Ömür kısacık, göz aç kapa bitti diyenler var. Hayır, ömür her şeyin karşılığını alacak kadar uzundur diyenler de oluyor. Bilmem ki, uzunluk kısalık kime göre? Endâzeye geliyor mu? El yordamı göz kararıyla mı ölçülüyor, yoksa metreye mi vuruluyor hayat? Görece kavramlar…
İnsanın, varlığın, zamanın hakikatine erenle, ayaküstü yaşayan ve yıllarca boş salıncağı sallayıp duranın ömrü bir olur mu?
Bağbozumundan sonra tomurcuğa durmuş bir yürek kaç adam biriktirebilir ki?
Anam, açlıkla tokluğun arası bir dilim ekmek derdi. O kadar mı acaba?..
Başkasına ilişmem, bana sorarsanız, gün bitecek gibi değil. Akşam olmuyor. Ayakta bekleye bekleye kamburum sızlıyor. Allah’tan vefalı yoldaşım Karacaoğlan yanı başımda:
Belki geçer güzellerin kervanı
Baçcıyım, beklerim yol kenarında…
Kazancakis, Günaha Son Çağrı’da, dünya bütün iç çekişlerimize rağmen güzeldir, der. Aynı kanaatteyim.
Dünya, nice zarif insanlarla tanıştırdı beni. Leziz ve bereketli sofralara oturttu. Huzur yudumlayanları gördüm. Gün be gün hayretim arttı. Bin bir rengin, ışığın, kokunun, sesin ayırdına varanların peşine düştüğüm oldu şu topal ayağımla. Gerçi yol alamadım, üç adımda tükendim. Olsun. Her nefeste niyetim ümidimi besledi, vazgeçmedim, “Yaşamak umurumdadır” dedim.
Sevinç Çokum, Rozalya Ana adlı eserinde, 2. Dünya Savaşı sonrasında yurtlarından sürgün edilen Kırım Türklerinin acılı hikâyesini verir bize. Yeri gelir, şunları söyler:
“İnsan yeryüzünde nereye giderse gitsin, yanında bir parça günışığı, bir avuç yeşillik, kulağına çarpmış birkaç kahkahayı götürebilmeli.”
Dağdan büyük söz ben buna derim.
Çok eskilerde dinlemiştim”:
Bir memleketin çok sevilen Kralı kötü hastalığa yakalanmış. Hemen ulaklar dörtnala at sürüp devrin meşhur tabiplerine, şifacılarına haber iletmişler. Duyan koşup gelmiş. İlaçlar, şuruplar içirilmiş, merhemler sürülmüş, tütsüler çektirilmiş; şu bitki köküydü tohumuydu, bu çiçekti çekirdekti derken neyin adı geçtiyse dibeklerde ezilip kaynatılmış lâkin Kralın gözünün feri çoğalmamış. Kanına sülük salınmış, sırtının iki yanına hacamat vurulmuş ama nafile… İçmelere, kaplıcalara, sıcak kumlara, buz mağaralarına sokulmuş… Iıhh! Eridikçe erimiş Kral.
Tabiplerin başı demiş ki: Gayrı çaremiz tükendi. Şifa yok. Alın götürün Kralımızı; bir nehir kıyısının serinliğinde, bir çam korusunun yeşilliğinde son nefeslerini alıp versin. Artık iyilikleri, cömertlikleri anılsın.
Nerede bir şırıl şırıl çeşme yatağı var, yeleken yaylalar yeşil yamaçlar uzanıyor, hangi bağdan bahçeden ıtırlar püskürüyor, her sabah oralara taşımışlar Kralın uyuşuk bedenini.
Bir gün, arzulu akan bir dereye nazlı başlarını uzatmış kavakların ve salkım söğütlerin arasından geçerken yolun kıyısında bir köylü kulübesi karşılamış onları. Orada biraz soluklanmak istemişler. Yapraklarını yele veren ağaçların, azgın otların ve gümrah çimenlerin çevirdiği kulübede bir ihtiyar köylü yaşıyormuş yalnız başına. Soğuk sular, poğacalar, leziz meyveler ikram etmiş gelenlere. Merak duyup Kralın marazını bir bir dinlemiş. Sonra karanlık kilerine çekilip kendince ilaç hazırlamış. “Ya Allah ya Şafî” diye diye üç yudumda içirmiş.
Hikâye bu ya, Kralın hemen gözleri parlamış, yüzüne kan yürümüş. Damarları pıtır pıtır atmaya başlamış. Bir bulutun üstlerinden geçişi kadar sürmüş sürmemiş ki, Kral ayaklanmış:
– Dile benden ne dilersin? diye bir de ünlemiş köylüyü karşısına alarak.
– Kralım sadece sağlığınızı dilerim. Çok şükür şifa da buldunuz, daha ne isterim?
– Olsun! Sen gene de benden iste!
– Hiçbir isteğim yok.
– Bak köylü! Ben Kralım; şu dağlar ovalar, ormanlar yaylalar, ırmaklar çaylar benim mülküm… Bu askerler, bu pusatlar, bu vezirler, bu uşaklar benim emrimde. Bütün hazinelerin mührü benim cebimde. Benden iste!
– İyiliğini isterim Kralım.
– Bak hâlâ anlamadın! Keremim boldur, diyorum. Hazinemin dibi yoktur, mülkümün ucu bucağı görünmez. Eğer benden istemezsen bunu krallığıma hakaret sayarım. Gazabım yakar bilesin! Hadi benden iste!
İhtiyar köylü boynunu büker. Bakışları pütürlenir:
– Yüce Kralım! diye yutkunur. Her sabah yeni bir umutla uyanıp şu kulübeden dışarı adımımı atınca som altın gibi parıldayan güneşi kapımda beni bekler bulurum. Erinmez, ipek huzmeleriyle mutlu mutlu yüzümü yalar. Şu etrafımızı saran koyu yeşilliklerden bir avuç toplar ruhuma sürerim, ruhumu arıtır paklarım. Çiçeklerin böceklerin sabah sefalarını izler, kuşların cıvıl cıvıl şen kahkahalarını kulağıma doldururum. Ne bunları bana bir başkası verebilir, ne de ben bunlardan fazlasını isterim. Ama diyorsanız ki, ben kralım, hükmüm yerine gelecek; o vakit çok küçük ve sizi yormayacak bir isteğim var.
– Hadi söyle!
– Yüce Kralım, emretseniz de şu ufacık sinekler üstüme konmasa…
Kral pusup kalır. Kanı donar. Bütün şaşaası budanır. Dili lal olur. Sessiz sedasız kafilesini toplar sarayının yolunu tutar. Yolda vezirine der ki: O kulübeyi, beni hiç unutmayan Yaratan’ım karşıma çıkardı. Kimbilir hangi iyiliklerimin mükâfatıydı. Garip köylü sadece sağlığımı değil, kimliğimi de geri verdi. Bana kim olduğumu hatırlattı.
Samiha Ayverdi, “Gönlü giyindirmek” diye bir tabir kullanırdı. İnsanoğlu var oldukça nice emeklerle bedenine atlas kumaşlar, ipekler, şallar giydirdi; zümrütler, güherler, inciler takıp takıştırdı. İyi de, bunların kendisine yetmeyeceğini hiç anlayamadı. Gönlünü çıplak ve aç bıraktı.
Bizim Hüseyin Celil Amca anlayanlardandı sanki. Dua ederdi, şaşardım; aş ekmek istemezdi, han hamam talebi olmazdı. “Allah’ım katından bize bir sükûnet bahşet ki kalplerimiz yatışsın, iç huzura kavuşalım” diye ellerini semaya kaldırırdı.
Şimdi şimdi kavrıyorum.
Ne çoklar, ne azlar gördük. Kimler gelip geçti kıyımızdan? Hayat bir kararda koymuyor insanı. Hâlden hâle sokuyor. Neler öğretiyor…
Hele bir de beklenmedik bir anda bir ışık akar prizmasına insanın. Kulağında bir sadâ yankılanır. Hiç ummadığı hoyrat bir yel yumuşadıkça yumuşar, gelip tenine dolanır. Seherde yüreğine başı mavi benekli bir kuş konar kalkar. Ötelerden, çok ötelerden bir selam ulaşır, muştular getirir. Bir anda iklimi değişir, tabiatı başkalaşır. Ufku tüllenir; rüyası, hayali, türküsü havalanır.
Boksör Muhammed Ali Clay verdiği bir röportajda söylemişti:
-Uykuyu gözüme haram ettiğim gecelerin birinde kulağıma tınılı müşfik bir ses geldi: “Biliyor musun, sen bütün insanların tanıyacağı biri olacaksın.” dediler. İşte o ses yıllar sonra beni dünya şampiyonu yaptı.
Gün gelir, yürük at da sürçer, yarı yolda dizi üstüne kıvrılır.
Kiminin de voltajı kaldıramaz dünyayı. Üstüne yıldırım düşmüş gibi kararır kömür keser. Onaramaz kendisini. Zira Cahit Sıtkı öğretmiştir ona; çocukluğundaki çemberin kırıldığını bildiği halde arar durur. Sonra bütün düğmeler iliklenir, kahır bir kurşun gibi çöker omuza ve artık yaşar gibi yaşar…
Sinema sanatçısı Ediz Hun’u Eskader’de misafir etmiştik. Sözün arasında, “Aşk yaşamadan çok büyük aşk filmlerinde oynadık” dedi. Sinema dünyasına çimdik atmak isterken aslında hayatın dramını ve insanın kuşatılmışlığını özetlemişti.
Hepsini gördük. Hayata tutunmayı bilemeyenleri de gördük. Bir küçük dur-kalkta savruldular çakıl taşlarının üstüne üstüne, dizleri kanadı. Yıkıldığı yerden doğrulmak her yiğidin harcı mı?
“Geçmişte boşluklar bırakarak büyüyen insan, çok ileriki yıllarda dönüp o boşluklara düşüyor” muş.
İnsanın ne çok dip boşluğu var. İhanetler, ayrılışlar, kopuşlar, ziyan oluşlar…
“Hiç gönlümü almadılar/ Bir köşede hepsini affettim” demişti Nilgün Marmara. Affettim demişti ama geçmişin zindanından çıkamadı ve yazık ki, genç yaşta kendini o boşluğa bıraktı. Kolay mı?
Ta, 1600’lü yıllarda yaşamış bizim muhabbet aşiretinin ağalarından Karacaoğlan’a sorarlar:
– Yahu hele bak! Yanıp tutuştuğun, adını sazına yoldaş eylediğin Benli Döne nerede? Hangi köyde, beldede yaşıyor? Allah’ın emriyle alıp getirelim, Toroslar’ın en şirin vadisinde toy düğün kuralım. Senin de sızın dinsin.
Karaca acı acı güler. İçindeki sevda boşluğunu saklamaya çalışır ama gücü yetmez. Der ki:
-O gözümün gördüğü değil, gönlümün süslediği güzeldir, nasıl bulacaksınız ki?
Hay Allah! Gene şiştim. Nasıl anlatacağım meramımı? Sözü sahibine teslim etmek için buradan bir geçiş arıyordum, bir menfez, bir kapı aralığı…
Feyza Hepçilingirler, tutup kitabının adını ‘Bu Dağların Karı Erimez’ koymuş. Hadi bakalım! Bu söz öteden beri halk içinde söylenir, duymuşluğum var. Bir kitaba ad olarak da nasıl yakışmış, gıpta ettim. Keşke ben daha erken davransaydım diye kıskandım belki de.
Çocuktuk, genç olduk, her sabah gözümüzü açar açmaz Munzur Dağı tam karşımıza bir küheylanca dikilirdi. Hâreli göğsüne kar üstüne kar düşer, hallacın önünden kaçan pamuk yığını gibi kabarırdı yüzü. Baharlar gelir, ılık yeller eser, altı kurtlanır ama erimeyi bilmezdi o karlar.
Munzur’a bakıp bakıp söylenen bayatî türküler, uzun havalar, hoyratlar insanların gönlünde, pekmez tabaklarına katılan o erimez karlar gibi çeşnilenirdi. Artık ah çekmenin bir kıymeti olurdu. İç burkulmalar notalanır, ritim bulurdu.
Uzaklardan bir Erzincan türküsü eserdi çocuk yüreğimize doğru:
Başı pare pare dumanlı dağlar
Duman eğlenir mi hey, kar olmayınca.
Bana derler bana sen gönül eğle,
Gönül eğlenir mi hey, yâr olmayınca…
Ve işte ömürler geldi geçti de; ne gönüller uslandı, ne bu dağların karı eridi, ne de başımızdan duman eksildi…
İşaretli yerlere basmamak için sıçradıkça yürümeyi unutan bir “Yüreği Püryan”ım var, bu şehirde. “Beyler Mehlesi”nde derviş keyfi sürer. Her daim başı dumanlı, göğsü karlı gezer. Bir türlü dünyanın sıcağına alışamadı. İçindeki boşluktan çıkmak için merdiven mi bulamadı, vasatı mı reddetti, yoksa sır mı saklıyor, bilene aşk olsun. Geçenlerde seke seke gelip ellerime yapıştı. Aramadan bulurlar zaten, el deliye hasret ben akıllıya.
Besbelli diyeceği var. Ikına sıkıla:
– Yahu dünyalı! dedi usulca, sana bir şey tembihlemem lazım.
– Söyle bakalım neymiş o?
– Duydum ki, Çin Kralı “Beni atımla gömün” diye vasiyet etmiş. Öyle anlı şanlı atı nereden bulayım? Bari beni de hülyalarımla mezara koyun, olmaz mı?
– Behey Bigâne! diye çıkıştım. Biz senin hülyalarını nasıl toplayalım? Kimbilir hangi yeleli kavağın başındalar? Hem kimin hayatı bir kaba sığmış ki, hülyaları da bir kabre sığsın?
Ardına bakmadan ayaklarını sürüte sürüte savuşup gitti. Gitsin. Çok sürmez, bir kaya çatlağından sızan kar suyu gibi süzülür gelir nasılsa…
Herkesin bu âlemde aklında tuttuğu, tonajı ağır bir sorusu var, hazırda bekliyor. Gel gör ki, biz dilhûn bakışlılar hayatın ortasında nicedir böyle cevapsız kaldık.
Olsun. Kalalım, razıyız…
Bir de, siz aldırmayın benim her gönlü büzgülünün üstüne deli gömleği attığıma. O kadarım işte! İzanım kıt. Kabım dar. Bütün âdemi aynı teknede yoğurmaya kalkıyorum. Lâkin cümle meczubinle yer gök akrabayım. Onlarsız hayatın tadına mı varılır?
Hey gözünü sevdiğim Muhyî…
“Gören bizi sanır deli,
Usludan yeğdir delimiz.”
Rahmetli Mustafa Miyasoğlu ile muayyen günlerde, daha çok Yazarlar Birliği’nde buluşup bir çalışmanın ön hazırlıklarını sürdürüyorduk. Disiplinli adamdı. İlmin ve sanatın haysiyetini korurdu. Ömrünü heba etmedi, kabrine nur dolsun. Bir ara sordum:
-Ağabey, hiç aklından geçtiği oldu mu, niye bütün deliler meczuplar bu bizim Sultanahmet’te toplanıyor?
Yüzüme dik dik baktı. Sustu. Anlamıştım, cevabını sonra getirecekti. Üç beş gün geçti geçmedi kolumdan yakaladı:
-Fatih Sultan’dan bu yana bütün medreseler, mektepler Sultanahmet’le Lâleli arasında kurulmuş. Müderrisler, hocalar hep bu bölgede hayat sürmüşler. Satır mollaları kibirli kibirli bu yollarda yürümüşler. Eh, onlara hadlerini bildirecek sadr vazifelileri de elbette buraya koşup gelecekti.
İnsanın şu Sultanahmet kalabalığında kimi kere deli divane olacağı tutuyor.
Bizim Yüreği Püryan, bir bakarsın eski bir duvarın gölgesine sığınmış ya da yeşil bir dal altı bulup kaçmıştır. Oralarda arife çiçeği gibi süslenir anlı. Bakışı, gülüşü, ötüşü başkalaşır. Sanırsın şen çocuklar sarmış dört yanını, onlarla oynaşıp durur. Geçmiş gün:
– Gene ne oldu Bigâne? diye sordum. Yüzünde güller açmış, Hızır elinden su mu içtin?
– Ah be dünyalı! Hoş misafirlerim geldi. İzzetli, şevketli, hasretli… Şeker şerbet ezip getirmişler. Menekşeli sularla çalkaladılar içimi. Sevdamı munis taylara bindirdiler. Gelene, getirene, gönderene teşekkür etmeyeyim mi? Hıım, ne dersin?
Kendini unutturur bazen, koşa koşa kalabalıklara karışır. Gürültülerin, sağanakların içinde huzura ereceğini düşünür. İç haykırışları uçup gitsin rüzgâra katışsın ister. Bir sessiz feryat, bir aşikâre gelmeyen figan, aman Allah’ım!..
İşte o zaman dayanamam onu seyretmeye.
Tarkovsy’nin, ‘Bir Delinin Haykırışı’ filmi canlanır gözümde. “Delileri reddediyoruz ama gerçeğe kesinlikle daha yakınlar” dediği film… Meczup Domenico, filmin finalinde, kent meydanındaki bir heykelin üzerine çıkar, o çok bilinen tiradına “İçimde hangi atom konuşuyor?” feryadıyla başlar. Ne tuhaf, bu ne benzerlik…
Kayseri’deki Yaman Dede’yi bildiniz mi?
– Ah efendim, derdi. Yanmaktır biricik çaresi aşkın…
Yüreği Püryan’ın dönüşü muhteşem olur. Bir gün Sadri’nin Sultan Sofrası’nda otururken bizimki dağdan gelen sel gibi indi At Meydanı’na. Öylesine hâli perişan, uzun süre kullanılmamış eşyalar gibi… Nereden bulur bilmem, sırtına çift dikişli derviş hırkası geçirmiş. Hiç yapmazdı, uzağıma oturdu.
– Hayrola Bigâne? Seni gören Köroğlu’nun elinden kurtulmuş Deli Hoylu sanır!
– Sorma! Haylaz çocuklar tenhalarda buldular beni. Neye yordularsa taş atıp gönlümü kovaladılar.
– Yüzün nevbet vuruyor, yakında cenk mi var?
– Sorma dedim ya! Cümle belayı üstüme çekesim var, yanasım var, haykırasım var!..
Eskader’den sevgili şairim Cengizhan Orakçı beni söyletmek için inadına aklıma çentik açıyor bu sıralar:
– Yahu ağabey! Kendini iyice bu divanelere sardın. Gerçi yıllardır seninle gezer tozarım, meydan delilerini çok gösterdin ama sakalını içe uzatanlarla hiç müşerref olamadım.
– Hele şu gardaşın zoruna bak! Ben onlarla hiç insan içine çıkar mıyım, onlar ha deyince gelirler mi sarı güneşin altına? Hem ne haddime? Sırlanmışları faş etmek bana mı düşer?
Nezihe Araz, Anadolu Evliyaları’nda ne güzel söyler:
“Soradursunlar, çözedursunlar; bazı şeyler bu dünyaya sır gelip sır gidecektir.”
Şerif Aydemir
- OCAKTAKİ ATEŞİ TAZELEDİK - 15.12.2025
- OCAKTAKİ ATEŞİ TAZELEDİK-İÇ EVİNİ GÖKLERE TAŞIYANLAR - 01.11.2025
- GÖLGENDE GÜL ÜŞÜDÜ - 06.02.2024
- KARANLIKTAKİ BEYAZ KUŞLAR - 30.01.2024
- ILIK DUYGULAR EĞLEŞSİN YÜREĞİNDE - 10.08.2023
- KİMİN YÜREĞİNDE YARA İZİ VAR? - 27.06.2023
- BİR SOĞUK YEL ESER, ÜŞÜR ÖLÜM BİLE - 12.05.2023
- BU DAĞLARIN KARI ERİMEZ - 11.05.2023
- İÇİMDE DOLAŞAN, GEZEN BİRİ VAR - 10.05.2023
- HAYATI BİZE ACILAR ÖĞRETİYOR - 09.05.2023
- İYİLİK TÜTERDİ NEFESLERİNDEN - 08.05.2023
- BİR NALINA BİR MIHINA… - 07.05.2023
- İNSAN DEDİĞİN NE Kİ, BİR AVUÇ İÇLENİŞ… - 06.05.2023
- ARTIK İYİLİĞİ HATIRLATACAK GÜZEL SÖZ SAHİPLERİ GEZİNMELİ ARAMIZDA - 05.05.2023
- ÜSTÜNE BİR TAŞ ÇEKİP YATANLARI ÖLÜ MÜ SANIYORUZ..? - 04.05.2023
