Söz yel misali bir yerde durup beklemiyor. Belki hikâyenin içinde eğleşir diye umudum var. O yüzden hikâyeye yaslanıyorum, hikâyeler anlatıyorum. Gün geliyor başkaları da oluyor yanımda; ama söylerken ama dinlerken…
Bu; sözü ve kıssayı ille de bir başkasına teslim edip aradan sıyrılmak değil ki, daha çok bir tadı bölüşmek, manayı ve güzelliği yaymaktır.
İkinci şahsın, üçüncü şahsın anlatımı bazen zihinlerle ve kalplerle daha kolay temas sağlıyor belki de. Bu itibarla olsa gerek ki, çok iyi söyleyemediğimiz bir sözü başkasına söyletiriz.
Kelimelerin de ötesinde bir dil var, sanki asıl hüner gidip onu yakalamak. Sanat hissettirebilmektir çünkü; sözü çoğaltmak, bir çuval kelimeyi satırlara dökmek değildir. Eskilerin deyimiyle Çin Seddi yapmaya gerek yok, ince güzel bir mısra(mısra-ı berceste) yetiyor.
Ustanın biri nasıl demişti: Hikâye kelime kusarak değil, kelime yutarak yazılır.
Şiir, anlattığı bitince başlarmış.
Ünlü meddah Erol Günaydın için, “Mimikleriyle cümle kuran adam” derlerdi.
1969-70 yıllarında İstanbul’daydım. Gedikpaşa’daki Gazanfer Özcan- Gönül Ülkü’nün Azak Tiyatrosu’na giderdim. Gene Kocamustafapaşa’da Çevre Tiyatrosu’na gittiğim olurdu. Nejat Uygur sahnede dilini saklar, yüzüyle dünyaları anlatırdı. Çok defa ağzından çıkan ilk kelimenin ardını boş bırakır, kalanını mimikleriyle doldurur, dudaklarını büzer “Anlayan anladı!” der, bitirirdi. Ama bizler kendi hâllimizce, kendi müktesebatımızca dağarımıza birkaç tutam söylenmemiş söz istifleyip evimize dönerdik. Genco Erkal’ın, Gogol’un eserinden sahneye uyarlanan Bir Delinin Hatıra Defteri adlı tek kişilik oyununda sözden ziyade sükûttan nasıl etkilendiğimi, günlerce o muhteşem sahnelerle yatıp kalktığımı hatırlıyorum.
Söylememek söylemenin hasıdır, der Yunus.
Bütün hissettiklerimize kelime icat etmek kolay mı?
Kimilerinin sessizliği konuştuklarından daha çok şey anlatır bize. Çünkü; “Gözlerin sesinde öyle tonlar vardır ki, dilde bulunmaz.”
Sessiz sinema döneminin ünlü karakteri Şarlo (Charlie Chaplin) sessiz kaldığı sürece büyüktü.
Gül bülbüle gülerek dermiş; sus. Sus da şu susmuş baharı dinle!
Kitap adlarına takılır kalırım. Oğuzhan Akay’ın Kırmızı Kedi Yayınlarından çıkan şiir kitabı Ağzımda Lâf Var Konuşamıyorum adıyla okuyucunun önüne geldi. Gören olmuştur.
Şairler bile konuşamaz bazen.
Yoksa Sezai Karakoç,
“Uçurtmamı rüzgâr yırttı dostlarım,
Gelin duvağından kopan bir rüzgâr!” diye çırpınır mıydı?
Bizim oralarda “Kara Gelin” derlerdi, muratsız dul bir kadın vardı. Kocası suda boğulmuş, 5 yaşında bir oğul emanet etmişti dünyaya, hem de Kara Gelin’e.
Kara Gelin, 40 gün âlemi başına yığdı. Avazı gökleri deldi. Böyle yaparsa kocasının gümrah siyah saçlarını dağıta dağıta çıkıp geleceğini sandı. Kim gitmişti de fizah koparmakla geri getirilmişti ki?
Kara Gelin gün gün duruldu. Acısına gömülüp susmayı ve çaresizliği öğrendi. Tan söktü, gün akşama döndü ama elini koynundan çekemedi, öyle kalakaldı. Çeyizini dürüp bohçaladı, kuru dut torbası gibi karanlık odanın bir köşesine kaldırdı. Umutları gönlünde ekşidi. Uzun uzun sustu. Bir zerdali fidanı gibi narin ama küskün büyüdü, kökleşti, dal budak saldı yalnızlığı.
Sonunda gözünü oğluna dikti. Başka tutamağı kalmamıştı. Soğuk pınarlardan sular taşıdı. Şifalı otlardan aş pişirdi. Yemedi yedirdi, içmedi içirdi. Sabah serinliklerinde ezanlarla birlikte duasına sardı yavrusunun körpe soluklarını. Neredeyse akşam sabah mezura ile boyunu ölçecekti. Pazıları şişsin, incecik damarlarına kan dolsun diye sabırsızlandı.
Bir gün oğlunu okula uğurlarken arkasından belki endişeli belki hasretli üç beş adım attı, sonra duraksadı, servi dalı gibi boynunu eğdi, kaldı. İçin için mırıldandığını işittik:
– Tez büyü yavrum! Tez büyü ki, ölmeden gölgende oturayım!
Bu bir ağıt mıydı? Hoyrat mı, bozlak mı, neydi böyle? Tennure kuşanıp devrana mı kalkmıştı mübarek kadın? O an, Munzur Dağı’nın ortadan yarılması gibi bir yürek yarılmasına şahit olmuştum.
Yıllarca söz orucu tutan acılı kadın, tuğla kalınlığındaki bir romanı, bütün romancılara nispet yaparcasına bir cümleye sığdırmayı bilmişti.
Bizde kadın hikâyeleri çok olur, biraz da dokunaklıdır.
Benim öğrencilik yıllarımda Ağın’a gene böyle bir kadın çıkıp gelmişti. Komşu Çemişgezek köylerindendi. Yetim torununu okutup insan içine katmak için didiniyordu. Hayat örselemiş, incitmişti belli ki… Korkulara belenmiş ikircikli duygularını kırış kırış olmuş yüzünde tutuyor, saklamaya gücü yetmiyordu artık. Mağrur hotozlu başını daha ne kadar dik tutabilir, romatizmalı bacaklarına daha ne kadar söz geçirebilirdi? Torunu ise bütün çocuk uçarılığıyla söz dinlemiyor, elinden sıyrılıp sıyrılıp arkadaşlarının arasına koşuyordu. Kadının eli yüreğinde, kartlaşmış sesiyle torununun arkasından, “Eve tez dön!” diye ünleyip duruyordu akşam sabah.
Her şey bugünkü gibi hatırımda; çocuk, ninesinin tavrını bir türlü anlamlandıramazdı, yaşının dar anlayışlarında zorlanırdı herhâlde.
– Niye? diye sorardı hınçla. Ağzından köpükler saçılırdı. Herkesler sokakta nine, beni niye eve çağırıyorsun?
Kadın nasıl anlatsaydı? Sanki hayatın felsefesini kuracak donanı mı vardı? Dilinde damağında kaç kelime geziniyordu? Sezgilerini, daracık zihnini tırmalayan düşünce kırpıntılarını hangi kavramlara yükleyecekti? Diyebilir miydi: Hay oğul! Sen yetimsin, ben yaşlı ve yoksul… Gelip sığınmışız. Damımız delinse, camımız kırılsa, yolumuz yolağımız kapansa sahip çıkacak kimimiz var?
Basık bir gündü. Güz yağmurları dökülüyordu. Kadının içi çalkalanıyordu besbelli, sabah tedirginliği kırışık yüzüne yama gibi yapışıp kalmıştı. Gene torununun ardından ünlüyordu:
– Ula oğul! El çocuğuna uyup ziyana gitme! Yiğit derler candan ederler, cömert derler maldan ederler. Gözümün önünde kal!
Bende yazma isteği işte o günlerde belirmişti. Söz kıtlığında sözü israf etmeyenleri o günlerde fark etmiştim. İçimde gezen birilerinin olduğunu hissediyordum. Damarlarımda köpüklü cümleler fokurduyordu. Mutlaka yazmalıydım.
Geçmiş zamanda Şemsi Belli ile biraz ahbaplığım olmuştu. Ocağından çok köz almışlığım vardır. Bir şiirini Selahattin İnal bestelemişti:
“Gözümde özleyiş, gönlümde acı
Anlımda sevdanın sıcak teri var.
Bana benden yakın, benden yabancı
Ah içimde dolaşan, gezen biri var…
İçimizde dolaşan, gezen biri oldukça biz de hep ses vereceğiz, uzaklara selam salacağız.
Pencerelere akşamın hüzünlü koyuluğu çökerken hani beklenmeyen biri çıkar gelir. Elinde iki telli sazı, damağında yanık türküleri, usulca varıp bağdaş kurar ocak başına. “Anlatamam derdimi dertsiz insana” diyen Veysel’le başlar; sonra bir Arguvan Ağzı’yla biraz iç paralar, biraz yangınımızı harlatır. Der ki:
Ah, gökteki yıldızı sayan olur mu?
Ölem ölem…
Benim gibi yâre yanan olur mu?
Ölem ölem, olur mu?
Böyle melül mahzun ortalarda kaldığım,
Ölem ölem…
Acap gidip yâre ayan olur mu?
Ölem ölem, olur mu?
İsteriz ki, sevdiklerimiz çok uzaklarda da olsalar sesimizi duysunlar, yüreğimizin ateşini yüzlerinde hissetsinler. İç çekişlerimiz onlara ayan olsun. Hatta söylemesek, az söylesek bile çok anlasınlar. Bir bakışla, bir duruşla, kırık bir heceyle, bir kuple türküyle bir ömrü sevdiklerimizin içine yığıverelim.
“Yeşil yaprak arasında kırmızı gül harı var” diyelim de koca bir dünya açılsın önlerine.
Ya da Neşet Ertaş kavlince mahremlerimize gözümüz gibi bakalım ve “Ben fazla kelime bilmem, siz azdan çok anlar mısınız?” diye diye söylemediklerimiz onların gönüllerinde çiçeğe dursun…
Delikanlı mahcuptu. Söğüt sürgünü gibi tazeydi daha. Kanı yeni yeni höpürdüyordu ama kekre tatlar henüz iliğine yürümemişti. Kalbini yoklayan duyguların dilini kuramıyordu bile.
Uzaktan uzağa gönül akıttığı sevdiceğinin geçeceği yolda mor akasyanın dibindeydi. Omuzlarını düşürmüş, soluğunu tutmuş bekliyordu. Aleni ortaya dökülemezdi zaten. Göz ucuyla bir kerecik endamını süzse, o nazlı salınışından bir yudum gözlerine içirse yetecekti. Söze tâkatı yoktu.
Hemen beklemiyordu, sevdiceği bedirlenmiş ay gibi önüne çıktı birden. Nefesinin buğusunu genzine çekecek kadar yanında buldu onu. Gözünü kaldırıp da alev almış yanaklarına bakamadı. Bir kuş sürüsü gelip geçti başlarından. Heybetli bir dağın uğultusu düştü kulaklarına. Meneviş kokuları sardı dört yanı. Sekiz cennetin gövel hurisi gibi yanında tül tül uçuşan sevgiliye nasıl sesleneceğini bilemedi. Ne deseydi? Nutku tutulmuştu. Hay Allah! Tılsımlı bir kelime hazırlamamıştı önceden. Kana kana şiir içmiş ceylanlar niye yetişmiyordu imdadına?
Derken; arı ve pak sevdası avuçlarına bir cilâsun kıvraklığı getirip bıraktı sanki. Can geldi diline. Sevdiceğinin görklü yüzünde kendi yüzünü seçip nakışladı. Onun da göğsünde bir vurulmuş güvercinin çırpındığını fark etti. Humar gözlerinde titrek bir damlanın halkalandığını gördü. Kaldırdı başını, döndü sevdiceğine, soluğunu bir kerede boşalttı:
-Bayram sabahları kadar güzelsin!
Sanki bütün bir âlem boşluğa boşandı. İdamdan kurtulan birinin sevinci sardı içini. Bilseydi şiir dünyasına nadide bir dizeyi armağan ettiğini daha çok sevinecekti. Ondan sonra gelen dilşikârlar o dizeyi köpürtüp köpürtüp bedestende satadurdular.
Zeki Ömer Defne bir şiirinde “İstanbul bakışlım” demişti. Nasıl da şirindi. Bizim sokağın, bizim evin insanı gibi hemen ülfetim artmıştı.
Gel ey, göğsü nakışlım,
Gülü mâsiva kokuşlum,
Benim İstanbul bakışlım,
İlkyazdan mı geliyorsun?
İstanbul bakışlı nasıl olur? Bu sözün bir kitap kadar hacmi var. Isparta duruşlu, Maraş sezişli, Kayseri susuşlu… Bakış ve susuş sözden anlamlı öyle mi? Erzurumlu bir arkadaşım vardı, “Ben doğduğum yerin rüzgârıyla geldim buralara, beni gören sormaz bile hemen tanır.” derdi.
Şeyh Galib’e bakarsanız; kadimden beri âşıklar, aşkın sırrını birbirine bakarak ve susarak anlattılar. Zaten Hazret’in metfun olduğu Galata Mevlevihanesi’ndeki mezarlığın girişinde “Hâmuşân” yazılı. Suskunlar, sessizler yeri…
Descartes 20 yıl sustu.
Zekeriya Peygamber’e evlat müjdelenince şükür sadedinde üç gün söz orucu tuttu. Sustu. İçine yöneldi. Siyercilere göre, susarak o üç gün içinde dünyanın en güzel nutuklarından birini irat etti.
Bu fasılda anılacak kimler yok ki?
Fethi Gemuhluoğlu’nun, Nuri Pakdil’in, Rasim Özdenören’in uzun süren esrarlı sükûtlarını yakinen biliyoruz.
Şimdilerde çok okunan Şule Gürbüz, Kambur’da, “Neyi anlatsam onu kaybediyorum” dedi.
Haldun Taner 1983 yılında yazmıştı Susmaya Övgü yazısını. Kesip saklamıştım.
Yalnız o derin susuşların üstüne acaba hangi iç burkulmalar kapaklanmış diye düşünmeden de edemem. Belki de bütün susuşlar, sözün yerde çiğnenmesine tepki içindir, belki de…
İrlandalı bir şair vardır, James Mangan adında. Kendisi için “İrlanda’nın bütün geçmişini kafasında taşıyan adam” denecek kadar da önemlidir. Ama dikkat isterim, bu şair 1849’da İngiltere’nin bir adım ötesinde Dublin şehrinde gündüz vakti acından öldü. Ne denir?
Ne dersem diyeyim, nereye gidersem gideyim, gene de Tahsin Yücel’in Yalan adlı eserinde söyledikleri olmadık zamanda bir kozalak gibi sıçrayıp önüme düşüyor:
“Sözcükler her şeyi bayağılaştırıyor ama onlardan başka bir şey de kalmadı elimizde.”
Tahsin Yücel’e katılmamak mümkün mü?
Annesinden korkup kaçan çocuğun dönüp annesinin kucağına atılması gibi ben de kelimelerden kaçarak kelimelere sığınıyorum. Yazımın en başındaki cümleyi tekrar buraya çekersem, hikâyeye yaslanıyorum. Heykeltıraş gibi kendimi yontuyorum; yazarak ve anlatarak… Kendi sedefimin içindeki inciyi arıyorum, insan yüzlü bir dünya bulmak için.
Koynumda ne sesler biriktirdim, bilseniz. Daha kaç yıl ilikli tutabilirdim ki?
“Çocuğum şarkı söyle sokaklarda,
Sesin güzelliğini kaybetmeden…”
demişti Fazıl Hüsnü Dağlarca. Herhâlde üstüme alınmıştım. Şarkıların, türkülerin peşine düştüm bir ömür. “Ne kavgam bitti ne sevdam, ömür geçer gönül geçmez” diye diye âvareleştim…
Brezilyalı Paulo Coelho, kitaplarında Doğu klasiklerinden, Sadi ve Mevlânâ’dan hikâyeler de anlatır.
Simyacı romanında bu hikâyelerden birini çarpıcı bir öğüt eşliğinde verir:
Genç adam, farklı yerler gezip insanları tanımak istiyordu. Yolculuğu sırasında yolu bir bilge kralın sarayına düştü. Kral, sarayını gezip görmesini istedi ve ona içinde iki damla sıvı yağ olan bir kaşık teslim etti:
-Gez, gör, bütün güzellikleri temaşa et ama bu iki damla yağı dökme! dedi ve sonra genç adamı yanına çağırıp sarayı nasıl bulduğunu sordu.
Genç adam, yağı dökmemek için bütün dikkatini kaşığa verdiğinden sarayı göremediğini söyledi. Kral bir fırsat daha verdi ona.
Bu defa delikanlı o muhteşem saraydaki halıları, tabloları, çiçekleri, hazine ve mücevherleri doya doya gezdi ve gördüğü bu güzellikleri dönüp hayranlıkla krala tek tek anlattı.
-Peki, sana emanet ettiğim iki damla yağ nerede?
Kaşığa bakan genç adam yağın dökülmüş olduğunu gördü. Bilge kral dedi ki:
-Mutluluğun sırrı dünyanın bütün harikalarını görmektir, ama kaşıktaki iki damla yağı dökmeden…
“Yeryüzünde gezin, dolaşın da bakın görün! İbret alın!” hitabına muhatap olanlara ne mutlu.
Kaşıklarında, insan kalmayı bilmek ve bir garibin yüreğine dokunmak gibi iki damla yağ gezdirenlere ne mutlu…
Meğer Süleymanlık karıncanın gönlüne girebilmekmiş…
Şerif Aydemir
- OCAKTAKİ ATEŞİ TAZELEDİK - 15.12.2025
- OCAKTAKİ ATEŞİ TAZELEDİK-İÇ EVİNİ GÖKLERE TAŞIYANLAR - 01.11.2025
- GÖLGENDE GÜL ÜŞÜDÜ - 06.02.2024
- KARANLIKTAKİ BEYAZ KUŞLAR - 30.01.2024
- ILIK DUYGULAR EĞLEŞSİN YÜREĞİNDE - 10.08.2023
- KİMİN YÜREĞİNDE YARA İZİ VAR? - 27.06.2023
- BİR SOĞUK YEL ESER, ÜŞÜR ÖLÜM BİLE - 12.05.2023
- BU DAĞLARIN KARI ERİMEZ - 11.05.2023
- İÇİMDE DOLAŞAN, GEZEN BİRİ VAR - 10.05.2023
- HAYATI BİZE ACILAR ÖĞRETİYOR - 09.05.2023
- İYİLİK TÜTERDİ NEFESLERİNDEN - 08.05.2023
- BİR NALINA BİR MIHINA… - 07.05.2023
- İNSAN DEDİĞİN NE Kİ, BİR AVUÇ İÇLENİŞ… - 06.05.2023
- ARTIK İYİLİĞİ HATIRLATACAK GÜZEL SÖZ SAHİPLERİ GEZİNMELİ ARAMIZDA - 05.05.2023
- ÜSTÜNE BİR TAŞ ÇEKİP YATANLARI ÖLÜ MÜ SANIYORUZ..? - 04.05.2023
