Muhabbet zuhurata tabidir.
Buna asla itirazım yok. Ama tenceremizde ne piştiyse kaşığımıza da o gelecektir değil mi? Bugüne kadar ne düşündük, neyin hayalini kurduk, hangi uğraşı verdik? Aklımız, bilgimiz, görgümüz bizi nereye taşıdı?
Zira, “Aslan yediklerinden mürekkeptir.”
Hem dil tamamen müstakil değil ki… Dil, anlam dünyasının oluğudur, haznede ne varsa onu akıtacaktır.
Bir de, Tanpınar’ın Mahur Beste’de dediği gibi hayat kimsenin etrafında dönmüyor, herkesle birlikte yürüyor.
Keşke diyorum, keşke bunu hiç aklımızdan çıkarmasak.
Aslında hamurumuz çamurumuz bir. Aynı toprakta belendik. Aynı havayı soluyor, aynı arktan sulanıyoruz. Birbirimize ne çok benziyoruz. Zaten insan şu etrafındaki üç beş kişinin ortalaması olsa gerek.
Bakın, muhabbet kuruldu bile.
İşte akşam oldu işte sabah derken, sizler gibi benim de diyeceklerim birikiyor. Ama diyemiyorum. Bazı dostlarımın, madem kalem elinde hadi söyle, dök içindekileri de rahatla dediğini duyar gibiyim.
Ne mümkün?..
Eski bir şarkıyı hatırlarım. Kemanî Tatyos Efendi’nin hicaz şarkısını. Narin duyguları depreştirir ve insanı da alır içe çeker:
“Mani oluyor hâlimi takrire (anlatmaya) hicabım”
İnsanı tel tel çözdüğünü iddia eden bir İskoç psikolog vardı; o da nesine gerekse, kimse her şeyi bir kerede söyleyemez demişti. Doğru da demişti, öyle ya, konuşmayı bilseler hiç arılar vızıldar mıydı?
Ah ah! Yaşadıkça öğrendik, meğer dağlar denizlerden derinmiş.
Üç beş yıl önceydi, Tomas Tranströmer adında İsveçli şairin Can Yayınları’ndan çıkan ‘Ateş Karalamaları’ diye bir kitabını görmüştüm. Adına vurulup hemen almıştım. Peşinden ‘Hüzün Gondolu’ elime geçti.
Diyordu ki: “İnsan yarı açık bir kapıdır. Biz dışımızdakileri hep eksik görürüz, dışardakiler de bizi.”
Başka söze ne hacet?
Hep bir eksiğiz. Hayata borçlu ve eksik başlıyoruz, gene borçlu ve eksik bitiriyoruz ömrümüzü.
Shakespeare, bunu keşfettiği gün, Hamlet’te, “Yerle gök arasında senin ve benim bilmediğimiz çok şey var” dedi de biraz sancısı azaldı.
Ve insan; birbirine onca benzese de, çeperi aynı olsa da çapı ayrı. Algısı farklılaşıyor.
Nasıl mı?
Mutlaka hatırlayanınız çıkacaktır; bir Japon filmi vardı, Kurosawa’nın. Neredeyse 60 yıllık yapım. Filmde, samuray dedikleri bir eski asker ve eşi ormandan geçerken haydutların saldırısına uğrar ve hunharca katledilirler. Olayı görenler olmuştur. Ama aynı cinayeti farklı farklı anlatırlar. Tanıkların her biri değişik yere çeker. Anlaşılan yönetmenin derdi vardı. “İnsanı algı yönetir” tezini haklı çıkarmak istiyordu.
18 Ocak 2019 Cuma günü, Faruk Aksoy Uzun Hikâye programında anlatmıştı:
-Bizim Sakarya’da Lütfü Abi vardı. Ardı ardına çocukları oluyordu. 1, 2, 3, 4, 5 derken, bir ara sordum: “Lütfü Abi! Kaça kadar gideceksin, bu böyle devam edecek mi?” Güldü ve dedi ki: “Yahu merak ettim, hele bakayım içimde kaç Lütfü var? İyi, kötü, güzel, çirkin ne varsa dökülsün ortalığa, bir görelim neymişler?”
Dedik ya insan işte, kim bilir, içinde daha kaç karakteri yaşatmayı başarabiliyor?
Borges’i bilirsiniz.
-Efendim, siz Borges misiniz? Sorusuna, “ara sıra…” diye cevap vermişti usta. Bunu konu edinerek Ali Ural, Raf Ömrü adlı kitabında der ki, “Ne zordur insanın kendisi olması…”
Âşık Hüseyin’den alınan şu Şarkışla türküsünü dinlediniz mi hiç? Bulup tadına varın derim.
“İnsan kısım kısım hey hey, yer damar damar…”
Bir türkü bu kadar mı anlam barındırır, bir millet bu kadar mı içini döker türkülere?
Neyse…
Bunca felsefe(!) ve bunca söz başı yeter. Söze güven olmuyor, deli dana gibi, zamanında önüne çıkmazsan alıp başını gidiyor. Hem meramım var, ona yer kalsın istiyorum.
29 Ekim 2022 Cumhuriyet Bayramı’nda can havliyle kendimi Cerrahpaşa Hastanesi’ne zor attım. Sen misin kendi ayağıyla gelen, 14 gün bırakmadılar.
Marazlı adamın tekiyim. İlle kendime dert bulacağım.
Zamaneler kolayca şöhrete ulaşıyorlar ya, zengin oluyorlar hani… Ben o vadide nasipsizim. Zaten bir çabam da yok, maharetim de. Baktım boşta kaldım, bir halt olamıyorum, ben de tutup zatürre oldum.
Şu hastanelerin telâşı hiçbir yere benzemiyor. Dış kapıdan girer girmez önce gözün korkuyor. Aman Allah’ım! İstanbulluların hepsini hasta edip buraya taşımışlar sanıyorsunuz.
Çehov, Altıncı Koğuş hikâyesinde; bir yere hastane, hapishane, tımarhane yapmak yetmez, o binaları dolduracak birilerini de bulmak lazım geldiğini anlatır. Endişeye mahal yok, İlle birileri çıkar gelir; ben olmasam sen, sen olmasan o, onlar…
Hastalar neyse, acıları kendine yetiyor zaten ama hasta yakınlarını tut tutabilirsen. Bir psikiyatr demişti ki: Bize gerçek hastalar gelmez, hastaların hasta ettikleri gelir. (Bu sözü hayli düşündüm. Gerçekten insan yükü ne kadar ağır?)
Bunca telâşı çöp toplar gibi toplayıp bir köşeye yığacak makine icat edilse keşke. Yoksa ciğerimizi delen marazdan önce n’edip edip bu telâş bizi öldürecek.
Göğüs Hastalıkları Servisi’nde yaşadıklarımı belki bağımsız bir yazıya dökerim ilerde. Ama ‘Acil’de kirpik kırpmadan sabahladığım iki geceyi bir kaba sığdıramam. Rayların üstünde elemle gıcırdayan bir vagonda kâh geçmişe, kâh geleceğin bilinmezliğine gidip gidip geldim. Kaskatı yumulmuş zamanı eritemedim gene de.
Hayatı bize acılar öğretiyor.
Koridorlarda, koğuşlarda alabildiğine insan manzaraları… Kımıl kımıl insan hikâyeleri, insan hâlleri… Bütün yüzler kedere programlanmış. Şarkışla türküsündeki gibi, insan kısım kısım yer damar damar… Memnuniyetsizlikler, şikâyetlenmeler, aşırı huzursuzluklar… Teşekkürler, dualar, minnet dolu bakışlar iç içe helezonlaşıyor. Türlü türlü mizaç, niyet, anlayış ve fakat temize her şey temiz, kirliye her şey kirli…
Bütün duygular üryan. Arzuların, bekleyişlerin, dileklerin ucu açık… Yaraların kabuğu kalkık. Herkes adına sahip çıkar gibi acısına da sahip çıkıyor. Dış âleme benzemiyor, burada tiyatro bitiyor, herkes kendisi olmak zorunda. Yoksa acılar çoğalıyor.
İlaç kadar, serum kadar, ağrı kesici kadar umut da gerekiyor hepimize. O umut ki, hayatın kardeşi.
Karşımda Sinop Gerzeli Âsım Gardaş var. Görseniz; incerek, çelimsiz, süzgün bakışlı bir garip yolcu… İkide bir takır takır kuru öksürüğünü alıp nevresimin altına kaçıyor. Her şeye iki adım gecikmiş gibi; kuralların, usullerin, alışkanlıkların arkasında kalmış. İtiraz etmiyor ama aldırmıyor da. Müdanasız. Dünya bir pula… Gemi kaynakçısıymış. Terliyken kendini rüzgâra kaptırınca çiğerleri su toplamış. Ona sorsan bir şeyi yok, Tekir Yaylası’ndan dün besi tutup gelmiş. Röntgene, laboratuvara, eczaneye koşturacak adam lazım ama Âsım Gardaş’ın ne refakatçisi var, ne geleni gideni.
Hemşire sordu:
-Senin kimsen yok mu?
-Var, dedi sessizce. Sonra tatlı tatlı gülümseyerek beni işaret etti.
Gürr! diye soysuz dünya üstüme yıkıldı sandım. Bütün ağrılarım dindi. Kuşkularım, kaygılarım dağılıp gitti.
Nasıl bir vazife yükledi cılız omuzuma? Söyletene bak sen!
Elhak doğrudur, insan insana emanettir.
Âsım Gardaş bir işaretle neleri yâdıma düşürdü bilseniz, neleri gözümün ucuna taşıdı aniden:
1983 yılıydı. Gene böyle bir güz gününde aynı ‘Acil Servis’ bana nur topu gibi bir esrik yoldaşı, Hanifi Sultan’ı hediye etmişti.
Böbreğimdeki taş oynamış, acıyla düz duvara tırmandığım bir akşamüstü alıp götürmüşlerdi hastaneye. Onu yanı başımda bulmuştum. Aynı sancıyla kıvranıyordu. Önce derttaş, sonra hâldaş olduk. 21 yıl sürdü tatlı kavgamız.
Tarak değmemiş lüleli saçlarının orman gibi kapladığı kocaman başı dünyaya sığmıyor, meydan okuyordu âdeta. Yoluk sakalı, dışarı fırlamış elmacık kemikleri, hele gözlerine oturup kalmış kızıl benekler…
Aslında onu, ilk bakışmamızda fark etmiştim. Alacayı seçmesinden anlamıştım. Sanki benim her şeyim tamam, eh bir divane eksiğim vardı. Hay Allah! Elimden ne gelir, bu mübarekleri nerede görsem paratoner gibi üstüme çekiyorum.
Küçük Ayasofya’dan Kadırga’ya doğru inerken eski ve kuyulu bir taş avluya açılan tek odada yaşıyordu. Kaplumbağa gibi yükü omuzundaydı. Hanifi diyen de vardı, Hanifi Sultan diyen de. Benim sadece “Sultanım” olurdu. O da ismimi unutmuştu herhalde, 21 yıl Kâtip Efendi dedi gezdi çünkü.
Yeşildirek’te tanıdığı bir kumaşçı vardı, oraya gider gelirdi, görünürde işi oydu.
Yalnızdı. Yalnızlıktan daha sadık arkadaş bulamadığını söylerdi. Kimi günler işten çıkınca yanına uğrardım; bulurdum, bulamazdım. Bulduğumda da demi bilirdi, ya uzun uzun susar ya kalkar söz ve aş sofrası kurardı. Bir insanın eli bu kadar mı işe yakışmaz; yumurta pişirir, patates haşlar, başka da bir şey bilmezdi. Onları da tuza bulardı. Soran bakışlarımı bazen umursamaz geçiştirir, bazen cevaplamak ihtiyacı duyardı. Ortaya konuşmayı severdi, “Tuz iyidir” derdi. “Tuz makbuldür, ayıp örter.”
Çaydan gayrı içkisi yoktu. Suya serindi, kana kana içmezdi, “Cennet reyhanı Hüseyin” diye iç geçirir, sükût eder, uzaklara dalardı.
Bir akşamın darında kapısını çaldım, açmadı. Avluya bakan pencerenin perdesi sıkı sıkı çekiliydi. Biliyordum içerdeydi. Israr etmedim.
Ertesi gün kendisi çözüldü, mahcup endamını yerlere akıtarak:
-Uzun zamandır gelmeyen gelmişti, can odasının sahibi gönlümü yoklamıştı. Misafir kabul edemezdim, hoş gör…
Derin acılar dilsizdir.
Gene de yüzünde hep incitilmiş bir insanın duygusu asılı dururdu. Bir vefasız Mihriban’ın çektirdiklerinden arta kalanlar mıydı acaba o kırık çizgiler? İç sancılarının dilini bulamazdım fakat hissederdim, besbelli ta körpe çağlarda, kavuşulmamış bir sevdanın ağırlığıyla ezilmişti körpe yüreği.
Kaybolurdu. Gider gider saklanırdı. Bilirdim, iki dünya bir araya gelse bir nadanın sedirine kurulmaz, öyle her ağacın gölgesini beğenmez, diba şilteler kuntu döşekler istemezdi ama merak ederdim, nerelerde eğleşiyor? Korka korka sordum bir gün:
-Hiiçç! Dedi. Diktim çuvaldızı, yattım gölgesine…
Nereden bulmuşsa odasının duvarına dört köşe kesilmiş irice bir küfeki taşı yaslamıştı. Gider gelir ona sırtını verirdi. Kimi zaman gönlü taşar, Köroğlu şiirleri üşüşürdü diline:
“Mürüvetsiz beyden yeğdir dört köşen
Arkam sensin, kal’am sensin dağlar hey!”
Yanına yaklaşamadığım olurdu. Yol bulup geçemezdim. Bir yerlerden ses alıyordu. Çok keyiflenmişti, neşesi başına vurmuştu.
-Sultanım hayrola! Dedim.
-Daha ne olsun? İşitmedin mi? Aşkın cezası kaldırılmış…
Kadırga yokuşunun başında manava uğradık, patates alacağız.
-Bu nasıl memleket, her gün kavga, her gün nefret! Hâlimiz n’olacak Hanifi Sultan?
Çamurlu patatesleri poşete doldururken acı acı gülümsedi:
-Çekiştirip duruyorlar. Bilseler, Allah’ın ipi kopmaz!
Hiç usanmaz, koşar gider yanına çömelirdim. Günlük hayatın hırgürü içinde âdeta bir sığınaktı onun yanı. Dünyayı aramıza alır, gücümüz yettikçe vurur döndürürdük. Aradan perdeleri kaldırıp sözün ayarı kaçıncaya kadar dost elinden dolu gibi sunardı. Hüzünlenirdi.
-Gözlerin yüzümü yırtıyor, ikide bir akıllı ol deyip duruyor. Ben akıllı olsam ne ki, gönül yoldaşım deli çıktı…
Gene bir gün çok üzdüm onu. Söz dinlemiyordu ama… Böyle olsun istemezdim, incinmişti.
-Kâtip Efendi? Bizden koku alamıyorsan gelme. Az öfkelen, az konuş, az incit. Elin çamurluysa gönül okşayamazsın, hamlıktan kurtulmaya bak!
Nasıl korkmuştum, nasıl paralanmıştım. Af oluncaya kadar uykularım bölündü.
Son zamanlarda daha uzaklardan, daha eskilerden ses almaya başladı.
-Ecel aman verirse bir görünüp de geleyim, diyordu. Bülbül havalandı yüksekten uçuyor, kanadını zapt edemem gayrı.
Bizim eller kıraçlıdır aşılmaz
Yollar çamur kurusun da gidelim
Mor koyunlar melesin de gidelim…
-Sultanım! Kimin var ki orada, korkuyorum perişan olursun.
-Korkma! Tırnağımı taşa vurmam; bir abam var atarım, nerde olsa yatarım. Çağırdılar, şimdi icabet zamanı…
Nihayet vakt erişti, artık yola düşecek. Uğurlamaya gittim.
Beni görünce süzüldü kaldı. Ellerimi avuçladı. Soğukta titreyen bir kuşpalazına şefkat gösterir gibi nefesini uzattı avuçlarıma. Ellerimi, ellerimizi göğsüne doğru çekip götürdü. Bakışları buğulandı:
-Soluğum tıkanıyor, içim titriyor. Hiç bu kadar olmazdı. Çöllerde bir ceylan pusuya düştü herhâlde.
Gözlerinde onlarca serçenin velvelesi çırpınıyor. Sabırsız nazarlar… Yüzü kızılca kıyamet. Neler diyecek de kelimeler kaçıp gitmiş dilinden. Damağı kurumuş besbelli. “Merak etme, çabuk dönerim!” diyebiliyor ancak. Kendini mi, beni mi hâle yola koyuyor, bir bilebilsem?
Delice dostum, Sultanım, yüreğindeki yarayla ve sekine yağmurlarıyla akıp gitti. Ceylan pusuya düştü ve geri dönemedi. Şimdi uzaklarda, bozkırın ortasında bir köy mezarlığında dinleniyor. Nurlara gark ola.
Bu sıralar akşam sabah demeyip Şehriyar önüme düşüyor, elimden tutuyor, birlikte yokuşu sarıyoruz:
“Bizden de bir yâd eyleyen sağ olsun
Dertlerimiz goy dikilsin dağ olsun…”
Şerif Aydemir
- OCAKTAKİ ATEŞİ TAZELEDİK - 15.12.2025
- OCAKTAKİ ATEŞİ TAZELEDİK-İÇ EVİNİ GÖKLERE TAŞIYANLAR - 01.11.2025
- GÖLGENDE GÜL ÜŞÜDÜ - 06.02.2024
- KARANLIKTAKİ BEYAZ KUŞLAR - 30.01.2024
- ILIK DUYGULAR EĞLEŞSİN YÜREĞİNDE - 10.08.2023
- KİMİN YÜREĞİNDE YARA İZİ VAR? - 27.06.2023
- BİR SOĞUK YEL ESER, ÜŞÜR ÖLÜM BİLE - 12.05.2023
- BU DAĞLARIN KARI ERİMEZ - 11.05.2023
- İÇİMDE DOLAŞAN, GEZEN BİRİ VAR - 10.05.2023
- HAYATI BİZE ACILAR ÖĞRETİYOR - 09.05.2023
- İYİLİK TÜTERDİ NEFESLERİNDEN - 08.05.2023
- BİR NALINA BİR MIHINA… - 07.05.2023
- İNSAN DEDİĞİN NE Kİ, BİR AVUÇ İÇLENİŞ… - 06.05.2023
- ARTIK İYİLİĞİ HATIRLATACAK GÜZEL SÖZ SAHİPLERİ GEZİNMELİ ARAMIZDA - 05.05.2023
- ÜSTÜNE BİR TAŞ ÇEKİP YATANLARI ÖLÜ MÜ SANIYORUZ..? - 04.05.2023
