğrencisinin kızını oğluyla evlendirmek ister. Bu gelin adayı anneannemdir ve on iki yaşındadır. Nişanları yapılır. Dedem on dört, anneannem on iki yaşında. Düğün için iki sene beklenir. Şanlarına yakışır bir düğün yapılır.

Dedem okumayı çok seven biridir. Harf inkılabı yapılmış, yeni okullar açılmıştır. Dedem babasının karşısına çıkıp:

– Ben okumak istiyorum, deyince pek istemese de izin verir büyükbabam. Ancak sadece ortaokul için izin verir. Ama bu dedeme yetmez. Lise, derken üniversite için izin koparmayı başarır. Bu arada büyükbabayı mutlu edecek torunlar sırayla kucağına konulmaya başlanır. Dedemler de çocuk konusunda çok şanslı değiller. Doğan on bir çocuktan sadece dördü yaşamış. Bu ailede çocuklar çok kıymetliydi, daima ihtimam görürlerdi. Bu özel durumdan torunlar olarak bizler de nasibimizi almışızdır. Yazın dedemlerin yanında iken kendimizi çok kıymetli varlıklar olarak hissederdik ama otoritelerinden hiç taviz vermezlerdi. Her şeyin en iyisini bizler için yaptıklarını bilirdik. Bu bizi çok mutlu ederdi.

Bir taşra kasabasında kimsenin evinde olmayan, hatta herkese göre tuhaf, lüzumsuz, çok para verilmiş eşyalar vardı cumbada. Dedemden başka, ev halkı da dahil olmak üzere kimse o eşyaların kıymetini bilmezdi. İtalya’dan getirtilmiş hasır balkon takımı, pembe saksonya lambaları, kenarları ceviz ağacından nefis oymalarla bezenmiş kristal aynalar, aslan ayaklı el oyması sehpalar, ceviz, hafif oymalı büfeler hep cumbadaydı. Çünkü bu eşyaları ev halkı beğenmiyordu.

Biz cumbayı dedemin emriyle istemeye istemeye terk edince dedem hasır koltuğuna kurulup masanın üzerinde bekleyen, bizim dokunmamızın yasak olduğu kitabının kaldığı yerdeki sayfasını nazlı bir şeye dokunuyormuş gibi sakince açar, “Gelincik” marka sigarasını yakıp yanına da çok sevdiği bir fincan kahvesi de geldi mi bu dünyayı unutur, kendi dünyasının içine giriverirdi. Gelincik, o zamanların en hafif sigarasıydı. Kutusu kare, beyaz, üzerinde kırmızı bir gelincik resmi vardı. Dedemin tiryakiliği uzun seneler sürdü. Ta ki safra kesesi ameliyatı geçireceği zaman doktoru “Sigarayı bırakmazsan seni ameliyat etmem.” tehdidini savuruncaya kadar.

Kahve, torun elinden olunca daha lezzetli mi oluyordu acaba?  Bu kahve yapma işini biz de seviyorduk. Dedem şeker hastası olduğu için kahvesini sade içerdi. Ama fincan tabağına mutlaka bir akide şekeri konulurdu. Susamlı, limonlu, tarçınlı… Kavanozdan hangisi elimize gelirse. Torunlarından biri tarafından özenle pişirilen kahve cumbaya çıkarılırdı.

Kahvesinin nasıl olması gerektiğini bize kendisi yaparak öğretmişti. Kahvenin bol köpüklü olması önemli değildi onun için. Fincanı ölçü olarak kullanıp cezveye suyu koydu, kahveyi bir çay kaşığı dolu dolu, bir çay kaşığı silme ekleyince cezvenin içindeki su-kahve ikilisinin iyice karıştırılmasına gelmişti sıra. Karıştırdı, karıştırdı. Ocağın en küçük gözüne oturttu. Kısık ateşte kabarmasını bekledi. Kahvenin üstünde kıpır kıpır köpükler oluştu. Biri oluşuyor, öbürü patlıyordu. Köpükler çoğalıp cezveden taşmaya yaklaşınca cezveyi ocaktan uzaklaştırdı, köpükler sönünce tekrar ocağa koydu. Köpükler kabardı, o cezveyi ocaktan aldı. Ta ki köpükler bitene kadar. Köpüksüz kahveyi fincana döküp

– Kahvemin böyle yapılmasını istiyorum, dedi. İşin bu kısmı kolaydı. Zor olan, cumbaya kahveyi dökmeden çıkarmaktı. Merdivenler bizi bitiriyordu. İllaki tabağa biraz döküyorduk. Bir zaman sonra onun da kolayını bulduk. Bir elde cezve bir elde fincan, merdivenleri çıkıp kahveyi fincana dedemin yanında doldurmaya başladık.

Dedem önce akide şekerini ağzına atıyordu. Şekeri damağına bir çarptırıp sonra ağız içinde bir iki defa döndürerek yanak boşluklarından birine yerleştiriyordu. Kahvenin ilk yudumu huşu içinde alınırdı. Kahve höpürdetmek dedeme yakışırdı be! İlk yudumdan sonra tabağa konan fincan bir müddet beklerdi. İkinci yudum hemen ağıza alınmazdı. Önündeki kitaptan biraz okur, sigarasından bir nefes çeker, akide şekerini ağızda bir iki defa döndürür. Şekerin tadının ağzının her köşesine ulaşmasını sağladıktan sonra el fincana yönelir. Parmaklar alışkın bir şekilde fincanın kulpunu bulur. Gelsin ikinci yudum. Dedem kahvesini mi kitap okuyarak içerdi yoksa kitap okurken kahve keyfi mi yapardı, hala çözebilmiş değilim.

Fincanın dibi görününce kahve-şeker ikilisinden şekerin de işi bitmiş olurdu. Vee en sevdiğimiz heyecanla beklediğimiz an gelirdi. Akide şekeri ağızdan çıkarılıp kahve tabağının kenarına konurdu. Ağızla kahve tabağının arasındaki yolu dedemin parmakları arasında kateden şeker, yolculuğunu tamamlayınca ağzımızdan önce gözlerimizle yediğimiz şekerin biz açgözlüler peşine düşerdik.

Baktık ki olmuyor aramızda şöyle bir karar aldık. Kim kahveyi yaparsa şeker onun hakkı olsun. Oh be, rahatlamıştık. Dedem kahveyi içtikten sonra fincanı cumbadan aşağı indiren kişi kahveyi pişiren kişi olur, şekeri yıkadıktan sonra afiyetle yerdi. Ağıza atılan akide şekeri, dedem taklit edilerek bitirilirdi.

Kitap okumadığımız zamanlarda yine de bir şekilde kitaplarla haşır neşir olurduk. Ancak dokunmamamız gereken kitaplar da vardı. Bunlardan birincisi dayımın çizgi korku romanları “Vampirella”, ikincisi odanın köşesinde duran eski bir çeyiz sandığının içindeki “Akbaba” adlı mizah dergileriydi. Ara sıra her şeye rağmen gizli gizli baktığım Akbaba dergisinin arka sayfasındaki ‘Tombul Teyze ile Sıska Dayı’ karikatürlerini hala hatırlarım.

Annemler gezmeye gidince her zaman uslu uslu oturup kitap okumazdık. Bazen oynadığımız oyunlar canımızı yakardı. Annemlerin gezmeye gittiği ve bizim evde yalnız kaldığımız bir gün eve çok fazla arı girdi. Bunun neden olduğunu, arıların neden eve dolduğunu anlayamadık. Sonradan büyüklerimizin anlattığına göre buna “oğul verme” denirmiş. Bir kovanda veya yabani arıların ağaçlardaki yuvalarında birden fazla arı beyi olması halinde, güçlü güçsüzü kovuyor. Arı beyi de işçilerini alarak yeni bir yuva arayışına başlıyor. İşte yeni yuva arayan yabani arılar bizim eve doluştular. Bizler de eve vızıldayarak uçak hızı ile doluşan yabani arılardan kaçacağımız yerde onlarla savaşmayı tercih ettik. Silahlarımızı kuşanıp üzerlerine saldırdık. Birimizin elinde arıların başlarını kesmek için tahta kılıç, birimizin elinde ezmek için bir top, birimizin eline geçirilmiş güya boks eldiveni hükmünde dayımın çorapları vardı. Birimiz ise arı ısırdığında hemen kapının önündeki su birikintisinin kenarından çamur getirmekle vazifelendirilmişti. Kim bilir kimden duymuştuk arı sokmasına çamurun iyi geldiğini. Annemler eve geldiğinde arılarla girdiğimiz meydan muharebesini kaybetmek üzereydik. Anneannem, yengem ve annemi güzelce azarladı.

– Bu kadar da olmaz ki! Siz bu çocukları çöpten mi aldınız? Ne kadar rahatsınız. Ben size götürelim demedim mi? Bir daha bana çocukları evde bırakalım derseniz, ben size yapacağımı bilirim! Gibi tehditler savurdu, kızdı, sinirlendi. Biz ise kol, bacak, yüz; kısacası her bölgemiz arılar tarafından şişirilmiş olarak perişandık. Acımız biraz hafifledikten sonra anneannemizin kanatları altında nazlanabileceğimiz kadar nazlandık.

Çatıya çıkıp karşı evin damına atlama ile ilgili planlar yaptığımızı ise hiçbir zaman evdekilere söylemedik.

Ne annemler gezmekten vazgeçti ne biz yaramazlık yapmaktan vazgeçtik.

Yasemin Yıldırım

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir