İNSAN DEDİĞİN NE Kİ, BİR AVUÇ İÇLENİŞ…

Dünya hepten dibe vurmadı ya, bazen güzel şeyler de oluyor etrafımızda.

Akşam sabah, hurilerin perilerin, yanımıza koşa koşa gelip kara zülfümüzü tarayacak halleri yok. İki yaprak arasından kendini gösteren bir hoş tavır, bir anlamlı kıpırdanış, ne bileyim şöyle samimi fısıltı bile gelip insanın telini titretebiliyor. Küçük küçük hazlarla yoklanıyoruz ama olsun; tan ağartısı gibi önümüze düşüyor, bize birkaç şirin odanın kapısını aralıyor işte. Az mı?

Hem insan sadece iyi şeyler olunca mı seviniyor? Bak, kötü şeyler olmadı, diyerek de sevinmez miyiz?

Belki de bundandır; Goethe, Faust’ta  “Hayat her şeye rağmen güzeldir” der.

Her göz için bir güzel vardır elbette.

Art arda beni mutlu kılan neler oldu?

Anlatacağım.

Bugünlerde üzerimde bir tuhaf mahzunluk var. Dirliksiz yoksul başımı uzatacak bir gölgelik bulamıyorum. Tarif edemediğim bir yalnızlık duygusu, bir başınalık, gariplik… Orhan Veli garipliği mi desem?

“Garibim
Ne bir güzel var avutacak gönlümü
Bu şehirde
Ne de tanıdık bir çehre,
Bir tren sesi duymaya göreyim
İki gözüm
İki çeşme”

Hâlbuki Orhan Veli’nin tanışı, dostu, ahbabı çoktur. Ama gariptir de. Onun garipliği bir başkadır. Şair yalnızlığı. Gördüğünüz gibi ağlamaya yer arıyor. İsmet Özel’in “Var mısın yok yere ağlamaya?” deyişi aynı duygu bükümünün çözülüşü olmalı. Nazan Bekiroğlu da “ Bir ağacın altında oturarak hem kendime, hem bütün insanlara, hem börtü böceğe kurda kuşa ağlamak istiyorum” demişti. Çaresiz kalınca başka ne yapar şairin lirik gönlü? Gariplik herhalde biraz bu…

Yerebatan Sarnıcı’nın önünden Valiliğe doğru yürüyorum.

Telefonum çaldı. Arapgir Postası’ndan sevgili şairimiz Kirkor Yeteroğlu’nun sesi. Öyle candan “Dostum!” deyişi var ki, sizi uzaklardan bile kucaklıyor. Merhabalaşıyoruz. Sorularımızı kısa tutuyoruz. Vakit kaybetmeden Hisar şairlerinden İlhan Geçer’in ezberinde kalmış dizelerini okumaya başlıyor Kirkor. Telefonun ucundan titrek ve dokunaklı terennümleri akıp kalbime doluyor. İnsan dediğin ne ki, bir avuç içleniş… Benim de gözlerim buğulanıyor, önümde yol çatallanıyor. Şiiri bitirince sözleşmişiz gibi daha üstüne dünya sözü konuşmuyoruz. Ama besbelli ikimize de huzur yağıyor. Duygularımız ıtırlanıyor. Gül endamlı alaca atları ılgar edip dünya garipliğini ardımızda bırakıyoruz.

Bir şiir yetiyor.   

***

Sultanahmet’i, Çemberlitaş’ı, Cağaloğlu’nu boş bırakamıyorum. Gün geçmiyor ki, bir yayınevi, kitapçı, dergi kapanmasın veya taşınmasın. Ama alışmışım bir kere oralara uğramadan edemiyorum. Sürüsünden her gün bir kuzuyu kurda yediren çobanın hikâyesini bilirsiniz; onun gibi ben de, son kuzuyu kurda kaptırıncaya kadar sevdamın ve hasretimi peşini bırakmayacağım herhâlde.

Korkuyorum da. Sözünü ettiğim bu mekânlara, mahfillere, meclislere her devirde musallat olan adamlar var, hâlaskârlar. Büyük kurtarıcılar… Ülkeyi, dünyayı, insanı üç günde kurtarıp patlıcan kurusu gibi ipe diziyorlar. Her ne kadar oralı olmasam da ham söz çok yoruyor kulağı. ikinci Dünya Savaşı’nın cephelerini Türkiye radyolarından izleyip mahalle kahvelerinde “Ben olsam şöyle yapardım, ben olsam böyle yapmazdım” diyerek İngiltere Başbakanı’na akıl öğretenlere halk arasında “Bitli Churchill” denirmiş. Bizim insanımızın izanına hayranım. Gözü terazidir. Herkesi dirhem dirhem tartar, yerine oturtur. Bitli Churchill’ler hiç azalmadı. Lâkin; Âşık Tokadî de, “Hem ahalinin meşakkatine katlanamıyorsun, hem kâmiller hizasına çıkıyorsun” diye kınar sabırsız insanı. “Sus!” der, “O da malını pazara getirdi, onun da müşterisi var. Şikâyet etme!”

Bazılarınızı bazınızla imtihan edeceğiz, buyurulmuş. (En’âm,53)

Velhasıl insanla da, insansız da yaşamak zor zenaat…

Akıl Fikir Yayınları’na düşürdüm yolumu. Eh, kulak yoracak kimse görünmüyor ortalıkta. Sevindim. Edebiyat Fakültesi’nde okuyan bir öğrenci kız gelmiş. İsmail Derici tanıştırdı. Cıvıl cıvıl, sokulgan, şenlikli bir dili var. Gelen gidenle meşgul oluyor.  “Kumaştan Çalan Terzi” kitabının yazarı Hüseyin Akın staj için göndermiş. Sivaslı. Adının manasını soruyorum:

– Manası ‘kuşluk vakti’ diyor. Annem vermiş bu adı. Kuşlar ötüşürken doğmuşum da…

Sandım ki, başımızın üstünden dilinde Divriği türküsüyle bir turna havalandı.

İnsanımız hayatla iç içe, tabiatla kucak kucağa yaşadığı için doğal takvimler icat etmiş. Şubatları martları, salıları çarşambaları yok saymamış ama zamanı ve mekânı olayların gelişine göre kendince daha bir anlamlandırmayı bilmiş. Zamanın dilini kurmuş ve hafızasına öyle kopçalamış. Meselâ, ben, bulgurlar haşlanırken doğmuşum, annem öyle derdi. Geçenlerde Mekki Yassıkaya söz arasında, ikinci afyon çapasında dünyaya geldiğini söyledi. Malatya Lisesi’nde Arguvanlı doyumsuz bir arkadaşım vardı, olup biteni türkü gibi anlatırdı. Tarlaya tütün kırmaya giderlerken anasının sancısı tutmuş. Hatırlıyorum, eskiden Ağın’da, armut çiçeğinde nohut ekilirdi. Ayvalar çok tutup da dallara binerse kışın uzun süreceğine inanılırdı. Zemherinin, koca karı soğuğunun, nisan yağmurunun, arpa sıcağının, gül budama mevsiminin, kiraz aşısı günlerinin kim bilir ne unutulmaz izleri düşmüştür insanımızın zihnine. Konu çok uzar gider, müstakil bir yazı bile yetmez.

Fakat staja gelmiş bu Sivaslı kızımız, suyun toprağa şırıl şırıl inişi gibi içimize serinlik kattı birden. Kuşlar ötüşürken doğduğunu söylüyordu ama hiç farkında değildi, kendi de şakıyordu. Kuşların huy güzelliği düşüyordu yüzüne.

İster istemez Sait Faik’in ‘Son Kuşlar’ hikâyesini hatırladım. Kanat kanat zihnimde uçtular Burgaz Adası’nın hür kuşları. Hikâye, hayli hüzünlü ve düşündürücü bir iklime götürür bizi. Tam 70 yıl önce Varlık’ta yayınlanmış. Hikâyenin sonunu, içimizi de kanatarak şöyle bağlar Sait Faik:

“Kuşları boğdular, çimenleri söktüler. Yollar çamur içinde kaldı. Dünya değişiyor dostlarım. Günün birinde gökyüzünde, güz mevsiminde artık esmer lekeler göremeyeceksiniz. Günün birinde yol kenarlarında, toprak anamızın koyu yeşil saçlarını da göremeyeceksiniz. Bizim için değil ama çocuklar sizin için kötü olacak. Biz kuşları ve yeşillikleri çok gördük. Sizin için kötü olacak. Benden hikâyesi.”

Yaşar Kemal’in ‘Kuşlar da Gitti’ romanı da az bilinen ve fakat okunası kitaplarından biridir. Çekmece, Menekşe, Florya düzlüklerinde avlanarak Yeni Cami önünde azat edilmek üzere satılan kuşların hikâyesidir. Şehrin gitgide çürüyen yüzünü de gösterir.

Gözümü hangi kitaba diksem alabildiğine bir kuş musikisi, kuş hasreti ve kuş sesleri…

Cengizhan Orakçı, Zamansız Sipahi’de; “Kuş diyorsam sebebi var / Önce onlar / Selamlıyorlar şehri” diyordu. Şairlerden iyi mi bileceğiz sanki?

Daha Cahit Sıtkı’ya girecektim; yuvası saçakta kalan kırlangıcı, yavrusunu dallara emanet eden serçeyi bağrımda ısıtacaktım.

Ne hallerle, kitapların büyülü dünyasından sıyrılıp öğrenci kızımızla yeniden sohbete koyuldum.

Karacaoğlan’ı konuştuk, Koca Veysel’i andık. Halk Edebiyatı’nı sevdiğini belli ediyor. Sivaslı olunca konuşurken ister istemez türkülere yaslanıyor.

Söz bir anda buraya nasıl geldi bilemedim, dedi ki hanım kızımız:

“Âşık Veysel ustamızın, yürekleri yakıp geçen ve vasiyet gibi SAZI’na seslendiği şiirinin bir dörtlüğünü okumak istiyorum.

Ay geçer, yıl geçer uzarsa ara
Giyin kara libas, yaslan duvara
Yanından göğsünden açılır yara
Yâr gelmezse yaraların elletme

İşte bu ‘Yâr gelmezse yaraların elletme’ mısraının üstüne koca bir dünya kurdum. Ahtım var, romanını yazacağım. Biz sanıyoruz ki, insan kaşından gözünden tanınıyor. Hâlbuki insanı ele veren, tarif eden yaralarıdır…”

Daha artık tut tutabilirsen beni. Kendimi dağlara, ovalara, ırmaklara vurasım var. Naçar, İstanbul sokaklarına daldım. İçim oynuyor sevinçten.

Bir küçük feryadın bile bir genç yüreğe böyle Akdeniz cesametinde neşvesi düşüyorsa, demek ki, biz daha bitmemişiz.

Umudumu yitirmiyorum.

Fidan ölmemişse mutlaka baharı duyacaktır.

***

Bizim Cengizhan Orakçı’yı aradım: “Ağabey, bu defa merhamet şehrinde, Üsküdar’da buluşalım”, dedi. Öyle yaptık. Dergâh Yayınları’na uğrayıp ayaküstü hayırlı olsun dedik. Sonra Uncular Caddesi’ne geçtik. Buralara gelmeyeli çok oldu, değişmiş. Zincir marketlere nispet yaparcasına uç uca kitap kahveler açılmış. Çay ocakları, okuma salonları, sohbet sedirleri…  Padişah otağı gibi yüksek kapılı ve kendine davet eden bir mekâna girdik. Ferah, havadar, göz yormuyor. Kitaplar, gazeteler, dergiler arasına serpiştirilmiş şık masalar, sandalyeler. Duvarlardaki tabloların incecik ışığı düşüyor yüzümüze. Avni Anıl’ın hicaz nağmeleri usulca kulağımızı okşuyor.

“Dil şâd olacak diye kaç yıl avuttu felek”

Buğusuna tutkun olduğum taze çaylar peş peşe geliyor.

Cengizhan has şairdir. Şiirle o kadar hemhâl olur ki, bazen üstü başı şiir kokar. Dört saate yakın oturmuşuz. Ne konuştuk? On iki türkümüz var; on ikisi de aynı beste, sevda üstüne. Sanat hasreti, güzellik özlemi, estetik kaygısı…

Son zamanlarda art arda kaybettiğimiz değerlerimizi de andık. Erken öldü, geç öldü bizim yorumumuz. Çünkü her insan ölecek yaştaymış. Asıl; diyeceğini dedi de mi gitti, ona bakmak lazımmış. Neyse, kim söylediğinin fazlasını kendinde bırakmıyor ki?

İyi ki Üsküdar’a geldim. Çocuklar gibi içim kımıl kımıl. Denildiği kadar var; merhametli, sekînetli iklimi huzur veriyor insana. Cengizhan’la da gün geçirmek iyi geldi, bir bakıma zehrimizi toprağa akıttık. Peyami Safa, Bir Tereddüdün Romanı adlı kitabında, “Kaybolmuştuk, sen ikimizi de buldun” ifadesini kullanmıştı.

Kalktık. Kasaya geldik ama ödeme yapamıyoruz. Hesap pusulamız yok, tutulmamış. Usûlleri böyleymiş.

– Efendim, kaç çay içtiğinizi söylerseniz ödemeyi alırız.

Sanki dürüstlüğümüzü test ediyorlar. Bu devirde, hem de İstanbul’un göbeğinde… Şaşıp kaldım. Sulusepken duygular yağıyor içime. Ayna arıyorum ya da parlak bir cisim, yüzüme bakacağım. Acaba yanağımda çiçekler mi açtı?

Marmaray’da Muşlu Mustafa’yı düşündüm. Hayali gelip çömeldi gözlerimin önüne. Bizim odabaşının yardımcısı, çaycı Mustafa.

Muzip gülüşleri, asabi halleri, sorgulayan bakışları…

– Aman ağam! Bize küçük sevinçler yeter. Fazlasını kaldıramayız, çatlarız sonra.

ESKADER’in kapı aralığından bakar, yalnızsam, koşar iki çay kapar, karşıma oturur. Diyeceklerini bir çırpıda sıralar. Sorularını, beğenmediklerini, yanlış ve eksik bulduklarını…

Gene öyle bir gün iki çayla çıkageldi. Soluğu tekliyor, geniş anlı çil çil hârelenmiş. O duruşlarını iyi bilirim.

– Ağam! Sana da kızıyorum, yanına gelenlere de! Diye başlamasın mı? Yukarı yukarı konuşuyorsunuz. Çoğunu dilimde tutamıyorum; soyut, somut, imge, simge… Yenilir mi içilir mi bunlar? Hikmetsiz, taş gibi sözler. Her şey konuşuyorsunuz ama hiçbir şey demiyorsunuz. Kalbimiz usandı yahu! Hep kitaptan, hep kitaptan, biraz da hayattan konuşsanız ya!

Çaycı Mustafa aklıma getirdi, Yusuf Ziya Ortaç, Portreler’inde anlatır:

“Bir gün, Sabah Matbaası’nın altındaki eski vükelâ berberi Anastas’ta saçlarını kestirirken Yakup Kadri ile Ahmet Haşim cümbüşlü bir konuşma yapıyorlarmış. Bir aralık berber hayretle durarak:

 – Beyefendi, demiş, söyledikleriniz bütün sözleri anlıyorum, ama ne söylediğinizi anlamıyorum.

Haşim sevinçle:

– Yakup, demiş, bizi en iyi anlayan bu!..”

Bizim Çaycı Mustafa nereden bilsin, çok konuşup hiçbir şey söylememenin eski bir sanat olduğunu. Onun derdi başka.

– Bak Ağam! Etrafınıza böyle dağ gibi kitapları yığıyorsunuz, daha size yaklaşılmıyor. Kitap kümeleriniz büyüyünce kibriniz de büyüyor, dal budak salıyor. Hâlbuki hepimize tek bir kitaptan sorulacak, değil mi?

Çaycı Mustafa’nın alın çizgileri gevşedi. Yüzünde, söyleyip de kurtulmuşluğun rahatlığı var. Anlatıyor:

– Muş’ta, bizim köyde, yıllar evvel hiç yoktan bir kavga çıktı, üç kişi öldü. Yangın köyü tez sardı. Kavgayı başlatan büyükler daha gençleri tutamadılar. Kimi mezarlıkta kimi hapiste, ortalık kan kokuyor. Baktılar olacak gibi değil, Vali beyin eşiğine dikildiler. Vali Bey, kumandanı almış, maarif müdürünü, yol mühendisini, nüfusçuyu yanına katmış, çıkıp köye geldiler. Muhtara, kizire sordular, paçası çamursuz iki köylüyü dinlediler, sonra hükme vardılar. Herkese ibret olsun diye nizayı çıkaran aileyi Erzurum’a veya Elazığ’a sürgün edecekler. Ayrıca askeriyenin gözü hep köyün üstünde olacak. Kazanlarla yahniler kaynamış, nohutlu pilavlar sinilere çekilmiş, yemeğe oturacaklar ki, ahalinin içinden Süleyman Emmi’m değneğine yekinerek ayağa kalktı. “Efendiler!” Diye ünledi. “Yanlış karar kıldınız. Anladık, bir aileyi köyden çıkaracaksınız. O aileye bir şey olmaz. Çünkü onlar az çok varlıklılar, gittikleri yerde üç günde yurt kurarlar, ev düzerler. Ama bu âdet haline gelirse, görünen de o; ola ki yarın bu işler yoksul bir ailenin başına gelir ve köyden kovulursa ne yapacaklar? O yoksul aile şehirde tutunamaz; erkek çocukları hırsız olur, kız çocukları kötü yola düşer. Bunun vebalini kim taşıyacak? Kan edin kanun etmeyin! Ama derim ki, bize öğretmen gönderin, çocuklar akşam sabah komşu köye taşınmasınlar. O vakit göğümüz yağmurumuz, tarlamız bereketlenir. Ebe gönderin, şefkat eli üstümüze düşsün. Akıllı bilgili imam gönderin; komşu hakkını, helal haramı anlatsın. Bize büyük sözler etmeyin, gözümüzü korkutmayın. Bizim için dağ delmenize lüzum yok; bize dokunun, küçük sevinçler gönderin yeter. Umutlanırsak gönlümüzün karartısı geçer…”

Çaycı Mustafa, Süleyman Emmi’sini ve sorularını kucağıma atıp kaçtı.

Biliyorum; yarın gene gelecek, sonraki gün, sonraki günler hikâyelerin ve küçük sevinçlerin ardına düşecek.  

Bir kez daha anladım ki, bir garibin hikâyesini dinlemek için bir garip kulağı gerekiyormuş. Öyle dediler…  

Şerif Aydemir

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir