Hayatta kalmak başka, hayatı tatmak daha başkadır. Öyle derler. Ötesi de var: Bilmek başka, bulmak başka, olmak büsbütün başkadır.
Kırk odalı konaklarda büyüyenleri görmüşüz; burnunu sıksan canı çıkacak gibiydi, gönlü daracıktı. Ama çerden çöpten, taştan topraktan evcikler kuran ötelenmiş adamlar da bilmişizdir; hayal ufukları Hindistan’ı aşıyordu.
Nerede duruyor? Tutamağı ne? Hayatın hakikatini bir muska gibi koynunda mı gezdiriyor, yoksa dumanlı- paslı dağların ardında mı düşürmüş o hakikati?
Diplomalarını çerçeveletip duvarlara asmış… Kurallar, kalıplar, formüller ezberlemiş… Gürül gürül cebir denklemleri çözüyor… Görseniz, beyni malumat deposu… Ne âlâ. Ama nedense sezgileri güdük kalmış. Hâl ve gönül ilişkisi kopuk… İçindeki karanlık boşluk uzayıp gitmiş. Bir kuş barınamayacak kadar dar, heyecansız, rüzgârsız, sefasız bir göğsün ağırlığı var üstünde. Yanı başında durana sıcacık bir sözü yok. Eyvah; bu hengâmede kendi içine kıvrılmayı da unutmuş. Hâlbuki pencere dışa değil içe açılır.
Sanılmasın ki, aklımın ucunda birileri var da; onların aşını, işini, gidişatını didiklemek niyetindeyim. Tövbe ki demem o değil. Ne haddime? Elbette her bağırda bir yiğit barınır, elbette her yüreğin hoşluğunda edâlı bir yâr salınıp gezer.
Karacaoğlan yutkunup durdu yıllarca, “Ben de güzel sevdim kendi hâllimce” diye.
Hem, Leylâ’ya bakan çok oldu da ondaki güzelliği bir Kays(Mecnun) görebildi değil mi?
Hani güzel? Güzel gören kim? Bir tek güzel göz hatırına nice gözler seven âşıklar, ozanlar, sevda sırrını yakalayanlar şimdi nerelerde eğleşiyorlar?
Şairin dediğine bakar mısınız?
“Sende gördüğümü görecekler diye ödüm kopuyor.”
Alexis Carrel, bugün bile okudukça insanı silkeleyen o muhteşem kitabının adını “İnsan Denen Meçhul” koymuştu. Hakikaten insan bilinmez midir? Ortalıkta küflendi kaldı ama keşfedilemedi öyle mi? Peki, bunca salt bilgiyle yetinmeyip “insanı okuyanlar” şimdiye kadar neyi talim ettiler, hangi kılcallara ulaştılar?
Bir gün geldi İsmet Özel giller, “Toparlanın gidiyoruz!” dediler de kimimizi yola koştular. Tamam, yola düştük düşmesine de sormadan edemiyorum, ben nerede sürçtüm, sen ne kadar mesafe arşınladın, o hangi hasreti eskitti? Birlikte biliyoruz ki; nefesi yetmeyip yolda tükenenler oldu. Yoldan çıkanlar oldu. Bir de, gün yamacı çoktan aştı ama hâlâ paslı bir çivi gibi aynı yere çakılıp kalanlar var…
Söze çok mu sert girdim?
Olabilir.
41 gündür Elazığ’daydım. İstanbul’a yeni geldim. İlk işim yazı masasına kurulup notlarımın içine gömülmek oldu.
Kavuşturana şükür.
Lakin farkındayım, elim kalem tutmayı unutmuş. Sertlik ondan olsa gerek.
Munis Faik Ozansoy, Devletin önemli bir bürokratıydı. Başbakanlık Müsteşarlığı’na kadar gelmişti. Aynı zamanda okkalı bir şair-yazardı. Biz onu daha çok Hisar dergisinden tanıyoruz. Yazmıştı ki; “Resmi yazıların üstünden hiç değilse birkaç uyku geçmeden edebi yazı yazmak için kalemi elime alamıyorum.”
İnsanız işte, neyi üç gün boşlasak onun acemisi oluyoruz.
Bizim Ali Ayçil’in de sanki öyle bir ifadesini hatırlıyorum. “Bir süre ayrı kalıp dönünce insanı bir İstanbul acemiliği basıyor” demişti.
Neyse… Dostları özledim.
“Yazarken
Değdirir gibiyim
Yüzümü senin yüzüne…”
Bu dizeleri de Dağlarca’nın bir şiirinden aldım. Yazdıklarımı lütfen bu minvalde kabul buyurun.
41 gün içinde Ağın’ın çevresini dolanıp durdum. Kimi zaman sürüye katıştım. Gün oldu alıp başımı dağlara vurdum. Bazen de kepenklerimi hepten indirdim; bir garip ürperişe, bir hoş kıpırtıya yanaştım. Derinlere kaçmış sesler aradığım oldu bir kuytuda. Küçük küçük dokunuşlar, incecik temaslar işte…
Eskiden, “Yediğin içtiğin senin olsun, hele gördüklerini anlat!” diye ırak yoldan gelene merakla sorarlardı. Ne anlatayım? Söz var halk içinde söz var hulk içinde. Ziya Paşa gibi ”Dolaştım mülk-i İslâm’ı viraneler gördüm” diyecek halim yok elbette. İnsanımın nefeslendiği her yer bana kâşane görünür. Yüreği solmayan birkaç güzel adamın varlığı kâfidir sevinmeme.
Hele o akşamlar! Nihavent şarkılar kadar neşve sunan Ağın akşamları… Ruhumuzu çepeçevre saran sessiz, sınırsız, asude anlar. Mis kokulu güvercinlerin yuva kurduğu o muhteşem yalnızlığa ılıkça sokulmalar. Altımızda esmer toprağın rayihası, üstümüzde yüz binlerce kandilin göz kırptığı akıp giden pürüzsüz gök ova. İnsanın muhayyilesi kamaşıyor.
Akşam en güzel masaldır, iyi anlatılırsa, der şair.
Ahmet Hamdi Tanpınar’ın babası kadıydı. Memuriyeti dolayısıyla değişik bölgelere tayini çıkıyordu. Bu sayede çocuk Tanpınar birçok şehri gördü, tanıdı. Ama Siirt ve Kerkük gecelerini hiç unutamadı. Çünkü oralarda her gece bol yıldızlı göklerde kurulan şehrâyinleri içine çekti. His ve hayal dünyası büyüdü. Her yıldıza bir isim bulan ninesinin damda uyumadan önce anlattığı masallarla ruhunu süsleyip şekillendirdi. O küçücük, saf ve masum zihni her gece göklere çadır kurup Kehkeşanlara kaçmış eski güneşleri aradı durdu.
Adnan Binyazar da Masalını Yitiren Dev adlı eserinde tutkun olduğu Ağın gecelerini ve akşamlarını anlatır. Ne zengin sahneler verir. Dünyanın hangi köşesine gitse çocukluğunun Ağın’ını hatırlar.
Bana kalsa derim ki, Ağın akşamlarında seçilen seçilemeyen her bir varlık, adeta bir eski zaman dervişi gibidir, yerden başını kaldıramaz. Kımıltısız, işkilsiz, kuruntusuz tefekküre dalar. Bütün kem düşünceleri ve kaba hisleri yanından kovar.
Aslında, farkına ermese bile her Ağınlı bu süt mavisi akşamların içine doğar, büyür, serpilir.
Bazen küçük mutlulukları tatmak için yormayan yolculuklara çıkmalı insan. Sıla ziyareti meselâ… Yaşlanmayı güzelleştiriyor. Ömrü bereketlendiriyor. Hiç ummadığınız tatlılıklar üşüşüyor üstünüze. Hayat bir anda yüzünüze gülen çocuk gibi şirinleşiyor.
İşitmişsinizdir, Göynük için her gelene bir şey katar, derler. Hem de bazı şehirler, kasabalar, köyler öyledir. Gelenin urbasının cebine, heybesinin gözüne mutlaka bir şey koyar. Çerez kabilinden de olsa bir tat, ne bileyim bir koku, bir ses…
O beldelerde bazı insanların yüzlerine baksanız yeter, zira; başlı başına nasihattirler. İyilik tüter nefeslerinden. İnsanı azaltmaz, çoğaltırlar.
Abidin Amca’yı düşünüyorum meselâ. O kavruk teni, toprak gibi tarazlanmış siması hep gözümün önüne düşüyor. Aradığını bulmuş, huzurlu, mutmain hâlini hatırlıyorum. Babamın ahbabıydı. Köyü bize uzaktı. Bir akşam alacasında kapımızı çalmıştı. Güngörmüş bir insan tavrı vardı üzerinde, iri cüssesinin içine saklanmayı beceremiyordu. O tavrını daha ilk günden sevmiştim. Sonra arada bir de olsa gelip gitmeler, fırsat buldukça yanında vakit geçirmeler… Duygu ve düşüncelerim dal budak saldığında, sorularım çatallandığında gidip yanına çömelirdim. Bana cevap yetiştirirken hikâyelerden medet umardı. Sadece hikâye, efsane, masal değil nice yaşanmışlıkları da anlatırdı.
İyi bir hikâye anlatıcısıydı. Dinlemeye, dinlerken onu izlemeye doyamazdım. Anlatırken anlatırken yüzü küçülürdü. Kelimelerini, duygularını, yürek atışlarını zapt edemez, onlar büyürken yüzü küçülürdü.
Yaşar Kemal, “Bir destan yazmak kadar anlatmakta önemlidir” demişti. “Çünkü anlatan her defasında içine bir güzellik daha katar. Bir gün İnce Memed’i anlatan bir adama rastladım; yemin ederim benden iyi anlatıyordu.”
Abidin Amca da öyleydi, kendisini hikâyesinin içine katar sonra dur durak bilmezdi.
Hanımı erken ölmüş, daha da evlenmemişti. İki oğlu, diğer gençler gibi askerlikten sonra büyük şehre gitmişler, orada kalmışlardı. Köyün alt ucunda evine bitişik havuzlu bir bahçesi vardı, yaslı gönlünü orada eğliyordu.
Abidin Amca garipti. Garipler, rüzgârın kırdığı dal gibidirler, mübarektirler.
Başından karlı kahırlı yaylaların esintisi hiç eksik olmazdı. Bakışlarını uzaklara çiviler, dalar giderdi. Gözleri ne tez buğulanırdı öyle… Bir gün, hiç ummadığım bir üryan vakitte bana bir mani okumuştu. Daha doğrusu Harput makamlarından birinin içine dökmüştü çatallanan sesiyle:
Ağa bugün
Köz düştü bağa bugün
Gözlerin bulutlanmış
Korkarım yağa bugün.
Gönlü kırıktı. Yanı başındakini de içine çeken anlamlı ve derin bir sükûtla dolanırdı. Kısa kısa, yumuşak adımlarla… Ne yapsın, insandı işte; odun değildi ki kırıldığı zaman “çıt” diye ses çıkarsın…
Ve Kafka doğru söylüyordu, bütün dumanların altında ateş vardı.
Şahitlik ederim, Abidin Amca kibri ve hasedi gönlünden çıkarmıştı. İnsanı seviyordu. Kiriyle pasıyla seviyordu. Hoşnuttu. Kimseye yanağını bükmezdi. Bir işi, bir davranışı onaylamadığında beri dururdu. Merak edenlere de; “Ne yapayım, o işten insan kokusu gelmiyor” der ve insanı bir kez daha kıymetlendirirdi.
Sanki birçok şeyin hafızasından kaçıp gitmesine izin vermişti. Kalbi ona yetiyordu. Kalbinin kandilini yakıp da geliyordu insan içine.
Gene bir gün sevgim köpüklenince kendimi tutamamış:
-Amcam ne güzelsin, demiştim.
-Yok! Yok öyle bir şey, ben güzel değilim, güzel aşığıyım, diye gözlerini ayağının ucuna çekmişti usulca.
Bu defa gözlerine tutunmuştum. Gözlerinden umman akıyordu. Acaba İsmet Özel şiirini sadece bu duruşa mı hasretmişti?
“Gözlerim ne güzeldir ben halka bakınca…”
Bir akşam misafiriydim. Artık heyecanlı çağımdı. İçimde deli taylar koşuyordu. Kendimce bir derdim, dâvam, bir kavgam vardı. Ama sorsalar; benden başkası tökezliyordu, kime baksam bir eksikti, her söz yarım kalıyordu dilde dudakta. Kitaplardan, dergilerden, gazete sayfalarından edindiğim tumturaklı ifadeleri art arda sıralayıp durdum o gece. Sözümü kesmeden sabırla dinledi. Sonra çevremde olup bitenleri anlamlandıramadığımı ya da sınırlı anlayışlarda boğulduğumu ima etti. Ona göre içimi kararttıkça gönül berraklığımı kaybediyordum. Sakinleşmeliydim. Güleç bahçeler gibi yeşillenmeliydi üslûbum. Sağaltıcı nefesi yüzüme doluyordu. İyilikler düşündüren bir bakışla gözlerini araladı. Sesi demlenmiş, durulmuştu:
-Kitap bilgileri uzağımda kalıyor evlat. Onları hıfzetmeye, dilimde tutmaya ne tâkatım yeter, ne kalan ömrüm. Hoş, aklım erse gene de düşerdim peşlerine. Güzel anlatıyorsun, söz ağzında erik şerbeti gibi tatlanıyor ama sen en iyisi elimi tutan, beni iyiliğe çağıran yerden konuş. Bak, hiçbir şeye sahip değilim fakat her şeyim var, işte huzur bu. Hangi dünyalık kavga bana bu huzuru bahşedebilir?
O gece uyuyamamıştı. Giyinik sabahladığını fark ettim. Çok konuşup üzdüm diye özür dilemiştim.
-Seninle ilgisi yok, dedi.
Gönül kaygısını atmış bir yumuşaklıkla tekrar:
-Ben bazen aya bekçilik yaparım, gecenin düğüm düğüm olmuş zülfünü tararım; sen dertlenme evlat, gecelerle başım hoştur.
Mevlânâ Celâleddin’e derin ülfeti vardı anlaşılan…
1980’in Temmuz’unda İstanbul’a tayinim çıktı. Koptuk. Uzun süre yüz yüze gelemedik. Arada mektuplaşıyorduk. Bir gelenle kokulu kış kavunu göndermişti. Çürüyene kadar kıyıp da kesemedim.
-Kes de ye! diye yazmıştı son mektubunda. Afiyetle ye, ben gene gönderirim.
Şu şairler var ya, iki dünyanın da bahtiyarı olsalar gerek.
Dıranas, “Mektup” şiirinde dostuna, “Tutmaz elimin, topal ayağımın uğuru” diye seslenmişti. Dostluklar ne güzeldi, dost sesi nasıl da insanın kalbini inceltiyordu…
Bir yaz sonu serin rüzgârlarla birlikte köye ilk yağmur düşerken Abidin Amca’nın kandilinin yağı azalmış. İzmir’den büyük oğlu gelip doktora götürmüş.
-Şikâyetin ne? diye sormuş doktor.
-Yok efendim, bir şikâyetim yok. Dünya ağır gelmeye başladı, hepsi bu…
Ve İlahi ferman gecikmemiş:
-“Ey huzura kavuşmuş insan! Sen O’ndan hoşnut, O da senden hoşnut olarak Rabbine dön.”
Bu gezimin en hayırlı işi Abidin Amca’nın köyüne gitmek oldu. Bahçesinden bir ince duman tütüyordu. Heyecanlandım. Çünkü duman hayatı haber veriyordu.
Çocukları, torunları geliyormuş arada. Avuç avuç buğday serpiyorlarmış bahçeye. Üç gün beş gün, ocak yakıp su ısıtıyorlarmış. Duman tüttürüyorlarmış. Dumanı fark eden börtü böcek üşüşüyormuş ağaçların yeşiline, yılgın kuşların cıvıltısı artıyormuş dallarda. Yaşlı söğüdün yarılan karnına doğru aman o ince belli karıncalarda bir telaş…
Abidin Amca ne tükenmez miras bırakmıştı bana, ne esintili eyvanlar kurmuştu gönlüme. Şimdi durup durup o sevdiği türküyü mırıldanıyorum:
Bahçeye bar diyemem, ayvaya nar diyemem
Ben alıştım güzele, çirkine yâr diyemem…
Şerif Aydemir
- OCAKTAKİ ATEŞİ TAZELEDİK - 15.12.2025
- OCAKTAKİ ATEŞİ TAZELEDİK-İÇ EVİNİ GÖKLERE TAŞIYANLAR - 01.11.2025
- GÖLGENDE GÜL ÜŞÜDÜ - 06.02.2024
- KARANLIKTAKİ BEYAZ KUŞLAR - 30.01.2024
- ILIK DUYGULAR EĞLEŞSİN YÜREĞİNDE - 10.08.2023
- KİMİN YÜREĞİNDE YARA İZİ VAR? - 27.06.2023
- BİR SOĞUK YEL ESER, ÜŞÜR ÖLÜM BİLE - 12.05.2023
- BU DAĞLARIN KARI ERİMEZ - 11.05.2023
- İÇİMDE DOLAŞAN, GEZEN BİRİ VAR - 10.05.2023
- HAYATI BİZE ACILAR ÖĞRETİYOR - 09.05.2023
- İYİLİK TÜTERDİ NEFESLERİNDEN - 08.05.2023
- BİR NALINA BİR MIHINA… - 07.05.2023
- İNSAN DEDİĞİN NE Kİ, BİR AVUÇ İÇLENİŞ… - 06.05.2023
- ARTIK İYİLİĞİ HATIRLATACAK GÜZEL SÖZ SAHİPLERİ GEZİNMELİ ARAMIZDA - 05.05.2023
- ÜSTÜNE BİR TAŞ ÇEKİP YATANLARI ÖLÜ MÜ SANIYORUZ..? - 04.05.2023
