DÜNYA HASSAS RUHLAR İÇİN CEHENNEMDİR…

Orta oyununun ve tûluat tiyatrosunun ustalarından Kel Hasan(Komik-i Şehir)’e sormuşlar:

– Hasan Efendi, bak artık aktörler alaydan değil, okuldan yetişecekler, ne diyorsun?

Rahmetli:

– Hiç aldırış etmem, demiş. Asıl, seyirci okuldan yetişirse, o zaman halimiz duman!

Bu mecrada bir zamandır iyi kötü demeden çiziktirip duruyorum. Fark ettim ki, okuyan yazandan arîf ve hem de dikkatli. O itibarla, Kel Hasan Efendi’nin korkusu bana da sirayet ediyor. Buna rağmen inatla yazmayı sürdürüyorum. Zira yeni bir söz ve yeni bir düşünce icat etmiyorum, olup biteni anlatıyorum. Zaten Emerson’a sorarsanız, “En iyi düşünceleri eskiler çalmışlar”. Benim ise çıraklığım ne zaman biter bilmem. Kaldı ki, bitmesini de istemiyorum. Nasıl olsa usta malı alıp satıyorum. Balı da onların belâsı da…

Muhsin Ertuğrul’un, Naşit’in, İsmail Dümbüllü’nün talebesi olan Rauf Altıntak’la yıllar önce Zeytinburnu Kültür Merkezi’nde bir araya gelmiştik. Orada demişti ki: Ben hep yolda oldum ve ustalarımın izinden hiç şaşmadım. Zihni Göktay’dan da aynı sözleri duymuştum.

İnsan işte; kendisine benzeyenleri daha çok seviyor ve onların düşüncelerine daha ağırlıklı hak veriyor.

Öyle olmaz mı; bazı yazarlarda dost huyu bulursunuz. İlk sayfada, söze ilk girişte yakalanırsınız, sizi içine çeker. Bir terzi, toptancıdan kumaş alacağı zaman topun bütününü açtırmaz, topun ucundan bakar, kumaşı anlar.

Bazısı da kalbinize serin gelir. Hâşâ, kötüdür demem ama tarzı, edası, ifade biçimi damağınızda kekremsi bir tat bırakır. Okumaya üşenirsiniz. Karacaoğlan ustamız öyle demişti: Ala gözlerini sevdiğim dilber / Senin bakışların bana yan gider.

Belki hatırlayan çıkacaktır, daha evvelki yazılarımdan birinde Elazığ’da yaşayan kitap sevdalısı Ali İhsan Bey’i anlatmıştım. O, bir gün demişti ki, “Bir zaman gelecek, kitap okuyanlar akraba sayılacak.” Akrabam çoğalacak diye nasıl sevinmiştim…

Rumen yazar Panait Istrati’yi ilk gençlik yıllarımda çok okudum. Varlık Yayınları’ndan çıkan bütün kitaplarını topladım. Yetmedi, hakkında yazılanları da arayıp buldum. Arkadaş, Sokak Kızı, Angel Dayı, Minka Abla, hele Kodin doyumsuzdur. İstrati, Arkadaş’ta kendi hülyalı ve serâzad ruhunu da çizer:

“İçli insanlar mantıklarına uymuzlar. O yüzden kaybolup giderler” der.

Bu ifade bana Afife Jale’yi düşündürür. Asıl adı Afife. Jale, sahne adı. Afife Jale’nin hayatı baştan sona bir dramdır. Gelişen durumlar yüzünden art arda evinden ve tiyatrodan kovuldu. Acılarıyla baş edeceğini sandı, edemedi, migren oldu. Bir gün Hafız Burhan’ın konserinde Selahattin Pınar’la göz göze geldi. Yıldırım aşkına tutuldu. Evlendi. Ama acıları gölge gibi onu takip etti. Morfine alıştı. Tımarhaneye düştü. Kendisini korumak isteyen kocasına, “Beni sokağa at, seni de aşağıya çekmeyeyim” diye yalvarıyordu. Duygularına söz geçiremedi. Melânkoli, derinlerden gelen bir hüzün ve iç yoklamalar onu yedi bitirdi.1941 yılında Balıklı Rum Hastanesi’nde öldüğünde başucunda kimse yoktu. Cenazesini 4 kişi kaldırdı. Panait Istrati’nin dediği gibi kaybolup gitti.

Metin Erksan’ın 1965 yapımı “Sevmek Zamanı” filmini bizim kuşaktan olanlar hatırlayacaktır. Dönemi ve şartları itibariyle Yeşilçam’ı aşan bir çapı vardır. Evlerde boyacılık yapan Halil (Müşfik Kenter) ustası ile kışın çalışmaya gittiği Büyükada’daki bir köşkte duvarda asılı kadın fotoğrafına âşık olur. Halil, işleri bittikten sonra bile sık sık boş kalan o eve gider, fotoğrafın karşısına geçer uzun uzun seyre koyulur. Artık o fotoğrafa derin manalar yükler, kendinden çok şey katar, hayâlleri salkımlanır. Bir gün gene fotoğrafa dalıp gitmişken evin sahibesi olan fotoğraftaki kadın, Meral (Sema Özcan) ansızın çıkagelir. Konuşurlar. Meral hem şaşırır, hem etkilenir. Halil’in çok özel bir adam olduğunu düşünür. Zaman içinde aşkına karşılık bulsa da Halil korkar, geri çekilir. Aralarında ilginç diyaloglar geçer.

Meral’in, “Mâdem resmime âşıksın, işte karşındayım” demesine rağmen Halil onu reddeder:

– Resmin sen değilsin ki, resmin benim dünyama ait bir şey. Ben seni tanımıyorum, resmini tanıyorum, resmine âşık oldum. Belki sen benim bütün güzel düşüncelerimi yıkarsın. Hâlbuki resmin bana dostça, iyilikle bakıyor ve ebediyen bakacak.

Gene uçuk hülyalar, hayâl kırıklığı, hüzün… Ve kaybolup gitmeler…

Dünyaca bilinen Fransız şairi ve yazarı Aragon da henüz 15 yaşındayken biriktirdiği paralarla muhtelif tabloların fotoğraflarını satın alıp saklıyordu. Bunların arasında “Koltuktaki Kadın” tablosunun fotoğrafı da vardı. Annesi görünce çok üzülmüştü:

– Bedbaht çocuk! Böyle şeylerle alakalı isen mahvoldun demektir.

Aragon verdiği bir röportajda sanata ve resme tutkunluğunu dile getirirken:

– Nitekim, gerçekten mahvolmuştum. Zira böyle başlayan böyle devam etti, demişti.

Ha Paris’te Eyfel kulesi önündeki Aragon, ha Sultanahmet’teki Vakfıkebirli kemençeci Serhan. Akraba ruhlar..

Nasıl mı? Durun anlatayım:

Bir yazımda Sultanahmet dünyanın hem ortası hem merkezidir demiştim ya, hâlâ iddiamda sabitim, asla vazgeçmem. Küreyi önünüze alıp boşuna ölçüp biçmeyin, sözüm sadece coğrafyayı kast etmiyor.

Ressam Etem Çalışkan nasıl söylemişti: Sultanahmet’te yaşayan adamın doğum tarihi 300 yıl önceden başlar.

Bu söz, muradımı biraz olsun anlatır sanıyorum.

9 Mayıs 1991 Perşembe.

Bahar ermiş, artık nereye baksan seyri gülistan. Selahattin İçli’nin acemkürdî şarkısındaki gibi erguvanî bir büyü sarmış dört yanı. Sultanahmet Parkı’nda 3 yaşlı erguvan ağacı zamana ve insana direniyor. Firuzağa Camiinin üstünde, Hürrem Sultan Hamamı’nın bitişiğinde ve H. Edip Adıvar’a ait büstün hemen yanı başında. (Meraklısına not: Artık hiç biri durmuyor.)

Öğle tatillerinde koşup koşup erguvanların mor uğultusuna sığınıyorum. Ben tereddütsüz inanıyorum onun büyülü ağaç olduğuna. İnsanın içini arıtıyor çünkü, nefesini çoğaltıyor, hayâllerini inceltiyor.

Sultanahmet’in daimi sakinleri vardır, bir de arı kuşu gibi yaz göçmenleri. Deliler, divaneler, meczuplar, âşıklar, düşkünler, ürkmüşler… Sükût Feyzi’yi daha önce yazmıştım zaten. Son cemre toprağa düşmeyegörsün, onları hiç bir yerde tutamazsınız; bütün kahırlarını, esrarlarını, bilinmezliklerini yüklenir gelirler. Tâ, şişkin damlalı kara yağmurlar dökülene kadar ortalığı şenlendirir dururlar. Yağmurla birlikte önce saçakların altına kaçarlar, sonra sis gibi dağılıp kaybolurlar.

Vakfıkebirli kemençeci Serhan’ı o gün gördüm. Dikkat çekecek kadar banka ters oturmuş, gelip geçenlere sırtını dönmüştü. Yüzünü oylumlu bir fıstık çamına yaslamış kemençesini çalıyordu. Dünyayı bir mendil gibi dala asıp gelmişti sanki. Bekledim, biraz durulur, belki kemençesini susturur diye, ama bilâkis o esrarlı bir cezbenin anaforuna yakalanıp gıy gıyını daha da arttırdı. Öylece bırakıp gittim. Ertesi gün, daha ertesi gün ve sonraki günler hep arayıp buldum onu. Fıstık çamlarına karşı ateşli ateşli kemençe sürtmeleri hiç bitmedi. Benim de kendisi gibi banka ters oturduğum, dakikalarca yanı başında onu izlediğim günler oldu. Göz ucuyla bakıyor ama hiç aldırmıyordu.

Sabırla koruk helva olur, derler. Bir gün kemençe çalmayı bırakıp bızdık çocuklara benzeyen ince kemikli yüzünü bana döndü. Tarazlanmış kırçıl saçları alnını kapatıyordu Sisli ve derin kuyuları andıran bakışları yumuşayacak mı diye beklerken hafifçe gülümsedim. Hiç bir şey tebessümden daha erken kana karışmazmış. Seğirmeleri durdu. Yüzüne nemli esintiler yayıldı. Kalbi ılıdı. Bana ısındı biliyorum, hissettim bunu.

Ardında adamlar varmış, onu takip ediyorlarmış. Kızların, kadınların yüzüne kemençe çaldığını yakalarlarsa fotoğrafını çekip Penbe’ye götürecekler, “İşte senin vefasız” diyeceklermiş. İnsanlara arkasını dönmesi ondanmış.

Kendisini dirhem dirhem satıyordu. Hâlini açmak istemiyordu. Gönlüyle alay edilmiş, besbelli ağır yaralanmıştı.

Oturduğumuz bankın üzerine gazete serdik bir gün. Meşhur Halk Köftecisi’nden köfte aldık, börtmüş biber turşularının aromasını genzimize doldura doldura yiyip yuttuk. Biraz hüzünlendi, biraz divanece şenlendi o gün. Gidip atkestanesinin kalın gövdesine sırtını verdi. Gözlerini yumdu. Hür başını dağlar gibi ululadı.

Ar u namus şişesini taşa çaldım kime ne?

Ah Haydar Haydar taşa çaldım kime ne?

Dünya hassas kalpler için cehennemdir, demişti Dostoyevski. Gerçi, her birimizin gönlünde bir müşgül vardı ama onunki başka mıydı ne? Bir teli kopmuş bütün ahengi bozulmuştu sanki. Garip, tuhaf bir divaneydi…

Bazen; “Gel onbaşım, gel yanıma otur” derdi.(Birbirimize ‘onbaşım’ diye hitap ediyorduk) Otururduk ve susardık. Kelimelerin işe yaramadığı zamanlarda uzun uzun susardık. Ve ikimiz de aynı anda, notalanmamış iç seslerimizden akıp gelen Neşet Ertaş’ın türküsünü dinlerdik:

Seher vakti çaldım yarin kapısını
Baktım yarin kapıları sürmeli…
“Aklım yarım, işim yarım, düşüm yarım” diyordu.

– Yarım olduğunu nereden anlıyorsun?

– Çünkü kendime ulaşamıyorum. Hele bak, yarı yolda kalmamış mıyım?

Söz vardır, üç kelimedir ama arkasında bir dünya gizler. Bir de söz divaneden gelirse divana sığmaz olur.

Gri, solgun montunun fermuarı hep çekili duruyordu. Hiç açık yakalayamadım. Sanki göğsünde bir ay kızı saklıyordu. İncitirler diye eli yüreğindeydi. Yoksa böğründe bir bıçak yarası mı taşıyordu? İki hazinesi vardı işte, biri montunun içinde sakladığı, öbürü de ekmek çıkını gibi yanında tuttuğu kemençesi… İkisine de el uzatmadım. Tâ, ezelden tembihliyim, neme gerek, delinin taşına dokunmam.

İkide bir deliyim, ben deliyim, diyor ya :

– Senin neren deli? diye sordum.

– Hepsi gibi değilim.

– Anlamadım?

– Bak şimdi, bir düdük çalsan şu meydan ahalisi koşa koşa gelir birbirlerinin üstüne binerler, hani bana yok mu hani bana yok mu diye. Hâlbuki bana bin düdük öttürsen kılımı kıpırdatmam.

Sultanahmet’in dolup dolup boşaldığı bir akşamüstüydü. Yolun iki yakasından insan seli akıyordu.

– Onbaşım şunlara bak, şunlara! diye bağırdı.

– Ne oldu?

Eliyle bir grubu gösterdi:

-Yazıklar olsun, kötü keçiler arkadaşlarını kasaptan yana götürüyorlar.

Duruşmalardan çıktıktan sonra taraflar Adliye önünde kavgaya tutuşurlar, kavga genellikle parka kadar yayılırdı. Bir gün gene polis toplamış götürmüş kavgacıları.

Kemençeci Serhan’a:

– Nasıl oldu, diye sordum:

– Hiiç! Senindi, benimdi derken kayık devrildi. O kadar.

Kimi zaman rüzgârı kesilir, boynu bükülür, yalnızlıklarda acı demlerdi. Puhu gözünü andıran derin gözlerini yere indirdiği olurdu. Bakışları tüllenir, dudaklar pıtır pıtır atardı. Çekinirdim, “Misafirlerin kim?” diye utanır soramazdım.

Böyle bir demdeydi. Mesaiyi bitirmiş yanına varmıştım. Yüz çizgilerine ikindiden artan bir gölge oturmuştu. Gönlü burkuktu gene. Montunun cebinden uçları kırık, pörsük bir defter çıkardı. Arasından aldığı ikiye katlanmış gazete parçasını bana uzattı. Açtım, silik ve örselenmiş bir fotoğraf. Herhangi bir gazetenin hafta sonu ekinden kesilmiş, artist olabilir, şarkıcı olabilir, sıradan bir fotoğraf. Vurgulu bir ifadeyle:

– Penbe, dedi.

Anlamlı anlamsız yüzüne baktım.

– Penbe dediysem Penbe işte!

– Niye kavuşamadınız, diye sordum, dikleşen bakışlarından kurtulmak için.

– Atımı arpasıyla kavgalı gördüler zahir. Kavgalı eve kim kız verir?

İstanbul’a kış davul çala çala gelmez. Soğuklar, bir anda yaralı martı gibi önünüze düşer, anlarsınız. Sultanahmet’in kışını ben nasıl anlıyorum; atkestaneleri kozalaklarını bitirince.

Hava ıslak. Ürperten bir yel esiyor. Gökte anlaşılmaz bir velvele. Bulutlar kaynaşıyor, insanların içleri gibi.

Vakfıkebirli kemençeci Serhan, Sultanahmet’in ağır misafiri artık. Eli kulağında, bir tıkırtıya bakıyor, gidecek ve daha dönmeyecek.

Bana diyecekleri var ama diyemiyor. Dünya sefasına dudağını hiç değdirmedi ki, istemesini bilsin… Cılız sıska bedeni küçüle küçüle bir noktaya dönüşüyor ve bütün cümleler o noktanın önünde birikip kalıyor. Susuşu mutsuz bir ağacın esnemesine benziyor. Yüzü aylarca hasta başı beklemiş gibi kaskatı.

Bakışları yukarılanıyor. Sanki, saldığı güvercini bekliyor. O uzaklara dalıp dalıp giderken Cahit Sıtkı Tarancı’nın dizeleri düşüyor önümüze:

Affedin beni daldığım oluyorsa eğer

Neyleyim gönlümce değil bu olup bitenler.

Şerif Aydemir

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir