BİR SOĞUK YEL ESER, ÜŞÜR ÖLÜM BİLE

6 Şubat’ın yarası taze ve kanaması daha epey sürecek gibi. Felâketin önünü ardını henüz idrak edemedik. Can kaybımızı bile tam olarak bilemiyoruz. Milletimizin yüreği yandı ama ateş düştüğü yeri daha çok yaktı. Zaman yaraları sarar derler. Acaba?.. Allah beterinden korusun.

Tanpınar’ın bir yazısını hatırladım. Genç bir şairin büyük usta Goethe’yi ziyaretini anlatır. Duyguları tül gibi uçuşan delikanlı günler öncesinden huzura varınca ne diyeceğini zihninde dizer koşar. Mısralar ezberler, kulağa hoş gelecek hayranlık ve sevgi cümlelerini bir bir dilinin ucuna istifler. Kaşını gözünü, giyimini kuşamını yola koyar. Artık hazırdır. Ama vakti gelip dünya devinin karşısına çıkınca aniden zihninin boşaldığını anlar. Günlerdir ezberlediklerini bir yel alıp götürmüştür sanki. İfade kuracak kelime bulamaz. Tükürüğü kurumuş, dili ağzında dönmez olmuştur.

Ne yapsın zavallı, şaşkınlığından o da tutar Goethe’nin tatlı ve lütufkâr tebessümlerine sığınır ve gelirken yolda gördüğü eriklerin güzelliğini anlatmaya başlar.

İşte bu genç şair gibi oldum. Zihnim boşaldı. Konuşacak ve yazacak mecal kalmıyor ki insanda. Yolda gördüğüm eriklerin güzelliğini tutuk dilimle anlatmaya kalksam kimi keser ki?

Elimizi ve gönlümüzü semaya diktik. İnşallah âleme aff-ı rahmet serpilir.

İnsanımız derdini, umudunu, isyanını, acısını türkülere dökmüş ya, alın size Karadeniz dolayından bir ağıt; koca bir bahçenin çeperini aralayıp bizi içeri çağırıyor. Herkes gücü nispetinde heybesini doldursun deyu:

Oy gidi Karadenuz, dolmuş da taşameyur
İtmeyelim sevdaluk, idenler yaşameyur..

Horon oynamağilen horon yeri düz olmaz
Türkü söylemeğilen koca karı kız olmaz..

Demek söz bir yere kadar, dilek ve temennilerin ömrü de çok uzun değil.

Kavli duamız gibi fiili duamız da olmalı. Bir çaba sarf etmeliyiz. Her insana düşecek bir iş ve sorumluluk mutlaka vardır.

Medine’de yaşlı bir kadının ineği hastalanmıştı. Tırnağındaki iltihaplı yara büyümüş koca hayvanı yere sermişti. Kadının varı yoğu bir inekti, ölür diye korkuyordu. Oradan geçmekte olan Hz. Peygamber’i görünce koşup önüne durdu. İneği için dua istedi. Hz. Peygamber de dua etti ve kadına dedi ki:

-Duanın içine katran da koy!

Çünkü katran hayvanların yaralarına iyi geliyordu, ilaçtı o gün için.

Biz de dualarımızın içine biraz katran koysak mı?

Ünlü Kırgız yazarı Cengiz Aytmatov ile Kazakistan’ın büyük şairi Muhtar Şahanov arasında yapılan uzun söyleşi, “Kuz Başındaki Avcının Çığlığı” adı altında 1998 yılında Tolkun Yayınları’ndan çıkmıştı. Durup durup okunası bir kitaptır. O söyleşide Aytmatov ilginç olduğu kadar insanı acı acı gülümseten bir hikâyeyi de dikkatimize dokundurur. Dağ eteğindeki meyveleri yiyip gürültü çıkaran, israf eden, ağaçları kırıp döken sorumsuz ve kaba insanlara karşı o yörede yaşayan ayılar artık katlanamaz olurlar. Sabırları tükenir. Bir sabah çıkar gelir bu insanları taşa tutarlar. Aslında bu hikâye hepimizin vicdanını gizli gizli ürpertir. Devamında Aytmatov, Bilgin Siyalkavski’nin “İnsanların tabiata saldırısı tamamlandı. Artık saldırı sırası tabiatta” sözünü hatırlatır ve cümlesini şöyle tamamlar: Bu sözlerin gerçekleşiyor olması akıl sahiplerini çok düşündürmeli, çok!..

Seyahatnâme’de okuruz. Babası Evliya Çelebi’ye nasihatler eder. Esvabının söküğünü üstünde dikme der, ekmek tuz hakkını daima gözet der ve daha onlarca ibretli ve umursanacak nasihatler sıralar. Ama orada araya sıkışıp kalmış bir söz daha göz kırpıp durur bize.

Babası Evliya’ya:

– Bir şey koymadığın yere sakın elini uzatma oğul, diye tembihler.

Bu söz atlıyı atından indirir, indirmeli de zaten.

Resim sergisine gitmiştim. Açılış günü olduğu için salon kalabalıktı. Daha hiçbir tabloya bakamadan, belki unutulmuş belki bir önceki etkinlikten kalmış intibaını uyandıran bir levha gözüme ilişti. Hat olarak işlek bir mutfakta hazırlanmamıştı ama muhtevası çarptı beni:

“İyi yaşanmış bir hayat en büyük sanattır.”

O günden sonra üşenmeden, yorulmadan bu sözü çokça düşündüğüm oldu. Sonunda şu kanıya vardım:

Biz iyi yaşarsak, başkaları için de yaşamış oluruz.

Kitap sayfaları arasında gezinirken bir ara benim bu ifademi zenginleştirecek bir yazıyla da karşılaştım. Elbette sizinle paylaşacağım. “Ümit Öyküleri” içinde geçen Lucy M.Adam’a ait bir yazıydı bu. Şunları anlatıyordu:

– Nisan ayıydı. Orta Batı’nın tatsız bir kasabasının biricik otelinde bir oda tutmuştum. Bana ayrılan odanın yegâne penceresinin bir kömür deposuna baktığını fark edince, sinirim bozuldu.

Derken, çiçekler gözüme ilişti. Pencerenin yanındaki masanın üzerinde vazo içinde pembe sardunyalar vardı, yanında da zarf içinde bir pusula. Pusulada şu sözleri okudum:  “Kömür deposuna bakacak yerde, bunlara bakın!”  İmza: Odanın bir önceki sahibi.

Bu cümleyi okuyunca, karanlık bir günde aniden güneşin parlamaya başlamasına benzer bir duygu içimi doldurdu.

Oldukça mutlu bir halde geçirdiğim o bir haftanın sonunda, sardunyaların yerine bir vazo dolusu karanfil bırakarak otelden çıktım.

O zamandan beri, odanın bir önceki sahibinin inceliği sayesinde kaç kişinin hayatının aydınlandığını merak eder dururum.”

Ne dersiniz; iç açıcı, zarif bir öykücük değil mi? Ben ilk okuduğumda göğsümde pır pır kuşlar uçuşmuştu. İnsan olduğuma öyle bir sevinmiştim ki…

Yaşadığımız bu dünyayı kırıp dökmeyelim. Kirletmeyelim. Bizden sonraki konuklara odamızı temiz bırakalım.  Ardımızdan gelecek nesillerimiz izlerimize basarken bizim adımıza utanmasınlar. Onların konup göçecekleri uğrak yerlere çiçek demetleri serpiştirelim. İçleri kararmasın. Bilsinler ki, dünyayı sadece kendimiz için kullanmadık.

Etrafımızı sevgilerle, hoşluklarla, güzel kokularla yuyup yıkayalım, sonra gidelim.

Girişte sözünü ettiğim söyleşi-kitapta Kazakistanlı Şahanov’un da anlattıkları çokça feyiz açıcı ve dikkate değerdir:  “İshak adında bir dayım vardı. At üstünde giderken yolda bir taş görse, atından inip o taşı uzağa atardı. Boşu boşuna zahmet etmesine şaşan kimselere, bizden sonra gelenler tökezlemesin diyordu.”

Ki; Hz. Mevlânâ, Mesnevi’sinde(6.cilt, B.330) bu geleneğin nereden tevârüs ettiğini öne alarak benzeri davranışları kişinin edebinden sayar.

Alevi-Bektaşi kültüründe de, gölgede yatan köpek asla kovulmaz, dinlenmesine izin verilir.

Bestamlı Beyazıt’ın kervanı Hac dönüşü Hamedan şehrine uğramıştı. Oranın pazarından meşhur bir çiçeğin tohumunu aldı. Şehirde bir zaman kaldılar; gezip gördüler, oturup kalktılar ve nihayet Bestam’a doğru yola çıktılar. Hayli yol almışlardı ki, bir ara Beyazit-i Veli, tohum torbasının ağzını açtı ve gördü ki, tohumların içinde bir sürü karınca var. İçi sızım sızım kabardı. Hayıflandı. Sonunda dayanamayarak devesini kervanbaşının yanına sürdü:

– Ben geri dönüyorum!

– Aman ya Sahip, neden?

– Hamedan’da aldığımız tohum torbasının içi karınca dolu. Onları yurtlarından yuvalarından uzaklaştıramam. Buna hakkım yok. Ben dönüyorum!

Ve döndü.

O Beyazıt ki; incele incele, gönlü iyiliğin ve güzelliğin yurduna hicret eylemişti. Dağda sürü otlatırdı da koyunlarına kurtlar bekçilik yapardı.

Bir menkıbedir der geçebilirsiniz. Abartılı bulabilirsiniz. Günümüze gel diyebilirsiniz. Eyvallah.

Ama bu menkıbe bize ne hatırlatır? Bir kalbimizin olduğunu… Toprağa, insana, hayata ve eşyaya merhamet etmeyi unutmamamız gerektiğini…

Bir zaman önceydi gazetede gözüme ilişti. Korkulu, endişeli, umutsuz bakışlarını annesine dikmiş savaş artığı ağlamaklı bir çocuk fotoğrafı vardı ve altında bir Özcan Ünlü şiiri:

“Anne dedi, içlenerek
Daha ne kadar yolumuz var cennete?
İçim akıyor…”

Sevgili Nazif Tunç’un “Karınca” filmini hâlâ seyretmedinizse mutlaka bulup görmenizi dilerim. Zira ufkunuzu açacağından eminim.

Ayrıca, Bedri Rahmi Eyüpoğlu’nun Dol Karabakır Dol kitabından bir dörtlüğü de buraya almak istedim:

Karıncanın canı bir dirhem,
Filin canı bin okka
Ama ikisinde de bir telâş, bir kıyamet
Ölüm kapıya gelince…

Fıtrattan kaçış, insanlık ailesinden kopuş çok uzun sürmemeliydi. Çünkü “İnsan merhamete ayarlı bir varlıktır.”

Kurnazlık bu ya, kabahati hep toprağa yüklüyoruz. Toprak kir pas tutmaz. Hele bu topraklar…

Bir de nasıl desem bilmem ki? El hak doğrudur, büyük şehirler kurduk… Ama ruhaniyetsiz şehirler… Oysaki, Farabî’nin dediğince bizim ”Erdemli Şehirler” e ihtiyacımız vardı.

Geçtiğimiz günlerde TEMA Vakfı, bir insanın yılda 8 ağaç tükettiğini açıklamıştı. Ne korkunç hakikat! Ömründe tek bir ağaç hediye etmediği dünyanın her yıl 8 ağacını tüketmek… Bunu duyduğumda, kalabalığa sığınarak yüzünü gizlemeye çalışan suçlu adama benzetmiştim kendimi. Ve kendimden ürkmüştüm.

Latife Tekin’i hatırladım:

“Yoksuluz. Yeryüzünden başka neyimiz var ki?”

Eh işte, onu da böyle hor kullanıyoruz. Severken, göğsümüze basarken canını çıkarıyoruz. Yamyam gibi kendi kalbimizi yiyip bitiriyoruz.

Hak katında yerimizi bilmek istiyorsak, hangi işle meşgulüz, ona bakalım! Neyle ölçersen onunla ölçülürsün çünkü.

İnsan üç yerden utanır, der, Basralı Maverdî. Allah’tan utanır, insanlardan utanır, kendisinden utanır.

Bu çağın en belirgin özelliği, insanın kendinden utanmayı bırakmış olmasıdır herhalde. Belki de bu münasebetle Montaigne, sanatçıyı, kendine seslenen insan diye tarif eder.

Sultanahmet’teki kimi dostlarımız bilirler; son zamanlarda nerede üç beş kişi bir araya gelsek, anında burnumuzun dibinde biri peyda olurdu. Başka kapıya gitmez sanki bizi arar bulurdu. Sıska, cılız ama bakışları iğneli bir adam… Neyin nesiydi, bir türlü sökemedik. Tiz ve kaynamamış sesini önümüze boşaltır giderdi:

– Bugün içinizden bir yetim başı okşayan, bir cenazeyi yolcu eden, bir hastayı ziyarete giden yoksa haydi dağılın. Allah’ın dedikodusunu yapıp durmayın. Allah’tan utanmıyorsunuz bari kendinizden utanın!

Kulaktan, gözden ve gönülden bile hesaba çekileceğimizi haber veren Rabbimiz(İsra,36), yapıp ettiklerimizi sormayacak öyle mi?

Kuzey Afrikalı İbn Battuta 14.yy’da yaşamış ve bütün yeryüzünü ayağına çekmiş bir seyyahtır. Seyahatnamenin 1. Cildinde Anadolu’ya yerleşen Türk boylarının kurduğu Ahiliği anlatırken, “Dünyada bunlardan daha güzel ve daha hayırlı iş yapan kimse görmedim” demiştir.

Nitekim Ahilikle ilgili mahkeme sicillerinden alınan rapora göre meselâ Çankırı Demirciler çarşısında 467 yıl boyunca hiç yangın çıkmamış, kavga olmamış, hırsızlık vakasına rastlanılmamış.

Düşünmeden edemiyorum. Durup durup etimi çimdikliyorum.

İsmet Özel’in de besbelli yüreği yanık:

“Usta, ölmeden bana bir oyun öğret,
İnsan olayım…”

Evet evet… İnsan olmaktan başka çaremiz kalmadı. Kendimizi yeniden inşa etmenin, çekiç darbelerini kendi öz cevherimize indirmenin yollarını bulmalıyız artık.

Franz Kafka gibi söylersek; hiçbir eksiğimiz yok, her şeyimiz tastamam. Sadece bir daha kendimize ihtiyacımız var.

Hz. Peygamber’in, Peygamberliğinden önce katıldığı ve yıllar sonra “Şimdi olsa yine katılırım” dediği Mekke’nin saygın insanları tarafından kurulmuş bir teşekkül vardı. Haksızlıklara karşı gelen,  mazlumların ve iyilerin yanında olan “Hılfu’l-Fudul”, Erdemliler İşbirliği…

Dünya çok soğuk, kanımız donuyor. Ve insanlık böyle bir birliğe ne kadar muhtaç…

Niyetin hara(nere), menzil ora…

Şerif Aydemir

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir