Bazı filmler canımıza okudu kabul. Karşısında ağla ağla içimiz şişti. Gözlerimizin altı birer sulu balon torbasına dönüştü. Bazen aynı filmi tekrar tekrar, hayran hayran izledik. Her izleyişte halden hale girdik. Yetmedi, çocuklarımızın çocukları tanıyacak şekilde adını da oyuncusunu da aramızda yaşatacak kadar konuştuk da konuştuk. Gişelerde hasılat rekoru kırmasına gerek yoktu, bizden olan bir şey bulduk diye böyle sımsıkı tutunmuştuk. Bu seferki ise canıma okumak şöyle dursun hepsinden beterdi. Deldi geçti.
Senaristini, senaryosunu dememe zaten lüzum yok o herkesin malumu. İzlemeye değer bulduğum en iyi kurguydu öncellikle onu söylemeliyim. Beni benden aldı resmen. Hele o dört farklı ruhu, yönetmen nasıl da bulup bir araya getirmiş, düşününce hâlâ şapka çıkarasım geliyor.
Milyarlarca insan içinden onların bir araya gelebilmeleri için, mevsimlerin, iklimlerin değişmesi bekleniyor, şartlar olgunlaşıyor bir prova yaptırılıyor ve kayıt! Kim oynuyor? Biz! Evet, evet bizim evin dört sakini (!). Muazzam bir şey!
Hiç aklımızda yoktu hatta çok alakasız bir niyetle oturmuştuk sehpanın üstüne açtığımız ekranın başına. Her şeye sıra gelir de nedense kişisel gelişim kitaplarının ailecek yapılacaklar listesinin en başlarında yer alan geçmişteki video ve fotoğraflara bakma etkinliğine bir türlü sıra gelmez ya hani. Ve nedense onca koşturmacadan bir türlü fırsat bulunamaz ve izlenemez ya o geçmişteki hallerimiz. Etkisi, ateşin hararetinden cezveden taşıp sönüveren kahve köpüğü kadar kısa süren en saçma sapan şeyler izlenir de yürekte derin izler, ömürde keşkeli hevesler bırakacak olan o videoları izlemeye bir türlü sıra gelmez. Nasıl olduysa o akşam sıra geldi, biz de anlamadık. Çocukların bebekliklerini, onların hayatımıza girmeden önceki hallerimizi izlerken bulduk kendimizi. Kahkahaları duyunca çocuklar da geldi yanımıza. Herkes kendi geçmişini, gençliğini, bebekliğini izlerken şaşkındı. Hepimiz önceki beniyle, şimdiki benini ölçüp tartmakla meşguldü. O kadar sardı ki bir ara patlamış mısır istediler, yaptım, derken iyiden iyiye sinema havasına büründü ortam. Karanlık oldu. İyi de oldu. Yoksa kahkaha atarken de ağlayabilmenin mümkün olduğunu göreceklerdi. Anneliğe has bir şeydi bu ve anne olmak bazen birden ağlamaktan ibaretti.
Kendi içimin denizinde uzaklara açılmışken kaldırıp kafamı onların yüzlerine baktım tek tek. İçimden geçenler duyulsa, yanlışlıkla biri “Sesi aç” tuşuma bassa, benle birlikte ortalığı sel götürürdü eminim. Allah’tan, korktuğum olmadı. Kıkırdamalarının arasında kaynadı gitti. Eskiden düğün fotoğraflarımızı görünce gülüşlerimizin yanında ve o mutlu karelerin içinde niçin olmadıklarını sorar, kızar hatta küserlerdi. Şimdi gıkları çıkmıyor. Bir ara bizim cengaver, babasına kafa tutup “Seninle aramda kan bağı yok, ben annemin karnındaydım senin değil” diyordu. Şimdi demiyor.
Üstüne tarihler ve kısa kısa not düşülmüş dosyaları açıyoruz teker teker. Genciz. Üstelik nişanlı.. Hem de nasıl aşık… En güzelinden. Esas oğlan esas kıza hayallerinden bahsediyor. İlerde olacağını ümit ettiği ve çok istediği kızına bağcıklı pembe bir ayakkabı, oğluna da bir karış üç parmak kadarlık bir kazak almış. Esas kız şaşkın ve ürkek… Evleniyorlar. Hakikaten de bir kızları bir oğulları oluyor. İkisi de kabul olmuş dua gibi. Genç kız anne olunca geride kalan acabalarını ne de çabuk unutuyor. Halbuki anne olmaktan yana hiç istekli değilken o bağcıklı ayakkabıdan bozma patiklerin o minik ayaklara ne zaman olacağını düşünmeye başlıyor. Yürüyeceği günlerin gelmesini sabırsızlıkla beklemek de bitiyor, yenisi geliyor. Avuç içine sığan o minicik ayakların bir numara daha büyüyecek mi, peki ya ne zaman? merakı sarıyor evi. Genç baba öncekiler değilmiş gibi ilk konuşmasını mucize sayıyor. Beşiğin başında Fuzuli’den beyitler, Yunus’tan ilahiler okurken görünüyor. Kamera birden yıllar sonraya dönüp ve evde bir kişi haricinde herkesin birbirinin ayakkabısını giyebilecek duruma gelmiş olduğunu gösteriyor.
Ve bir tuşla tekrar geriye dönüş…Taze anneyim. Kızımın ilk banyosu… Şehrin şebeke suyunun bütün ilçelere, oradan evlerin koca, hantal gri borularına, oradan soğuk ve muhtemelen yosunlaşmış demir musluklara dağıldığını düşününce hiç içime sinmiyor. Dünyaya yeni gelmiş, henüz misafir sayılan bu taptaze pembe beyaz beden için kendimce düzene karşı çıkıyorum. Bidon bidon içme sularını kaynatıp öyle kullanmak isteyecek kadar bebek tenini aziz bildiğim bir demdeyim…
Ben şimdi oradaki bensem, kolumun ancak dirseğine kadarki kısmını zar zor kaplayan o bebek ilk çocuğumsa bu yanımda oturan ve cıvıldayan genç kız, iki gün sonra on yedi mi olacak yani?
Dün ayağımda sallayıp bir türlü uyutamadığım, uyuduğunu düşünsem yeni yeni çıkmaya başlayan dişleri sebebiyle yarım saat sonra odasının kapısını açıp “Bensiz ne yapıyorsunuz?” dercesine karşıma dikilen, dizlerimden tutuna tutuna yürüyen o minik oğlumun omuzları şimdi omuzlarıma mı geliyor sahiden? Aman Allah’ım. Şimdi çayım bitse bardağımı dolduruyor, önümde seccadesini seriyor, aman Allah’ım. Ben ne tür bir şey izliyorum dram desem değil, komedi desem hiç değil. Nasıl da büyümüşler, çok şaşkınım. Mümkünse bütün şaşkın olma hakkımı hayatımın bu bölümünde kullanmak istiyorum. Bu hâl aynı zamanda bizim yaşlanmış olduğumuz gerçeğine makyaj yapılması gibi bir şey. Hem acıklı hem muhteşem…Hangi birine kapılayım bilemiyorum.
Gençlik ne tatlı tatlı ne acı acı oyalıyormuş insanı. Ne hissettiğimi hissedemeyecek kadar kendimi de hissetmediğim zamanlar… Hem bin yıl geçmiş gibi hem de elimi uzatsam uzanabilecekmişim kadar yakınımda hepsi. Zaman içinde zaman dedikleri bu olsa gerek. Bundan daha iyi bir sahne mi olur? Hem büyüyerek hem büyüttüğüne şaşırarak geçen 16 yıl… Ne ara? Bir film gibi…
“Ne ara?” deyince de sanki her şeyi şuursuzca yaşamışız ve anılara haksızlık etmişiz gibi oluyor. Her şey iki arada bir derede olmuş gibi geliyor kulağa. Yok! Zamanın çok çabuk geçtiği falan yok! Hepsini, her şeyi iliklerime, kemiklerime kadar hissettim yaşarken.
Zaman hep geçti ve yine geçecek, herkes için akacak o kum saati. Söylenecek o replikleri birileri söyletecek. Herkes kendi filmi içinde ve bambaşka bir rolde yaşayıp ölecek. Figüran olmuş, başrol oynamış mühim değil. Dublörsüz yaşadım diyebilmek tek mesele.
Gamze Koç
