BOZKIRDAN İNSAN MANZARALARI

Eskader ve Fatih Belediyesi iş birliğinde düzenlenen Bâbıâli Sohbetleri’nin 442. toplantısında konuşmacı İmdat Avşar anlattığı bozkır hikâyeleri ile dinleyicileri mest etti. Şu an Türk Edebiyatı Dergisi Genel Yayın Yönetmenliği görevini yürüten Avşar öğretmenlik ve müfettişlik yaptığı yıllarda Anadolu’nun çeşitli coğrafyalarında bizzat tanıdığı kadınların hikâyeleri üzerinden bizi bize anlattı. Konuşmasına Bâbıâli ile tanışmasını ve kendisi için önemini anlatarak başlayan Avşar’ın konuşmasından satır başları şöyle;  

Eğer Anadolu’nun ücra bir köşesinde doğmuşsanız İstanbul’un adı bile ürkütür sizi. Ankara’ya yüz yirmi kilometre bizim köyümüz. Ben Ankara’ya ilk gittiğimde lise üçteydim. Üniversite imtihanı için mecburen gittim. İstanbul, Bozkır’ın çocukları için her zaman gurbetti, uzaktı, ulaşılmazdı. Yani bizim kuşaklar bilirler. Burada abilerimiz var bizden de büyük.

Şanslı bir ailenin çocuğu olduğumu söylemem gerekir. O yıllarda evlerde kütüphaneyi, kitabı falan bırakın, anneler okuma yazma bilmiyor. Babalar askerde öğreniyor. O zamanlar okuma yazma bilmeyenler için Ali Mektebi diye bir mektep açarlarmış askeri birlik içerisinde. Ben de öğretmen olarak bin dokuz yüz doksan ikide Ali Mektebi’nde görev yaptım. Onlara okuma yazma öğrettim. Benim şansım şuradaydı; annem hâlâ hayatta okuma yazması yok ama babam ilkokulu üç yıl okumuştu. Babam, ablası, küçük kardeşi üç dört kardeş birden eğitmen geldiği için okula vermişler. Müthiş meraklı bir adamdı. Üç kütüphanelik kitap okumuş bir adamdı yani. Okuma meraklısı bir adamdı. O yıllarda herkesin evinde bir tane kitap olurdu. O da kutsal kitabımız Kur’an-ı Kerim. Ve maalesef kimse de okumayı bilmezdi. Köyde birkaç adam ancak okuyabilirdi. Eğer bir hoca gelirse hoca okurdu. Mesela bizim evde ise o yıllarda dergiler ve kitaplar vardı. Babam yoksul bir adam olmasına rağmen koyununu kuzusunu satıp dergi ve kitaplar alıp gelirdi. Bu Bâbıâli kelimesini de o zamanlar duymuştum. Yani buradan nice büyük yazarların, şairlerin geçtiğini, Buranın İstanbul’un daha Osmanlı İmparatorluğu döneminden beri bir kültür ve basın yayın mekânı olduğunu öğrenmiştim. Bâbıâli ismi de beni her zaman cezbeden bir şeydi. Yıllar sonra geldik, gördük buraya. Buradan nice fikir adamları düşünürler kimler geçti belki de. Ve en sonunda biz de bir Bâbıâli adıyla yan yana olup “Bâbıâli Sohbetleri”ne katılmış olduk. Teşekkür ediyorum. Benim nenemin çok güzel bir sözü vardı. “Diyordu ki kimler geldi, kimler geçti felekten. Un eledik, deve de geçti elekten. Biz de bu eleklerden geçerek Bâbıâli’ye düşenlerdeniz sanıyorum.

Ben Kırşehir Kaman’da doğdum ama benim ne zaman doğduğum hep bir muamma oldu. Kafa kâğıdı diye bir hikayemde yazdım bu doğumumla ilgili meseleyi. Bir de Anamın Saatleri diye bir hikayem var. Orada genişçe anlattım. O yıllarda babalar hep gurbette olurdu. Anneler de okuma yazma bilmediği için doğmuşuz bir gece Zahmarı’da, Karagış’ta, Gücük’te, Abdül’de, Mayıs’ta ama net bir takvim yoktur yani. Ben anama defalarca sormuşum “Ne zaman doğdum ana” diye. Anam hep diyordu “Zahmarı mıydı, Karagış mıydı bilmiyorum. Ama iyi bir kar yağıyordu. Kar her kış yağar. Yıl altmış sekiz mi altmış yedi mi o da belli değil. Bilmiyorum yani. Burcum, yükselenim ne? Koyun muyum, koç muyum? Keçi mi oğlak mı…?

Şimdi değerli dostlar ben size doğup büyüdüğüm, daha sonra öğretmenlik yaptığım, gezdiğim dolaştığım bozkırlardan insan manzaraları sunmak istiyorum. Yani Anadolu’nun insanlarının farklı yönlerini, o kadınları, o çocukları, o babaları, o oğulları, o neneleri onların hem hüzünlü, kederli yanlarıyla hem de insanı gülümseten yanlarıyla, saflıklarıyla, temizlikleriyle, yiğitlikleriyle, mertlikleriyle anlatmak istiyorum. Çünkü bozkır denildiğinde ilk etapta zihinlerde olumsuz bir anlam oluşuyor. Bozkır, boz kelimesi zaten anlamsız. Kır dediğinizde de kıraç bir iklimden bahsediyor gibi gelebiliriz. Ama dünyadaki bütün iklim çeşitlerini bir araya getiren bozkır kadar zengin bir iklim yoktur. Hem hayvan çeşitliliği açısından hem bitki çeşitliliği açısından hem de mevsimlerin renkleri renk cümbüş açısından çok zengin bir iklimdir bozkır. Bozkır’da bir metrekarede belki de yüz çeşit ot ve çiçek bulabilirsiniz. Bozkır bahar geldi mi coşar, menekşeler, nergisler, zambaklar, gelincikler, hardallar, hazeranlar öyle bir açar ki rengarek bir halı gibi serilir önünüze bozkır. Tabii ki aradaki renkleri, yazın yeşilini, alını, sonbaharın kızılını altına çalan yapraklarını ayrıca söylemek gerekir. Bozkırın seslerini dinlemek lazım mesela. Çıkın bir köyün kenarına hiç gözünüzle göremeyeceğiniz muhteşem namelerin sahipleri vardır orada. Çalı kuşu derler, küçücük bir kuştur. Efendim baştan kara derler, küçücük bir kuştur. Onun kendisini göremezsiniz. Ama öyle ahenkli, öyle güzel nameler vardır ki başınızı bir çoban yastığına dayayıp yattığınızda onlar dünyanın en güzel muzikçisi gibi sizi sarıp sarmalar.

Dolayısıyla bozkır böyle bir iklimdir. Böyle bir iklimin, coğrafyanın şekillendirdiği o insanlar acaba nasıl? Acaba biz bu insanların hikayelerini biliyor muyuz? Burada yaşayan kadınlar, burada yaşayan çocuklar, buralardan gelip geçen yaşlılar, ihtiyarlar acaba neler yaşıyorlar? Nasıl insanlar? Ben bütünüyle o bozkırın coğrafyasını, insanlarını oradaki hadiseleri, o insanların hayata tutunuşlarını, hayata bakışlarını edebiyat dünyasına getirmeye çalıştım ve bütün gayretim de bunun üzerine oldu.

Bugüne kadar üç tane hikâye kitabı yazdım. Bu insanlarla, bu coğrafyayla ve onların hayat hikayeleriyle alakalı bir şeyler yazmaya çalıştım. Bozkır böyle bir memleket.

Bu insanlar kendi hikayelerini niye romanlaştıramazlar? Niye yazamazlar? Her insan kendi hayatının romanını yazabilir mi? Hayır. Burada sanatçı bir yaratılış gerekiyor. Burada bir söz söyleme istidadı gerekiyor. Olayları, hadiseleri kendi gözünden yorumlayarak kâğıda aktarmak gerekiyor. Belki de adaletli olan yüce Tanrı herkese başka başka yetenekler vermiş. Belki bize de o söz söyleme yeteneğini verdiği için biz bunları hikayeler haline getirmişiz.

Hiçbir yazarın hikayesi ya da romanı kendi hayatından bağımsız değildir. Onun yaralarıdır, onun sızılarıdır, onun yaşadıklarıdır. Sadece aynayı ters çizerek başka bir açıdan gösterir.

Oradaki kahraman kendidir de adını Ali koyar Ali’nin kederini anlatır ama bence Ali’nin bütün o acısı, kederi yazanın kendisinin kederinden başka bir şey değildir. Hikayeler birbiriyle kesiştikçe çoğalır, birbiriyle kesiştikçe renklenir, güzelleşir. Biz bugün ömür dediğimiz hikayelerimizle gezip dolaşırken Cağaloğlu’nda dört yüz kırk ikinci sohbette bu mekânda bir araya geldik. Şu anda bizim hikayelerimiz kesişti. Biraz sonra bir tramvaya bineceğiz, başkalarının hikayeleriyle karşılaşacağız. Eve gideceğiz, ailemizin hikayesine karşılayacağız. Vesaire. Dolayısıyla eğer sanatçı bir yaratılış varsa bu hikayeleri daha sonra kaleme alıyorsunuz, yazıyorsunuz, metin haline getiriyorsunuz.

Cemil Meriç’in çok sevdiğim bir sözü var. O diyor ki “Yaşamak yaralanmaktır. Eğer yaralanmamışsanız yaşamamışsınız demektir.” Hayatı teyet geçmişsiniz. Derdiniz, kederiniz olmamış demektir. Eğer yaralıysanız hayatı yaşıyorsunuz, hayata temas ediyorsunuz.

Ve işte bu hikayeler sizin içinizdeki bir yarayı kanatmıyorsa zaten o hikâyeyi göremiyorsunuz. Bazen küçücük bir hadiseden büyük bir hikâyenin doğduğuna defalarca şahit olmuşum. Küçük bir insan davranışından, küçük bir insan hareketinden ya da bir insanın söylediği bir cümleden büyük bir hikâyenin doğacağını hissetmişim ve defalarca da hikayenin üstüne gitmişimdir. Eğer hikayeyi kovalamazsanız, üstüne gitmezseniz o hikayenin kenarından geçmiş olursunuz. O yüzden coğrafyayı da insanı da iyi tanımak, iyi gözlemek ve onların yaralarını kendi yüreğinizde hissetmek lazım.

Eğer öyle yaparsanız yazmış olduğunuz metinlerin derin bir manası oluşur. Geleceğe kalabilir. Ama oturup da kendi başımıza sadece kendi iç dünyamızın bunalımlarını farklı dil üsluplarıyla aktarmaya çalışırsak bulanık bir şekilde ben onların gelecek nesillerde veya bu milletin kültür ve medeniyet hayatında çok da kalıcı olabileceğini düşünmüyorum.

Şimdi benim hikayelerim de Bozkır’daki nice insanın hikayesiyle karşılaştı. Bozkır’daki kadınlardan bahsetmek istiyorum öncelikle. Ama günümüzün kadınlarından değil. Bir kırk elli yıl öncesini, yüz yıl öncesinin mirasını yetmişli, seksenli, doksanlı yıllara kadar yaşayan nenesiyle aynı yokluğu yaşayan kadınları anlatmak istiyorum. Çünkü bu milleti var eden büyük felaketlerin karşısında yiğitçe, mertçe duran o analar, o neneler olmasaydı belki de bu millet küllerinden yeniden doğmayacaktı, doğamayacaktı. Bu kadınların okuma yazmaları olmasa bile mektep medrese görmeseler bile işte şu burada huzurunuzda konuşan adamın bu türlü konuşmasına zemin hazırlayan bu dili kazandıran, bu arı duru Türkçeyi kazandıran kadınlar bunlar. En başta onun için onların ellerinin öpülmesi gerekir. Hiçbir sistematik eğitim içerisinden geçmemiş ne mektep ne medrese görmüş, on üç on dört yaşında gelin olmuş en büyük çocuğu kendinden on beş yaş küçük ama hayatın karşısında öyle bir durmuş. O çocuklara öyle bir kol kanat germiş ve hepsine de bu şirin dili bu güzel Türkçeyi bütün kurallarıyla kaideleriyle öğretmiş. O yüzden ana dili diyoruz ya. Ana dili çok değerlidir. Ben açıkça söyleyeyim ninemden ve anamdan ki her ikisinin de okuma yazması yoktu, Türkçenin bütün inceliklerini detaylarını mizah dilini de tenkit dilini de dualarını da beddualarını da en güzel hikayelerini de dinledim. Onlardan öğrendim. Bu kadınların dil ve kültür aktarımı açısından o kadar önemli rolleri var ki bizim bir millet olarak binlerce yıl bu topraklarda varoluşumuzun temel sebeplerinden biri bu dilin canlı bir şekilde yaşamasıdır. Ve biz bu dili analarımıza borçluyuz. Bunlar aynı zamanda bakın savaşta vuruşan kadınlardır. Barışta bütün acıları yoklukları yaşayan kadınlardır.

Herhangi bir köye uğradığınızda herhangi bir olayı bir kadın size yoklukları, yoksullukları, savaşları, geriye dönüşleri, göçleri, kan davalarını, kıtlıktan ölenlerin arkasından söylenmiş olan o sözleri, dörtlükleri, ağıtları söyleyebilir. Türk Edebiyatı’nın en güzide numunelerinden olduğunu söyleyebilirim bunların.

Sehl-i Mümteni derler; basit bir malzemeyle sıradan kelimelerle çok derin bir anlam yaratmaya. İşte okuma yazması olmayan kadınların Sehl-i Mümteni’ye örnek gösterecek muhteşem dörtlükleri vardır.

Bakın mesela bir kıtlıktan sonra hasta olan ve ölmek üzere olan bir oğlunun arkasından bir kadının söylediği bir dörtlük. Yoklukla büyütmüş, ekmek yok, un yok. Çocuk kıtlıktan hasta ve ölmek üzere. Ne diyor bakın? Ne haller ile büyüttüm? Purçalıktan ettim geviş. Ben ölüyüm aslan oğlum. Azrail gelirken savuştur. Azrail’in elinden yavruyu kurtarmak için kaçırmayı hesap eden bir dörtlük. Purçalıkta belki bilirsiniz. Yabani bir ottur, havuca benzer, yabani bir avuçtur. Böyle üç beş tanesini çiğnediğinizde ağzınızda küçük bir şeker tadı oluşur. Onları çiğneyerek yavrusuna veren bir ananın anlattığı bir şey işte. Dilin en güzel örneklerinden biri.

Geçenlerde Yaşar Kemal’in bir videosunu gördüm. O da Çukurova’dan derlediği Kadınların söylediklerine Diyor ki Yemen cephesinde şehit düşen bir askerin annesi söylüyor bu dörtlüğü; Hayal ediyor çocuk çölde nasıl ölebilir? Ve ölüp ortada kalmışsa başına ne iş gelir diye ve kadın şu dörtlüğü söylüyor. Yerden yanı oldum ola günden yanı soldum ola Mehmet’in ala gözüne karıncalar doldum ola. Şimdi Yaşar Kemal diyor ki “Dünya edebiyatında bu dörtlükten daha güçlü bir tasvir yoktur.”

Anadolu’nun bu yiğit insanlarını asla unutmamak gerektiğini düşünüyorum ve bunların her zaman hakkını iade etmek gerektiğini söylüyorum.

Şimdi Bozkır’ın tanıdığım kadınlarından bahsetmek istiyorum size. Bunlar gerçek hayat hikayeleri.

Bunların kimini yazdım ben. Kimini yazmadım ama sosyolojik açıdan bakıldığında bu hikayelerin çok büyük bir değeri olduğunu söylemeliyim. Yani benim hikayemdir diye değil. Genel manada bu hikayelerin bizim toplumumuz açısından önemli olduğunu söyleyebilirim.

Bin dokuz yüz doksanda Malatya’nın Akçadağ’a bağlı Derinboğaz Köyü’nde göreve başladım ben. Yüksek dağlar başında Tohma Çayı’nın kestiği vadinin üzerinde karı kışı yaman olan bir köydü burası. Yollar kapanınca üç dört ay köyden çıkamıyorduk. Okul köyün en üst başındaydı. Bir de muhtarın evi vardı orada. Daha sonra köy epeyce aşağıdan başlıyordu. Boş arazi olduğu için okulu oraya yapmışlardı. Lojman da oradaydı. Kürt köyüydü. Kar kış olunca tabii öğretmen adamız, bekar adamız ekmek lazım oluyor, aş lazım oluyor, sigara bitiyor ayda iki karton, üç karton. Köylüden tütün alırdım, ekmek alırdım ama en çok da muhtarın hanımından ekmek alırdım. En yakın komşum oydu. Muhtar hiç evde durmazdı. Devamlı şehirde olurdu, köye pek gelmezdi. Çünkü bir kan davası sonucu kendisinden on beş yaş büyük Eşo halayı barışarak vermişlerdi muhtara. Tabii muhtar o zaman on beş on altı yaşındaysa eşi yirmi sekiz yaşında falandır. Ve bir müddet sonra aradaki bu yaş farkı onları birbirinden koparmıştı. Eşo halanın çocukları da Ankara’daydı. Eşo hala tek başına yaşardı. Köyün üst başında bir ben vardım bir de Eşo hala. Yani ben o zaman yirmi üç yaşlarında falandım, Eşo hala da zannediyorum elli beş altmış yaşında vardı. Ekmeğim bitince gidip kapısını vururdum. İçeriden Kürtçe bağırdı kimsin diye. Derdim müellime. Ne istiyorsun derdi ekmek derdim. Ben sırtımı döner giderdim. Eşo hala biraz sonra malzemeyi hazırlardı ekmeğin içine peynir de koyardı. Kapının ağzına bırakırdı içeriye geçerdi. Ben oradan alır giderdim. Ben üç yıl o köyde bu kadının yüzünü hiç görmedim. Ben de ay başında yollar açılınca şehre gidende bu kadına bir şeyler alır gelirdim hediye. Tülbent, yazma, çorap, ne bileyim ne olursa getirir verirdim. Çeşme hayli uzaktaydı. Boş bidonları dışarıya koyardık beşinci sınıf talebeleri alıp gidiyorlardı akşamüstü. Sabah gelirken doldurup getiriyorlardı. Öğretmene ikram olsun diye. Ama benim ne zaman çardakta boş bidonlarımı görse Eşo hala mutlaka gidip doldurur getirirdi. “Yahu etme” desem de taşırdı yine de. Yüzünü göstermezdi ama anam gibi sevdiğim bir kadındı. Yüz yüze gelmedik. Yüz yüze konuşmadık. Bazen muhtar gelirdi. Bize çay, ekmek getirdi. Yine kapıyı vurur dışarıya tepsiyi bırakırdı. Muhtar onu içeriye alırdı, otururdu.

Köyde televizyon yoktu. Bir tane benim televizyonum vardı. Onu da cumartesi günleri okula kuruyordum. Ve köylüleri çağırıp onlarla haberleri falan izliyorduk. Bazen filmler izliyorduk.

Aradan epey bir yıl geçti. Belki de on altı, on yedi, yirmi yıl geçti. İnternet girdi efendim. Köyle şehir arasında yollar yapıldı. Her yerin, her insanın değiştiği gibi bu köyde değişmiştir diye yıllar sonra öğretmenlik yaptığım köye gittim. Üst tarafa birkaç ev daha yapılmıştı. Bir kadın oturuyor. Yüzünü hiç görmediğim için tahmin ediyorum “Bu Eşo hala mıdır” dedim, “Evet” dediler. Şimdi ben önden yürüyorum kadına doğru, kalabalık da arkamdan geliyor, baya bir gürültü patırtı var. Kadın birden ayağa kalktı Eşo hala ve etrafına bakınmaya başladı boş gözlerle. Gözlerine perde inmiş demek ki, görmüyor. Kürtçe yine sordu kim o, ne oldu, ne oluyor falan diye. Dediler ki müellim geldi. Hangi müellim diye sordu, İmdat Hoca dediler. Dedi, kurbane, kurbane. Gittim yanına, Kadın boynuma sarıldı, bir ağlamaya başladı. Evladını kaybetmiş bir Kürt anası. Benim anamdan farkı yoktu bu kadının. Şimdi bu ilişkiler varken memleketin bir yanındaki insanlarla biz nasıl bu hale geldik? Bu terörizmin kaynağı ne? Bunca şehit niye verildi? Bu hikayeleri anlatmak lazım insanlara.

Yahya’lıda bir şehit anası tanıdım. Kur’an kursu denetimleri vardı o zaman, ben müfettişim aynı zamanda. Bir Kur’an kursu denetimine gittim. Kadınların gittiği bir Kur’an kursu. İnsanların sosyalleştiği, böyle gelip sığındığı, çay kahve içtiği, okuduğu, yazdığı bir yer. 50 yaşında, 60 yaşında, 70 yaşında nineler vardı Kur’an kursunda. Çoluk çocuk gitmiş, tek kalmışlar gelip orada oturuyorlar, hiç olmazsa Kur’an kursu öğretmeni bunlara birtakım bilgiler veriyor. Hayata dair, işte dine, imana dair. Faydalanıyorlardı oradan.

Bir kadın dikkatimi çekti. O kadar dalgın, böyle dalıp dalıp gidiyor kadın. Dedim ya ben hikayenin üstüne giderim hep diye. Vardım, yaşlı da bayağı. Vardım, yanına oturdum. Ben de çok severim bu nenelerle konuşmayı. Koluna girdim oturdum, nasılsın dedim, iyiyim yavrum dedim. Biraz hâl hatır tuttuktan sonra birden ağlamaya başladı. Dedim “Ne oldu, niye ağladın.” “Oğlumun gözleri sana benziyor,” dedi. Ne oldu oğlan, Güneydoğu’da şehit oldu. Öyle bir şok oldum ki, zaten kadıncağız ağlayacak yeri arıyor. Birdenbire bütün telleri gevşedi ve boşalmaya başladı.

Az önceki kadına bak, bu kadına bak. Ama bazı yanlışlıklar, bazı oyunlar iki kadının çocuğunu karşı karşıya getirdi. Düşman etti birbirine.

Ben nenemi çok az hatırlarım. Allah rahmet eylesin, ilkokul birinci sınıftayken öldü. Nenem de böyle genç yaşta eşini kaybettiği için yedi çocuk büyütmüş bir kadındı. Sefil perişan bir kadındı. Bunun da bir yoldaşı vardı, yoldaş derlerdi, ahretlik de derlerdi birbirlerine. Vahide diye bir hanım, Vahide ebe derdik biz ona. Ben o çocukluk yıllarında hatırlıyorum, bizim köydeki ninelerin yüzde doksanı dul idi. Ya Çanakkale’de, ya Kurtuluş Savaşı’nda, ya hastalıktan, kıtlıktan vesaire. Kadınlar uzun yaşıyor, erkekler yoktu. Hatta biz bir oyun oynardık, çocukken. Gece lamba söndüğünde, yattığımızda bir oyun oynardık. Bir evde bir nene, iki gelin, sekiz çocuk, dört oğlan, üç kız bilmem, bu ev kimin evi diye. Ya şimdi düşünüyorum, dedeler yok, babalar da yok. Dedeler şehit olmuş, babalar gurbette. Bilmecelerimizde de eksikti dedeler ve babalar. Vahide ebenin de kocası Kurtuluş Savaşı’na gitmiş, bir daha gelmemiş. Ebemle ikisi gelir konuşurlardı, ben de çok sever bunların dizinin dibine oturur dinlerdim ocağın başında. Nenemle, Vahide’yle oturup sohbet ederlerken, Sarıkamış’tan girip Yemen’den çıkarlardı. Ara sıra bir ağıt söylerlerdi. Epeyce konuştular falan, annem de hayvanlara bakmaya gitti. Ebem dedi ki, biz ebe deriz babamızın anasına, “Sen otur, ben şu geline bir yardım edip geleyim.” Vahide ebe de dedi ki, “ben de bir namazını kılayım.” Akşam ezanı okunuyor. Ezan da rüzgârın sesiyle geliyor. Elektrik falan yok, mikrofondan okuması mümkün değil, hoca damın başına çıkıyordu. Cami de toprak damlıydı. Oradan böyle rüzgârla karışık bir, Hayye ale’s-salâh diye ses geldi miydi, bilirdik ki ezan okunuyor. Ramazan aylarında da caminin önünde beklerdik, hoca Allah’u ekber deyince evlere koşarız, ezan okundu diye. Şimdi bizim evin taş duvarı, kıble duvarı derlerdi. Güney tarafı kıbleydi. Ben çocukken biliyorum ki bütün namaza duranlar taş duvardan yana dururlardı. Taş duvara yönünü verdi mi kıbleyi bulmuş olurlardı. Şimdi Vahide ebe de tabi başka bir evde, belki de Vahide ebenin evinde kıble başka bir yere bakıyor. Bizim ocakta kuzeye bakardı. Vahide ebe abdestini falan aldı, namazlığı yukarıdan indirdi, ocağa doğru serdi ve tam ters istikamette Allah’u ekber dedi, namaza başladı. Ben çocuk aklıyla “Ebe ebe yanlış kılıyorsun” diye bağırdım. Onda ses yok. Ebe yanlış kılıyorsun diyorum, ses yok. Bir iki kere söyledim, telaşlanıyorum yanlış durdu namaza diye. Ondan sonra esselamu aleyküm. “Ne diyorsun” dedi. “Ebe bizim evin kıblesi şu taraf, sen yanlış yere duruyorsun” deyince sus geberesin dedi. Bizim evin kıblesi ocağa bakıyor dedi. Kendi evlerinde demek ki ocağa doğru duruyormuş kadın. Bizim eve de onu transfer etti.

Emir Kalkan vardı rahmetli, benim çok yakın dostum. Bunları birbirimize anlattıktan sonra Emir abi böyle birdenbire derdi ki, “İmdat cennete bunlar gitmeyecek de kim gidecek. İşte ayakları altında cennet olan kadınlar bunlardır dedi Emir abi.”

Şimdi bir küçük hikâye de anamdan anlatayım. Anamın yalın hali, Anamın Saatleri, Kafa Kâğıdı falan benim hikayelerimden birçoğunun kahramanı anamdır. Anamın saatleriyle ilgili bir hikâye.

Anamın okula yazması yoktur. Hala parayı vakti falan bilmez. Lise 1’de okuyorum. Evin en büyük oğluyum artık. Babam Libya’ya çalışmaya gitti. Abim üniversiteyi kazandı. Bacımı gelin ettiler. Küçük kardeşim, ben, anam üçümüz kalıyoruz. Bir gün okuldan eve moralim bozuk geldim. Fizik öğretmeni beni yaman dövdü. Fizik kitabımız vardı bizim. 1 kilo 250 gram. PSSC diye yazar üzerinde. Bizim kuşak bilir. Daha sonra öğrendik ki o kitabı üniversitede okutuyorlar. Biz lisede okuyoruz bu kitabı. Hiçbir şeyden çekmedim müzikle, fizikten çektiğim kadar. Hayatımda iki zayıfım oldu. Biri müzik, biri fizik. Kitabı götürmedim. Çantam da yok. Dışarısı ayaz. Zaten pardösü de yok. Titreye titreye okula gidiyoruz. Fizik öğretmeni geldi “Kitabın nerede lan” dedi. “Getirmedim hocam” dedim. “Niye getirmedin” dedi. “Ağır hocam” dedim. Adam bana bir iki tane yapıştırdı. Sonra da ömrümce unutamayacağın bir atasözü söyledi. “Eşeğe semeri yük olmaz oğlum” dedi. Alacağımızı aldık orada. Neyse dedim ki anama böyle böyle. “Fizik öğretmeni beni dövdü.”  Anam da diyor ki “Bu çocuklar sersefil oldu. Köyde, yazıda yabanda. Hiç olmazsa şehir yerde biraz uyusunlar,” diye kıyamıyor uyandırmaya.

Köydeyken süpürgenin gavur tarafıyla vurup kaldırıyordu bizi. Çünkü köyün işleri başkaydı. Bilirsiniz değil mi süpürgenin gavur tarafını? Süpürgenin arka örülmüş, tel ile sarılmış topuz gibi bir yeri vardı. Oraya süpürgenin gavur tarafı derler. Vurdu mu adamı inletir o değnek gibi, gürz gibi. Anam erken uyandıracak artık bizi ama kadıncağız saati bilmiyor. Ben saatin akrebini yelkovanını yedi buçuğa çeviriyorum. “Ana saat şu şekilde olunca beni kaldır,” diyorum. Anam kalkıyor sabah namazı “Kalk oğlum geç kalacaksın okula.” Bir bakıyorum saat beş. Ana etme gitme işte şu şöyle dönecek bir daha dönüp gelecek falan böyle olacak. Yok. Altıda bir daha kaldırıyor. Uykular harap oldu o günden sonra. Anamın temel endişesi öğretmen yine bunu duyacak zayıf verecek. Anam bizi uyutmuyor. Hatta cumartesi pazar günleri de hücum ediyor. Günü bilmiyor kadın. “Kalk yavrum geç kalacaksın. Alemin uşağı okula gitmiş sokakta kimse yok.” E sabah namazı sokakta kim olsun?

Kendi kendime dedim ki anama saat öğreteyim. Sayıları da bilmiyor. Başladık anamla sayıları öğrenmeye. Bu bir neye benziyor Ana? Oklavaya benziyor. Kadının diline aktardık. Bu iki neye benziyor? Kasap çengeline benziyor. Bu üç neye benziyor? Bu dört neye benziyor? Soykacıya kalsın hiçbir şeye benzemiyor diyor. Hakikaten de bir şeye benzemiyor. Neyse on neye benziyor? Bir oklava yanında bir hamur bezesi on. İki oklava olunca on bir. Bir oklava bir kasap çengeli on iki. Böyle saat on iki öğrendik. Akrep’i öğrettik. Yelkova’nı öğrettik. Çeviriyorum çeviriyorum anama soruyorum. Ana saat kaç oldu? Bir. Bir daha çeviriyorum iki. Yavaş yavaş saat başlarını kavradı. Dedim ki ana şimdi buçukları öğrenmek lazım. Çeviriyorum şimdi saat kaç. Akrep iki rakamın arasına geliyor ya. Kavrayamıyor bir türlü. En sonunda ona diyor ki “Bu buçuğu icat edenin Allah ocağını batırsın. Ne güzel bellediydim saati.”

Buçukları da bellettik anamıza. Yedi buçukta kaldırıyor artık beni. Ama birkaç defa şaşırdı. Bir gün beni uyandırdı. Dedi ki oğlum senin dediğin bir türlü dönmüyor. Dakika geç dönüyor ya. Şu soyka deli gibi dönüp duruyor. Aklımı karıştırıyor. Kalk hele saate bir bak vakit gelmiş mi? Gittim saatçiye anamın zihnini karıştırıyor diye söktürdüm saniyeyi. Saatçi diyor ki oğlum bunu niye söküyorsun? Dedim ki anamın zihnini karıştırıyor. O yüzden söktürdüm.

Anam onu da belledi. Şimdi “Çeyrek geçe, çeyrek kala, yirmi geçe var,” Desem anam artık benimle dövüşecek yeter diye. Ancak iki ayda öğretmişim saati. Neyse bir gün oturuyoruz. Saat de sekizi yirmi iki geçiyor falan öyle bir şey. Anam da komşulara falan övünüyor saati belledim diye. Sağ olsun İmdat saati bana belletti. Ana dedim saat kaç bir bak da söyle Allah’ını seversen. Anam bir baktı. Ne buçağa benziyor, ne saat başına. Haydi ana diyorum söyle. Bakıyor bakıyor sekiz, dokuz, yedi. Ana söyle. Kurban olduğum dedi saat şimdi çok dağınık. Azıcık toparlansın da öyle söyleyeyim.

Emir Kalkan’ın dediğine katılıyorum. Yani cennette bu kadınlardan başka kim gidecek. Saf, temiz, münafıklık yok, kötülük yok. Ne kadar eziyet var çekmişler. Ne kadar acı var yaşamışlar ama sapasağlam durmuşlar. Bir serçe gibi yavrularını yetiştirmişler.

Aynı talih, aynı yazgı, aynı sessizlik, aynı mahkumiyet. Gönül sözünü söyleyemeyen, töre gereği gönülsüz ere giden, gönülsüz gittiği halde bütün cefaya katlanıp, çoluk çocuk yetiştiren kızlar. Anasının talihini aynı şekilde devam ettiren bozkırın kızları. Bunlar da beni çok kederlendirir, çok hüzülendirir. Şimdi bu gönülsüzlük var ya, kına türkülerine de ağıtlara da yansıyan, bu türkülerin de müellifi bu kızlar. Dertlerini, sevgilerini, sevdalarını sadece kilim nakışlarına işleyebilmişler. Söz hakkı yok bunlarda. Mümkün değil gönlünün istediği birine varmak. Töre ne emretmişse boyun eğip gitmişler. Bunlar da yaman talihsizdir gelinler ve kızlar.

Ali Akbaş’ın o meşhur türküler şiirinde bir dörtlük var. Diyor ki, “Yıkılmış, siyeci bozulmuş bağlar. Davullar ah çeker, zurnalar ağlar. Bu gelin gönülsüz salmayın dağlar. Bir bahtı karadır bizim türküler.” Aslında bahtı kara olan bizim kızlardır. Dertlinin söylediğini deli söylemez. O dert o yara adama neler söyletir.

Bir de Bozkır’ın çocukları, masumiyetin çocuk yüzleri. Anası sütten keser kesmez büyüyen çocuklardır bunlar. Yetimlerdir, öksüzlerdir, hatta yetimlik yetmez gibi bir de dede yetimleridir bunlar. Dede yetimi nedir bilir misiniz? Çocuğun babası öldükten sonra dedesi himaye eder. Dedesi öldükten sonra da dede yetimi olur bu çocuklar. O yüzden yetimliğin ikinci derecesidir bu. Kavruk yüzlü, hayatı dişiyle tırnağıyla kazanan, tabiatın kitabını daha çocukken okumaya başlayan çoban, işçi, amele, ne bileyim daha sonra da o Bozkır’ın normal ferdi haline gelen çocuklar. Ama bu çocukların hayatları, bu çocukların nasıl büyüdükleri de ciddi şekilde konuşulması gerekiyor.

İsmail diye bir öğrencim vardı benim. Zamanında ağzına bir damla damlatmadıkları için çocuk felci olmuştu. Ayakta yürüyordu ama o kadar güçlükle yürüyordu ki çocuk. Birinci sınıfları okutuyorum, top oynatıyoruz çocuklara, maç yapıyoruz, beden eğitimi dersinde. İsmail düşecek, bir tarafı sıyırılacak diye etim eriyor, kemiğim çürüyor. Hep yanında koşuyorum ki düşerse tutayım ve hep kendi takımıma alıyorum. Gol atamıyor, diğer çocukları itiyorum, faul yapıyorum, çekiyorum ona gol attırmak için. Bir sevincine sebep olmak için çok uğraşıyordum. Çok mazlum bir çocuktu.

Bir gün geziye gittik. Köyün uzağında Ulu Pınar diye bir yer var. Bahar’ın orada piknik yapacağız. Hayli de uzak. Çocuklar deli taylar gibi koştular, top oynadılar, yoruldular. Akşamüstü köye dönüyoruz. Tabii çocuklar bezgin, yürüyemiyorlar, yoruldular. Güneş bir yandan çarpıyor falan. Biz de İsmail’le arkadan geliyoruz. Baktım hava kararıyor, çocuklar gidemeyecek daha. Dedim “Gelin çocuklar, sizinle bir yarış yapalım.” Dizdim bunların hepsini. O bölgede meşe budarlar, yolların kenarlarına koyarlar dallarını yakmak için. Her birine meşe dalından bir at yaptım. Her biri bir ağaçtan ata bindi. Kızlar, oğlanlar. Dedim ki “Ben başla deyince başlayacaksınız. İsmail’e de bir at verdim tabii. Benim de bir atım var. Başla deyince bunlar koşup gidecek köye kadar. Köye kim önce varacak? Çocuklar bir koşmaya başladı, tozu dumana katarak köye doğru gidiyorlar. Hepsi ata bindi, dört nala sürüyorlar. İsmail de yekindi, düştü. İsmail yürürken zorlanıyor bir de ayağının arasına at verince tamamen dengesiz oldu, düşüyor. Dedim İsmail “Boşver bunlar gitsin, biz yürüyerek gideriz.” “Yok öğretmenim, ben de koşmak istiyorum.” Çocuk koşamıyor. Dedi ki bu at iyi koşmuyor öğretmenim. Dur senin atını değiştirelim. Atları değiştirdik, İsmail koşunca yine yıkılıyor. Diğer çocuklar at gibi sekerek gidiyor. İsmail de öyle ama ayağının biri çok zayıf. O ayağına geldi mi yıkılıp düşüyor çocuk. Bir içim acıdı, yandı. Dedim “Boş ver İsmail atları, yürüyerek gidelim ikimiz.” Dedi ki “Öğretmenim, şu ayağım iyi koşuyor ama şu ayağım iyi koşamıyor. O yüzden düşüyorum.”

Şimdi bu çocuk nerededir? Bu çocuk ne yapıyordur bilmiyorum. Köye bir daha gitsem öğrenirim. Ama şu var, yani bu çocuğun bütün hayatı aslında bir damlalık şeydi. Ağzına bir damla damla damlatıyorlar çocuklar için. Ona rastlayamadığı için bu çocuğun bütün hayatı sakat ve perişan şekilde geçmiştir.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir