Şâir ruhlu hikâye yazarı Şerif Aydemir, 12 X 19,5 santim ölçülerindeki 152 sayfalık, kendi küçük, muhtevâsı dolgun bir kitap hazırlamış. Gidip gördüklerinden, oturup dinlediklerinden tuttuğu notları, selis bir Türkçe ile okuyucuya sunuyor. Bunu yaparken de süsten, söz kalabalığından, kalemi eline alınca yazmanın iştahlı dolambaçlarına sürüklenmekten ustalıkla kaçınıyor. Biz okurlara, dilimizin yalın kuvvetinden birer şerare gibi atılıp çoğalan büyüleyici hikâyeleri ve anekdotları keyifle okumak kalıyor.
Katıksız bir samimiyet ve letâfetle nakledilen yaşanmış olaylar, henüz 9. sayfada okuyucuyu sayfalar arasına hapsediyor. Hikâyelerin hepsi bizden: yerli ve millî… Ve de hissî… Duygu sömürüsü mü? Aslâ. Hepsi kalbe hitap ediyor. Hepsi Müslüman Türk’ün asâleti, tevâzuu, içtenliği derinliği ve enginliğiyle, sâdeliği ve yalın hâliyle ve edebiyat yapmaksızın akıcı bir Türkçe ile…
“1930’lu yılların başında bir Fransız Türkolog, folklorik araştırma yapmak üzere Türkiye’ye gelmişti. Tâyin edilen bir görevliyle birlikte hangi vasıtayı bulurlarsa onunla Anadolu’yu gezerler. Kasabalara, köylere kadar inerler. Meşakkatli yolculukların birinde yol, onları bir küçük köye ulaştırır. Karşılarına çıkan ilk kapıyı yorgun argın çalarlar. Kapıyı orta yaşlı, üstü başı dökük bir adam açar. Tanrı misâfiri deyip dalarlar içeri. Avludaki eski bir minderin üstüne yığılırlar adeta. Meğer ev sahibi yalnız yaşıyormuş. Testisindeki soğuk sudan birer bardak uzatır. Sonra mahcubiyet içinde ve üzüntülü tavırlarla yanlarına girer çıkar, girer çıkar, bir şeyler söyleyecek ama söyleyemez. Nihayet dili çözülür. Der ki: ‘Efendiler, ben dünden beri açım. Elimde avcumda ne varsa tükendi. Bu yüzden size yemek çıkaramadım. Siz misâfirsiniz, töremizde misâfiri ikramsız göndermek yoktur. İkram yerine oynasam olmaz mı?’
Adam hem oynamış, hem ağlamış.”
Hikâyelerin hepsini nakledecek değilim elbette. Zâten buna imkân da yok. Çünkü anlatılanların hepsi seçme ve süzme… Eserdeki hikâyelerin hiçbiri nakil değil, hepsi bizzat yaşanmış. Gözleme dayalı hikâyeler de usta malı kalitesinde… Dokunaklı ve didaktik… Lirik ve epik şiirler gibi.
Öyle seçme sözler var ki… Sayfalar dolusu anlatılacak duyguları, 3-5 kelime ile özetliyor:
*Kendi yalnızlığımıza sığınırız. *Gönül aşı dediğin koyu yalnızlıklarda pişermiş. *İnsan içindeki savaşı kaybetti mi neler kaybetmez ki? *Evcil duygulardan soyunmuş adam… *Sabır meyveye durdu… *Söz ve sohbet insanı îmar eder. Ve diğerleri…
Sayfa 41’de Sadettin Kaplan var:
19 Kasım 2015 Perşembe günü saat 11 sularında ESKADER’in kapısını aralayıp içeri süzüldüğünde hızı kesilmiş, bütün heybeti ve şirinliği budanmıştı adeta. Selâm verdi, bir sandalyeye ilişti. Yüzü safran gibi, mahzun ve melül… Gözleri bulutlanmış, ha yağdı ha yağacak. Göğsünde yaralı bir serçe çırpınıyor. Benim ürkek bakışlarımı avcuna aldı; usul usul, yutkuna yutkuna titreyen dudaklarından şu mısralar akıp geldi:
Bakma öyle uzaklara kahırla
Mektubumun cevabını tez gönder
Son cümleyi dudağınla mühürle
Selamını kirpiğinle yaz gönder
Ter kokundan iki demet oluştur
Her yanaktan birer tutam bölüştür
Gözyaşını gülüşüne iliştir
Deli dolu kahkahandan az gönder
Bilirim, seni de kahreder acım
Ölürsem felekten kim alır öcüm?
Kalmadı hasrete dayanma gücüm
Ümit gönder, sevda gönder, naz gönder
Gül dalında bitirdiğin gönlümü,
Gam çölünde yitirdiğin gönlümü
Gidiyorken götürdüğün gönlümü
Ak kâğıtta imza diye ez gönder
O gün, geldiği gibi bir hayâlet sessizliğinde odadan dışarı kayıp gitti. Daha hiç görüşemedik. Duyduk ki 11 Haziran 2016 Cumartesi günü ‘göç’ ilmühaberini alıp Hakk’a yürümüş.
Nihayet sustu içindeki at kişnemesi.
Ömür denen o emânet zamanı bayat ekmek gibi böldü ve gitti.
Kalabalıklar içinde; darası alınmayan ve ısırılıp atılan haylaz sözleri duyduğunda sanat sancısıyla kulağıma eğilir, ‘Ben Ağrılıyım ya, ağrım hiç dinmeyecek öyle mi?’ diye sorardı.
İnşallah dinmiştir.
Rahmetlere gark olsun.
***
Gürbüz Azak’ı bilirsiniz… (Bu vesile ile belirtmiş olayım: Bilmeyen kayıptadır.) Ninesini de tanımalısınız!
Gürbüz Azak Ağabey, bizim ustamız olur. Kırk yıldır er meydanına kazan kuranlardan, insanın kabasını yontanlardan.
Ressamdır, gazetecidir, romancıdır.
Gazetecilikte tanıdıkları, yaşadıkları, hatırında tuttukları hazine değerindedir.
Sohbet ehlidir. Adam yoğurur.
Denizli’nin Acıpayam’ından. Efeler diyarını anlatır, hoş anlatır. Dinlemeye doyamazsınız. Bir insanın bu kadar mı has üslubu olur?
Uz dillidir. Deyimlerle, darbımesellerle söze çeşni katar. Yanına çömelirsiniz, yüzüne bakarsınız, bir anda içiniz ferahlar. Sanki dudağının ucunda bayramlık haberler getirmiştir.
Doğduğu yeri, bastığı toprağı, okullarını, öğretmenlerini tanırız. Kulağını ilk kim doldurmuş biliriz.
Ninesini ayrı yere kor. Onu öyle anlatır ki; siz dinlerken çabucak kendi köyünüze, ilinize gidersiniz. Bir yakınınızın hayali çıkar gelir önünüze oturur ve Anadolu irfanının püfür püfür tüttüğü o saflığı, duruluğu, Hakk’a teslimiyeti hemen hatırlayıverirsiniz.
Gürbüz Azak’ın köydeki evlerinin duvarında yapraklı bir takvim asılıdır. Kime denk gelirse her gün bir dalını koparıyor. Yapraklar azaldıkça ninenin içi gidiyor, üzülüyor. Kıtlık görmüş, yoklukların içinden geçmiş, acılar yaşamış kadıncağız bir damla suyun, bir dal kâğıdın israfına gönlü razı gelmez. Bir gün:
‘Gürbüz!’ diye seslenir. ‘O takvimi idâreli kullanın, gelecek seneye de lazım olur.’
Çevrede ‘Hoca Kızı’ diye anılıyor ninesi. İtibarlı ve derin bir hocanın kızıymış. Gürbüz Azak çocukluğunu onun yanında geçiriyor.
Ve… Böylece Gürbüz Azak oluyor.
Nine’nin hikâyesi burada bitmiyor. Niyagara Şelâlesi’nin gürlüğünü, ihtişamını gölgede bırakacak ikinci hikâyesi 60. Sayfada..
Söz annelerden açılmışken Şerif Aydemir’in ‘anne’ kavramını gölgede unutmak, hakkaniyete uygun düşmez:
Yavrusuna yağmur damlasını bile öpüp koklatan, ‘Sakın kötü konuşma, dudağın kirlenir’ diyen, sapan ile kuşlara taş atan evlâdını, ‘Dur! Onlara zarar verme çünkü ben onların da anasıyım’ diyerek evlâdının kuşlarla kardeş olduğu düşüncesini hiç silinmemecesine çocuk zihnine yerleştiren anneler… Aydemir’in eserinde sayfalar boyu devam ediyor.
Ve hüküm: ‘Ana kucağı dünyanın en tehlikesiz ve en merhametli sığınağı… Güvenlik yurdumuz… Ana dizi; gönlümüzü dinlendirdiğimiz, sınırsız hülyâlarımızın boy attığı yumuşacık yastık…’
Şerif Aydemir’in el emeğinin, göz nurunun, okuyucuya meçhul zihin sancılarının verimleri olan ‘Yaşamak Geçti Başımdan’ isimli eseri; Anadolu kültürüne has deyişlerin umuma açık hâzine mesâbesindeki müzesi gibidir: İçinde iki roman saklı 9 kelimelik bir cümle: ‘Ben bu güne değin, bir Allah’ın kuluna dişimi ışımadım!’ Bunu, çeşme başındaki köylü kızı, Karacaoğlan’a söylüyor.
***
Hakîkaten bâzen koca hikâyeler tek bir kelimenin içine sıkışıyor. Tıpkı Harput insanının, Birinci Cihan Harbendeki büyük acıyı ‘Yemen Türküsü’ne sıkıştırdığı gibi…
Yirmili yaşlardaydım. Ağın’da ‘Sato Dayı’ derdik biri vardı, rahmet olsun. Nüktedan, konuşaklı, muhabbetli bir adamdı. Nasıl olduysa köyüne yolum düştü. Hasta olduğunu da duymuştum, bâri ziyâret edip hâlini hatırını sorayım istedim. Baktım kapısının önünde sırtını eski bir duvara dayamış güneşleniyor. Selâm verdim, başını kaldırıp bakmadı bile. Ağzının içinde geveleyip durdu. Perişanlamış. Sato Dayı gitmiş başka biri gelmiş. Üzüldüm de:
‘Nasılsın?’ diye başladım, ‘Şikâyetin ne, neren ağrıyor, niye böyle oldun, ilaçların geliyor mu, seni doktora götüreyim mi?’ Âhiret sorgusu böyle sürüp gitti. Güya konuşturabilirsem, içine bir pencere açar, dumanını dağıtır, belki ferahlatırım diye düşünüyorum.
O ise hiç kıpırdamıyor. Neden sonra gözünün ucuyla yüzüme baktı. Kocaman bir ‘Suusss!’ işâreti yaptı ve incecik bir sesle:
‘Bre oğlum dur! Ölem diyim ecel yoğ, kalham diyim mecel yoğ. Hepsi bu kadar işte…’
Başka ne desin?
***
Himalayalarda Yalkın isimli kızını şehit verdikten sonra ne zorluklarla sınırımıza ulaştı. ‘Türkiye’nin ayağına diken batsa bizim gözümüze batmış gibidir,’ ifâdesini kuran Doğu Türkistan Lideri İsa Yusuf Alptekin’e de hikâyesi sorulduğunda, sadece:
‘Hicran!’ diyebilmişti.
Yurdunun hikâyesiyle kendi hikâyesini birlemişti çünkü. Ve tek bir kelime hayatını özetlemeye yetiyordu.
***
Malcolm X’i bilirsiniz. Amerika’da yaşamış insan hakları savunucusu. Sömürgecilerin ‘zenci’ diye aşağıladığı siyah derili Müslümanlardan. 1965 yılında şehit edildiğinde kırk yaşındaydı.
Bir konferanstan dönerken gazeteciler sormuşlardı:
‘Bize yaşadığın ve çok etkilendiğin bir hikâyeyi anlatır mısın?’
Dedi ki:
‘Çok gençtim. İçim içime sığmıyordu. Yüreğimde bir dağın yükseldiğini fark ediyordum. Bir gün gözlerimin önünde bir siyah adamı bir çuval patatesle değiştiler. Ondan sonra bütün hikâyeleri unuttum. Şimdi hayatımın içini tek bir söz dolduruyor: ‘İnsanlığın onurunu yüceltmek.’
Hani, Ömer Seyfettin’de, Refik Halit Karay’da, Sait Faik Abasıyanık’ta çokça görürüz ya; hikâyenin içine bir cümle kondurur, koca bir dünyayı önünüze açarlar.
Bâzen da iki cilt kitap sağarsınız, tek bir söz elde edersiniz. O da yeter. Çünkü hikâye o sözde saklıdır.
Bakü’de, rahmetli Bahtiyar Vahapzade’nin çiftlik evine misâfir olmuştuk. Oğlu Azer Bey’in annesinin adı Gülizar’mış. Kadın, ‘Bu evden Gülizar eksik olmasın’ diye hep duâ edermiş Azer Bey dedi| ki: “Şimdi beş nesil kızlardan, gelinlerden birinin adı mutlaka Gülizar olur. Bizim evin hikâyesi ‘Gülizar’dan ibarettir.”
Bütün insanlığın dramını kazı kazı, geriye küçük bir hikâyecik kalsın.
Demek her birimizin uzun metraj bir temel hikâyesi var. Bir de gün be gün nice emeklerle ördüğümüz ve içinde oynayıp oyalandığımız odacıklarımız…
Debdebeli ve şatafatlı bir hayat süren Sezar’ın yeğeni Kral Augustus, ölürken son sözüyle hem bize bir tiyatro deyimi bıraktı hem de ibretlik hayatını özetledi:
‘Oyun bitti!’
Shakespeare’in beş perdelik bir dramla sanat dünyasına mal ettiği 3. Rişar’ın son sözleri de ilgi çekicidir: ‘Bir at, bir at, bir ata bir krallık veriyorum,’ dese de ölümün elinden kaçamamıştı.
Allah Kur’an’da; Âl-i İmrân, Enbiyâ ve Ankebût sûrelerinde insanın fâni olduğunu ve mutlaka ölümü tadacağını bildiriyor. Hiç kaçarı yok, bir gün gelecek herkesin bu dünyadaki hikâyesi sona erecek.
Cenaze namazı ‘er kişi’ niyetine kılınan Ayşe Şasa Ablamız, ‘Delilik Üzerine Notlar’ adlı kitabında, ‘Kıyamet günü Yaratıcı’ya anlamlı ve onurlu bir hikâye anlatabilmeliyim,’ diye yazmıştı.
Hikâyesini bilmediğimiz insanı bilemeyiz.
Ama şunu biliyoruz: Habil ile Kabil’in ayrı ayrı birer hikâyesi var ve bütün insaniyet binlerce yıldır bu iki hikâyenin izleğinde yol aldı. Kıyâmete kadar da bu yolculuk devam gidecek. Fakat asıl olan şu ki; kurulan hayatların iç merkezlerinde sâlihler mi geziniyor yoksa zâlimler mi? Kim Yaratıcı’ya anlamlı ve onurlu bir hikâye götürebilecek? (s: 69-71)
***
Kısa kısa…
Mektuba yazdırılan feryat gibi bir cümle:
‘Ah oğul, gurbete sen çıktın, garip kalan ben oldum’ (s: 77)
Akhisarspor-Antalyaspor maçı var. Yağmur sicim gibi yağıyor. Seyirci fazla gelmemiş. Akhisarlılar kapalı tribünde, misâfir takımın taraftarları ise açıkta yağmur altında ıslanıyorlar. Akhisar Belediye Başkanı da kapalıda… Başkan öncülük yapıyor, Antalyalıları kapalıya dâvet ediyorlar. Bağıra çağıra, gelin, ıslanmayın deseler de polis güvenlik sebebiyle izin vermiyor. Bu sefer Başkan’la birlikte bütün Akhisar seyircisi açık tribüne geçiyor ve hep birlikte ıslanıyorlar. Maçın skoru mu? Hiç önemli değil. Çünkü o günden sonra kardeş takım olmuşlar.
Berâber seyredilen maçlar, gösteriler, filmler; berâber gülen dudaklar, berâber atan kalpler, aynı havada berâber soluklanmalar… İnsana nasıl da lâzım oluyor kış ortasında bir sevinç baharı yaşamak…
Çünkü insan insanın hızırıdır. Şifası, sılası, yurdudur. Şirazlı Sadi’yi 1200’lü yıllardan alıp getirsek mi? Misâfir etsek gönlümüze. Ne içten söyler: ‘Bu dünya, bir kez olsun bir dosta selâm vermek için bile yaşanmaya değer…’
Şehit evini ziyâret eden binbaşı anlatıyor: ‘Evde şehidin 5 yaşındaki kızıyla karşılaştım Elinden düşürmediği mâvi bir balon vardı.
-Berâber oynayalım mı?
-Olmaz, patlarsa ölürüm.
–Patlarsa binlerce balon alırım sana!
-Olmaz! Onu babam şişirmişti. İçinde babamın nefesi var.
Câhit Sıtkı Tarancı yetişiyor imdadıma: Ürperen bir sesle kulağıma mısralarını fısıldıyor:
‘Bil ki ölmüşüm / Fakat yine üzülme, müsterih ol. / Ve neden sonra / Kabirde böceklere anlatırım güzelliğini.’
Kitabın yarısına gelindi, bu yazının hacmi tamam oldu. Son bir cümle: Bir insanın heykeli yapılabilir de karakterinin, şahsiyetinin heykeli yapılabilir mi? Şerif Aydemir; Nurettin Topcu’dan, Ezel Erverdi’den, Ferruh Bozbeyli’den, Cevdet Akçalı’dan dinledikleriyle öyle bir Rahmi Eray heykeli inşa ediyor ki… Hindistan’ın Gucerat Eyâleti’ndeki 240 metre yüksekliğindeki Birlik Heykeli, onun yanında cüce kalır…
Okunacak kitap böyle olur…
Oğuz Çetinoğlu
- RUHUMA SAPLANAN ŞEHİR - 28.03.2023
- YAŞAMAK GEÇTİ BAŞIMDAN - 17.03.2023
