KUL YORGUNU

Dün, Japonya’daki Fuji Dağı’nı tırmanmışım hem bir kez de değil iki kere. Geçen de Keops Piramidi’nin çevresini on iki buçuk kere yürümüşüm. Bugün de Kolezyum çevresinde dokuz tur attığımı öğrendim. Böyle söyleyince de hiçbiri gerçek değilmiş, hepsi de benim haberim yokken olmuş bitmiş gibi geliyor kulağa. Yok, sahiden adımlar bana ait. Hesap kitap işi ise işte o, telefonumdaki uygulamanın mahareti. Yoksa oturup da adımlarımı saymak, üstüne bir de hiç işim gücüm yokmuş gibi bu adımların sayısının çokluğunu göstermek için uzunluğu ile meşhur yerlerle izaha kalkmak hiç benlik değil. Bu bilgiler olmasaydı rakamsal değerleri bilmeyecektim doğruya doğru. Hiç gitmemiş de olsam piramitlerin devasılığı herkesin malumu sonuçta. İyi de oldu, insan somut bir şey ile daha iyi anlıyor ne kadar mesafe katettiğini. Neyse, diyeceğim meğer günlük ortalama üç buçuk kilometre adım atıyormuşum.

Rotamı değiştirdiğim zamanlar da oluyor tabi ama genellikle her gün aynı yolu gidip geliyorum. Artık bu yolu gözüm kapalı gider gelirim desem yeridir. Nerede kasis var, nerede yol bozuluyor, nerede frene basıp nerede hızlanıyorum fark ettim de hep aynı. Yanından geçtiğim, inşaatı devam eden binaların önündeki kurumuş çimento artıklarını ve yağmur suyunun oluşturduğu su birikintisini bile benzettiğim şeyler aynı. Sitenin önüne “Burası benim yerim.” der gibi park edilmiş, sanki bir el tarafından muntazam bir şekilde tek tek istiflenmiş arabaların yan yana duruşu, eli ceplerinde, yüzü asık, uykusu yarım kaldığı için henüz afyonu patlamamış işe giden adamlar, uyku mahmurluğu yüzlerinden okunan çocuklar, çocukların sabah sabah tutturduğu anlamlı anlamsız şeylerden ötürü yerli yersiz çıkardığı sesler, komşunun ceviz ağacına dadanıp gözüne kestirdiği cevizi kırmak için gagasıyla tutup havadan yere bırakma çabası içinde olan alaca karga bile aynı. Sonra dünyanın en önemli işini yaptığını düşünüp yere düşen yaprakları süpürüyormuş gibi görünmeye çalışan, yerlerde onca sigara izmariti varken “Temizlenip süpürülecek bir yapraklar mı kaldı, senin başka toplayacağın şey yok mu be adam, sen git önce bu etrafa dağılan çer çöple ilgilen, rahat bırak yaprakları, onların dökülüp saçılmasında, öyle büyüklü küçüklü olmasında, sarının ve kırmızının tüm tonlarıyla etrafa dağılmasında insana yazılan bir mektup var!” deyip site görevlisini paylamak istemem bile aynı. Sabahleyin bütün bu aynılıkların yanından sessizce geçip gitmek, yola çıkmak iyi geliyor.

Yolda olmak bir yere varmaktan iyidir. Her gün bir başka macera çıkabiliyor insanın karşısına. Şaşırdıklarım da oluyor tabi alıştıklarım da. Yolun üzerindeyken ayaküstü bile olsa tanışmaların, hançer gibi saplanan elvedaların yükünden azadesin bir kere. Bu tasarrufun senin elinde olması harika bir şey. Yollarda onca insan içinden bambaşka insanlarla kesişir ya yollarımız hani isteyip istemediklerimizle değil de karşılaşmamız gerekenlerle… Mesela o da çok tuhaf hikâyelere gebe.

Gençken enerjisi oluyor insanın yeni insanlar tanımaya. Bir daha hiç görmeyeceğini bildiği insanlarla havadan sudan da olsa sohbet etmenin hevesi yaş aldıkça az insan, eşittir az iletişim, eşittir az problem, eşittir az maske denklemine dönüşüyor ve insan kendiyle olan samimiyetini anca muhafaza edebiliyor. Yalan değil her yeni iletişim yeni yorgunlukları, yeni samimiyetsizlikleri doğuruyor ve insanın kendine tahammülü kalmıyor.

“Saçmalama kardeşim olur mu hiç öyle şey!” demek gelirken içinden, “Hıım, demek böyle düşünüyorsunuz,” diyorsun mesela. “Kısmet işte, hayırlısı bakalım.” diye kurulan cümleler, “Ya hu bir sus gözünü seveyim, sana ne kardeşim, ne üstüne vazife!” diyemediğin yerlerde kurtarıcı gibi aniden ağzından çıkıveriyor da anlamadan kalıyorsun. Senin adını sanını bile bilmediğin meraklı bir çift göz yanına gelip sırf merakını giderebilmek için, aklına gelen her şeyi sorabiliyor. Sense cevaben “Bu senin yaptığına var ya patavatsızlığın dik alası derler. Seni tanımam etmem, üstelik ben senin hayatındaki hiçbir şeyi merak edip sordum mu da bu ne samimiyet haddini bil!” demediğin için havadan sudan, ritminde ilerleyen konuşma bir şekilde devam edince bir süre sonra kendinle kurduğun bağın zayıfladığını, içine attığın sustuklarının seni yorduğunu fark ediyorsun. İnsan, bu haksızlığı kendine neden yapsın ki? Yollar iyidir yollar… Yolda yorulmuş da olmak iyidir. Üstelik yol yorgunuyum demenin keyfi de bir başka… Duvarlarla çevrili bir yerin içinde yorulmaktan daha anlamlı gelir yolda yorulmak… Şunun bunun dediklerine değil de rüzgârın söylediklerine kulak verebilmek bir ayrıcalıktır; bir ikram, kaçırılmaması gereken fırsat gibidir. İnsan dargını olmaktansa yolun yorgunu olmak en iyi. Yolun yorgunu olmaya razıyım da kulun yorgunu olmak fena. Yol da bitiyor sonuçta bir gün ama yol bitse de yolcu olmak hiç biter mi ? Yorgunu yokuşa sürmesin hiç kimse kâfi.

Gamze Koç

 

5 “KUL YORGUNU”yanıtını veriyor

  1. Yeni insanlar istemiyorum bende hayatıma
    var olanlar yetiyor diye düşünüyorum .
    Yoruyor sanırım insanlar aynı gözle bakmıyorsak hayata…
    Sevgiler….

  2. Ne kadar güzel özetlenmiş, yol yorgunu olmak .. yolda kalmanın güzellikleri .. Sevdiğimiz bazı aynılıklar.. ve içimize attığımız ama söyleyemediğimiz bazı insanlara verilecek cevapların aynılığı.. Biraz da kendimden izler bulunca tuhaf oldum sanki, bi hüzünlendim uyanır uyanmaz şuracıkta.. Bilirsiniz sulu gözüm ben, hemen gözüme kaçıverir bi şeyler ..
    Kaleminize sağlık , şahane bi kesit sunmuşsunuz bu sabah okurlarınıza ..
    dopdolu sevgim ve saygılarımla..

  3. İçimizdeki duyguların dışa aktarımı Teşekkür ediyorum kaleminize sağlık🥰

  4. Yazılarınızı heyecanla takip ediyorum Gamze hanım.
    30’lu yaşlarımdan sonra yanımdaki insanların “az” ve “öz” olmasına odaklandım.
    İnsanlar hep yaptıklarına odaklansın deriz ya bence biz de içimize attıklarımıza odaklanalım.

    Sevgiler,

  5. Kul Yorgunu
    “Yolun yorgunu olmaya razıyım da kulun yorgunu olmak fena” Evet hem de nasıl fena. En basit anlamda düşündüğümüz zaman, yol yorgunluğu dinlenince geçer, beden rahatlar. Çünkü yorulan beden ve bedene ait uzuvlardır. Kul yorgunluğu ise imkansız değil ama dinlendirmesi zordur. Çünkü zihni dinlendirmek, düşünceleri ayıklamak, çürütmek, temizlemek, yeni düşünceler eklemek hiçte kolay değil, hiçte aklın kârı değil. Hem kendini hem karşındaki kandırmak gibi. Maskelenmek gibi. Ne zor, ne yorucu iş.

    Kaleminize sağlık Gamze Hocam 🖊️😇🦋

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir