GEDİZ’DE YAŞAYAN İYİ YAZAR MESTAN GÜNEL’LE EDEBİYAT VE KİTAPLAR ÜZERİNE MÜLAKAT 

Bir insanı tanımak, bir yazarı keşfetmek mutlulukların en büyüğü… Bunu şükürler olsun bir kere daha yaşadım. Kütahya Gediz’de yaşayan yazar Mestan Günel ile yeni tanıştım. Buna Yazı Editörlük ve Medya Kursu’muzdan Muhammed Ali Türegün vesile oldu. Önce Günel’in küçük cep kitaplarını getirdi bana. Bir çırpıda okudum, hayran kaldım. Gül İle Dokunmaz, Kuş Sütü, Gönül Bağı, Sessiz Sevda, Hikâyemin Hikâyesi, Karlı Dağın Ardı, Bakmak Görmek, Peynir Gemisi, Gülün Dikeni, Mücellit… 

Edebiyatın hikâye, şiir, deneme türlerinde eserler bunlar. Bildiğimiz anlamda, her yerden ulaşabileceğimiz kitaplar değil üstelik. Ömrü boyunca mücellitlik yapan Mestan Günel, ailenin diğer fertleriyle birlikte bu kitapları diziyor, ciltliyor, çoğaltıyor ve eşe dosta hediye ediyor. Türkiye’de bu tür bir yazarlığın ve yayıncılığın örneğini ilk defa gördüm. Kitapların başında kısa yazıda, “Bu çalışma, ticari maksatla basılmamıştır. Dostlar arası düşünce teatisi, istişare, müzakere ve özeleştiri kabilinden kâğıda dökülmüştür. İddiasızdır, eleştirilere açıktır.” deniliyor. 

İnanın ben bu küçük kitaplarda büyük bir dünya buldum, geniş bir ufuk gördüm, derin bir seziş fark ettim. Mütevazı ve mahviyetkâr bir şahsiyete sahip olan yazarımız Mestan Günel, geniş bir okuma faaliyeti içinde. Uzun yıllardan beri düşünüyor, okuyor, yazıyor, araştırıyor ve bizlere bu hazine eserleri armağan ediyor. Hiçbir beklenti içine girmeden, umut beslemeden… Kendisiyle yaptığım bu mülakatta, genelde edebiyatı ve sanatı, özelde hikâyeyi konuştuk.    

Mestan Beyefendi, hayat hikâyenizi ana hatlarıyla sizden dinlemek istiyoruz. Nerelerde yaşadınız, hangi illerde okuyup görev yaptınız? Şimdi doğup büyüdüğünüz Gediz’de yaşıyorsunuz. Gediz’in köklü bir tarihi var. Kültürel hayatı nasıl? Bu ilçemizde hayat nasıl geçiyor? 

1950 yılında Kütahya/Emet/Hacıkebir’de doğdum. Hacıkebir şimdilerde yeni ilçe Çavdarhisar’a bağlandı. Bu ilçe Gediz’e 30 km. İlkokulu 1958-63’de köyümde okudum. Orta ve liseyi son yıla kadar Kayseri İHL’de, son sınıfı Bursa İHL’de okudum. Parasız yatılı olmasaydı kendi imkânlarımla okuyamazdım. Devletimize müteşekkirim. Fakir aile çocuklarıydık. İlk görevim Gediz’de imamlık oldu. Depremden dolayı Müftü vekilliği ve vaizlik de yaptım. İlçede lise diplomalı tek imamdım. İki sene sonra istifa ederek İzmir YİE kaydoldum. 1976’a bitirdim. Sandıklı ve Çay’da öğretmenlik yaptım. 1970’de evlendim dört çocuğum oldu. Şimdi herkes yani çocuklarım işinde gücünde. Dört de torunum var Allah verirse. 1963-64 yıllarında harçlık çıkarmak için bir matbaanın camından bakarak öğrendiğim mücellitliği hiç bırakmadım. Unutulmuş mesleklerden olduğu için Mücellit adıyla bir kitapçık yazdım. Gediz’de üniversiteye hazırlık dershanesi işlettim. 1981’de kısa dönem askerlik yaptım. Her zaman okuduğum ve okuttuğum okullarda kütüphanenin anahtarı bendeydi ve her okulda spikerdim. En önemlisi iyi bir edebiyat meraklısıydım. 1981’de bir nedenle öğretmenlikten ayrıldım ve Yeni İrfan Kitap Cilt Kitap Kırtasiye’yi kurdum. İzmir Balçova’da aynı işi YİE bitinceye kadar yapmıştım. 

Ben, Gediz doğumlu değilim ama memleketimin her köşesi gibi Gediz’i de severim. Elli yıla yakındır ikamet etmekteyim. Gediz antik çağlarda yerleşim yeri olmuş bir voyvodalıkmış. 1425’lerde Germiyan’dan Osmanlı’ya çeyiz olarak geçmiş. Osmanlı sarayında Harem Ağalığı yapan Gazanfer Ağa tarafından Ulu Cami Külliyesi yaptırılmış. Eski Kale isyancıların eline geçmesin diye 16. yy’da tamamen yıktırılmış. Zaman zaman sel ve yangınlardan harap olmuş. Son olarak 1970 büyük depreminde yıkılmış, 8 km. ilerisine yeniden yapılmış ve 25 bin merkez olmak üzere 60 bin kadar nüfusu vardır. Çok güzel bir ilçedir. Murat Dağı’nın batısındadır. Gediz nehri daha çok Murat Dağı’ndan alır yükünü. Turistik özellikleri, kaplıcalarıyla çok şirin bir ilçedir. Kültürel yapı yetersiz olsa da sanayii gelişmektedir. Okullaşma yeni sayılır. Maddiyata önem verilir. Şimdilerde sosyal hayat, hareketli sayılır. İzmir ve Ankara bağlantıları güçlüdür. Kütahya il merkezine 90 km’dir. 

   

“Yeni İrfan” kaşe, kırtasiye, kitap ve ciltevinin birlikte bulunduğu bir iş ama aynı zamanda kültür merkezi. Bu dükkândaki çalışmalarınız devam ediyor mu? İlçede karşılığı nasıl?  

İştigal alanım geniş gibi görünüyor ama sıralananların hiçbiri tam bir geçim sağlayamayabilir. O nedenle farklı işler de yapıyoruz. İşyerim tam bir kültür merkezi sayılır. İnternette birisi “Gediz deyince aklınıza ne gelir?” diye bir başlık açmış. Bir arkadaş, “Yeni İrfan Kitabevi gelir.” diye cevap vermiş. Doğrusu mutlu oldum. Ben ömür boyu cilt işi yaptım. 60 yılda bir milyona yakın sadece Kur’an ciltlediğimi düşünüyorum. Diğerlerini siz hesaplayın. İddialı, çok paralı bir esnaf değilim. Bir tostçu dükkânı bile benden fazla kazanabilir. Gene de inkâr etmeyelim, ikisi İstanbul’da olmak üzere dört üniversiteli okuttum. Çok şükür. Çocukluğumda ailem için takdirin biçtiği fakirliği bir parça aştığımı düşünüyorum. Çocukluğumda fakirdik ama kendimizi hiç fakirmiş gibi düşünmezdik. Kendimizi fakir hissetmezdik. Farklı bir anlayışımız vardı. Rahmetli anne ve babamı ve atalarımı hayırla yâd ediyorum. Bize, vardı da vermediler mi? Çünkü yoktu. Şimdi ben kendimi daha çok kültürel olarak zengin görmek isterim. Dünyalık şu veya bu şekilde kazanılıyor. Rızık Allah’tandır. İlçemize çok kitap kazandırdım. Şimdilerde biraz yavaşlasa da bunu söyleyebilirim. Komşu ilçelerde bile az çok tanınmışlığım vardır. Etrafımda öğrenci, öğretmen, memur, işçi, esnaf olarak epeyce insan vardı. Tayinler, nakiller, ölümler dolayısıyla “avaneyi” biraz dağıttık. Eski okul ve iş arkadaşlarım, öğrencilerim, hemşerilerim ve komşularımla internet ortamında da mütevazı bir “avane” oluştu şimdilerde. Avane, bizim buralarda yakın tanıdık çevre anlamına gelmektedir. Özel olarak Gediz’de böyle yakın gruplara “yaren” de denir. Etrafımdaki bereketli insanları kalpten severim. Eksik olmasınlar. 

  

Kendi imkânlarınızla hazırladığınız, neredeyse ailece ortaya çıkardığınız eserleriniz var. Sanıyorum Türkiye’de başka örneği yok. Bendeki en eski tarihli olan eseriniz, 2014 yılında günışığına çıkmış. Sessiz Sevda. “Şiir ve Edebiyat Sohbetleri”nizden oluşuyor. İkamet ettiğiniz Gediz’de bu eseri hazırladınız. Eserlerinizin muhtevasına geçmeden önce bu kitapları teknik olarak son derece titizlikle hazırladığınız anlaşılıyor. Yazı, dizgi, baskı ve sayfa düzenlemelerinin hepsi Günel Ailesi’ne ait. Kitapların künyesinde ismi geçenler aileden, çocuklarınız veya torunlarınız olmalı. Bu aile yayın grubunu nasıl kurdunuz?  

Dediğiniz doğru. Belki de benim tarzım Türkiye’de tek. Beni zaruretler zorluyor. Çocuklarımı ve torunlarımı okumaya ve yazmaya teşvik ve motive etmek isterim. Maksadım tam olarak bu. Kitaplarımı tamamen kendi elimle basıp ciltliyorum. İnşallah bir fark eden olur ulusal yayına ulaşırız. Bunun için para ve isim gerekiyor. Para kıt, isim zayıf. Netice belli. Yazı hayatım çok eski. 1966 yılında daha öğrenciyken Kayseri’de haftalık bir gazete çıkarıyorduk. Yazdığım bir piyesi oynamıştık. Piyesin adı “Her Devrin Budalası” adını taşıyordu. Uzun yıllar, daktiloda yazmayı tam başaramadım. Bir kursunu falan da alamadım. Hızlı yazamıyordum. Başkalarına yazdırıyordum, başını gözünü yarıyorlardı. Ta ki 2010’dan sonra bilgisayar diye bir nimete kavuşuncaya kadar. İşim kolaylaştı. Eski ve yeni yazdıklarımı kâğıda geçirebildim. Hem de doğru şekilde. Otomatik kayıt diye bir şeyi de yeni keşfettim. 

Potansiyelimin farkındayım. Şu konuda mütevazı olmayacağım: Gezdiğim gördüğüm kadarıyla benden çok kitap ve dergi tanıyana rastlamadım. Okumadıklarımı da karıştırırım. Şu anda önümde Her Ay adını taşıyan 1938 basımlı bir dergi duruyor. Potansiyelimi biliyorum ama yeterince değerlendiremediğimi de biliyorum. Torunlarım ve çocuklarım da zaman zaman yardımcı oldular. Onların adını yayınlarıma teşvik maksadıyla kaydediyorum. Elinde kitap görmediği ana-babasına, kalem görmediği ailesine çocuklar özenebilir mi, düşünelim. Hâsılı mini yayın grubum gururumdur. Dedim ya benim yazı hayatım çok eski. Gediz’de üç gazetede bir dergide binlerce müstakil yazı yazdım. Bazılarını farklı isimlerle neşrettim. Bizim buradaki farklı siyasi faaliyet yapanların pek çoğunun zaman zaman kürsü nutuklarını ve broşürlerini de yazdığımı itiraf etmeliyim. Kırk yıla yakın siyasetle de uğraştım. Adaylıklarım da oldu. Memur olmadığım için istifa problemim yoktu.  

 

Kitaplar için “Bu küçük kitabın bir iddiası yoktur. Sesli düşündüğümü sayınız, lütfen. Eleştiriyi saygı ile karşılarım. Satılmaz, Dostlarla paylaşmak için yazıldı.” diyorsunuz. Doğrusu ben bu külliyatı çok sevdim. Bir sefer hacim olarak çok sevimli, sempatik. Bana Varlık Yayınları’nın eski ‘cep kitapları’nı hatırlattı. Sonra bu tevazuunuz doğrusu beni çok etkiledi. Ben de zât-ı âliniz gibi ömrü okuma ve yazma ile geçen biriyim, üstelik bu işin mektebini (Edebiyat Fakültesi) okumuş biri olarak eserlerinizden çok istifade ettim, bilmediklerimi öğrendim. Özellikle tutarlı fikirlerinize ve sürükleyici üslubunuza hayran kaldım. Hikâyelerinizde, denemelerinizde ve şiirlerinizde hoş bir tat, yüksek bir edebî seviye buldum. Eserleri okurken müşterek dostlara sahip olduğumuzu anladım. İkisi de rahmetli olan Şerif Benekçi ve Mustafa Miyasoğlu gibi… Bence edebiyat dünyasının sizi tanımaması, camiamızın vahim eksikliğidir. Elbette bu eserlerin Gediz’de basılıp eşe dosta dağıtılması da buna sebep olmuş olabilir. Ben bugün Türkiye’deki edebiyatseverlerin eserlerinize fikren muhtaç olduğunu düşünüyorum. Bu çıkmaz yolu nasıl aşacağız?  

Nasıl aşacağımızı tam olarak bilemiyorum. Önerilerim olabilir. İltifatlarınız için çok teşekkür ediyorum. Meslekten birinin bana güç vermesi büyük bir nimet. Edebiyat okutma memurlarından bunaldım, diyebilirim. Benden genç emekli bir edebiyat öğretmeni arkadaşımı teknik bilgiler açısından yani imlâ kuralları açısından sık sık rahatsız ediyorum. Potansiyelimi biliyorum diye saçmalıyorum ama bu konuların bir ihtisas konusu olduğunu ve düzenli bilgiye dayanması gerektiğinin de farkındayım. Seçtiğim kitap boyutu B4 kâğıdının dörtte biri. Ekonomik nedenlerle tercih etmiştim. Sonraları, varlık yayınlarını da hatırlayarak çok sevdim. Şimdilerde İlm-i Siyaset diye bir kitapçığım oldu. Kitapçık dedimse 224 sayfa ve aynı boyutta. İki cilt, ikisi bir arada. Yollarım size. 

Kitapçıklarımın boyutu, en sevdiğim yanlarından biridir. İnsanlar koca koca kitapları okumuyorlar. Unutmayalım, küçük güzeldir. Ama basit müşküldür. Elimden tutulursa, yanlış anlaşılmasın, maddi beklentim yok, edebiyat ve fikir dünyasına hizmet etmek isterim. Ah Şerif Benekçi! Sağ olsaydı benim enkazımı kaldırırdı. Bağlantıları çoktu. Miyasoğlu da öyle. Bu arada Ankara’da bulunan çocuk kitaplarının büyük üstadı Üzeyir Gündüz de benim okul arkadaşımdır, Kayseri’den. Ona bile bir defa ulaşabildim. Ayrıca Cahit Zarifoğlu ve Erdem Beyazıt’la da görüşmelerim olmuştu. İkinci oğlumun adı Cahit’tir. Edebiyat sanatının dertleri bitmez. Eksik ve aksaklıklar her zaman olacaktır. Edebiyata ve Türkçemize âşık insanlar bunu başaracaklardır. Eminim, nüfusumuz arttıkça edebiyatçılar da, okurlar da, kültür adamları da, ihmal etsek bile artacaktır. Okullarımız yeterince okuyucu üretebilirse dertlerimizin kısm-ı azamı deva bulacaktır. Bu sorunuzu tekrar gözden geçirdim. Büyük iltifatınız karşısında bitkinim. Ah, deniz gözlü İstanbul, bana vermediğin şeyleri çok net görüyorum. İstanbul’da olamadığıma yanıyorum, yanlış anlaşılmasın. İstanbul herkesi mıknatıs gibi çekti. Kader bu ya, beni itti. Belki de kendisini daha çok özleyeyim diye… Cenab-ı Hakk’ın takdirine boyun eğdim, eğerim. 

 

Aslında her eserinizden işaretlediğim, derkenarlar düştüğüm bölümler vardı. Hepsini de sormak isterim. Fakat bu da bir röportaj hacmini aşar, belki bir nehir söyleşiye dönüşür. Şimdilik özlü bir mülakat için sorularımı muhtasar olarak yöneltmek istiyorum. Eserlerinizin bütününe baktığımda, çok geniş bir ilgi alanınız olduğunu fark ettim. Sadece hikâye, deneme, şiir yazan değil bu türler ve diğer alanlar hakkında düşünen bir eleştirmen yönünüzü de keşfettim. Size göre bir edebiyatçı sadece eserini mi ortaya koymalı? Yoksa hem kendi ürünleri hem de diğer kalem erbabının çalışmaları hakkında da kafa yormalı mı?  

Dertlerimden birine daha dokundunuz. Edebiyat bir bakıma dil ve sanat sörfüdür. Her meslek erbabı biraz da edebiyatçı olmalıdır. Daha güzel yazmalı, daha güzel konuşmalı, daha doğru kavramalı, daha doğru muhakeme etmeli, daha zarif ifadeler bulmalı. Edebiyattan yararlanan bir doktor, hastasıyla daha iyi kontak kurabilir mesela. Edebiyat da felsefe gibi mevcut geniş bilgiler üzerine kurulur. Söz arasında söyleyeyim, ben sistematik felsefe de okudum. Felsefe, mevcut ilimler üzerinde akli bir sörftür. Edebiyat için de ifade edebiliriz: Aynı sonsuz alanda duygusal ve kelami bir sörftür. Yani edebiyat, sağlam bir altyapı da ister. Hem yazan için hem de okuyan için aynı ihtiyaç vardır. 

Bence eleştiri edebiyatın efendisidir. Muhalifini görmemiş düşüncelerden emin olamayız. Eleştiri kültürümüz geliştirilmelidir. Tenkit kelimesini es geçtim. Eleştiri artık tenkit anlamına gelmiyor bence, farklılaştı. Eleştiri genişledi. Hani deriz ya iyi ve kötü taraflarını aynı anda görmek, anlamını kazandı. Eleştiri ile ilgili uzun bir makale yazmıştım, şimdilerde elime geçmiyor. Eleştiri kültürü gelişmezse edebiyattan alınacak zevk azalır bence.  Her yöne dönük zarif eleştiri sadece kazandırır ve zenginleştirir. İrtibatımızın burada biteceğini düşünmüyorum. Sizden istifade etmeyi umuyorum. Nihayetinde bu mutfağın asıl sahipleri meslekten edebiyatçılardır. Benim gibi adamlar, edebiyat meraklıları, tabir-i caizse, sizin edebiyat meyhanenize, sadece sarhoş olmak için gelirler. Ben de öyleyim. Doğru anlaşıldığımı biliyorum. Bu sorunuzun sonuna bakıyorum: Her konuya ölümcül gayretle kafa yormalıyız. Ölümcül… Daha nasıl, daha ne kadar çarpıcı yapabilirim sözü?  

 

Çok geniş okumalar yaptığınızı görüyorum. Eski yeni, Doğu-Batı, Sağ-Sol ayırımı yapmadan edebiyatın muhtelif isimlerini takip etmiş, en azından belli başlı eserlerini okumuşsunuz. Şüphesiz bu ceht, kolay bir iş değil. Buna ne vesile oldu? Aldığınız eğitim mi? Mesleğiniz olan cilt sanatı mı? Çevreniz mi? Hususi bir merak mı? Tenha bir Anadolu ilçesinden, Türk edebiyatının temel verimlerini bu kadar yakından nasıl takip edebiliyorsunuz?  

Çok meraklı bir çocuktum. İlkokul üçte okul kütüphanemizdeki tüm kitapları okumuştum. Ne okumayayım, Türkçe mi, tarih mi, coğrafya mı, fizik, kimya, biyoloji mi, sosyoloji, psikoloji, mantık mı? Roman mı, hikâye mi, şiir mi, anı mı, gazete mi, kitap mı, dergi mi? Hep okudum. Dördüncü sınıfta, tek öğretmenimiz olduğu için diğer sınıfa, sözüm ona öğretmenlik yapardım. Dokuz yaşında ilkokula yazılmıştım. Okula kendim kendimi yazdırmıştım. Ailemin geç gelen ilk çocuğu olduğum için biraz esirgenmişim galiba. 

İlk yıllarda sadece İslami kesimin yazdıklarını öğreniyordum. Şule Yüksel konferanslarını ilk defa biz gazetemizde haber yapmıştık Kayseri’de. Necip Fazıl’ın, Arif Nihat’ın konferans kürsüsünün dibindeki ufak tefek çocuk bendim. MTTB’nin Kayseri’de yapılan genel başkanlık seçiminde dayak yiyen fakir gençlerden biri de bendim. Milliyetçi ve solcu ağabeylerimiz bir olup bizi dövdüler. O zamanlar öyleydi. Tek taraflı bir öğrenimdi bizdeki. Sağı solu pek bilmezdik. Sonraları Aziz Nesin, Fakir Baykurt, Yaşar Kemal, Sabahattin Ali, Çetin Altan, M. Ali Aybar gibi adamları ve aynı tandanstaki sanatçı ve yazarları tanımaya başladım. Nihal Atsız’ın Bozkurtlar’ını yutar gibi okudum. Feridun Fazıl, Kozanoğlu, Turhan Tan aşina olduğum yazarlardı. Dünya klasiklerini keşfettim. Her kesimi tanımaya gayret ettim. Sanat ve edebiyatı onların da edindiğini gördüm. Ortak yanlarımızı kavradım. Sanat ve edebiyatı bütün yönleriyle gördüm. Maalesef asıl okuyan, sol kesimdi. Eksiğimizi gördüm. Kendi çapımda telafi yolları aradım. Edebiyatın, kimin elinde olursa olsun güzel olduğunu anladım. Ciltçi olmam dolayısıyla kitaplara ulaşmam zor olmadı. Elime geçen paranın büyük kısmını kitaplara veriyordum. Evimi oradan oraya şehir şehir taşırken, hatta kırk yıl sürüklerken en ağır yüküm kitaplarımdı. Kütüphane anahtarlarının cebimde olduğunu ifade etmiştim. Pek abartmayayım, kitaplar da bugünkü kadar bol değildi. Özetle, müthiş merakım bu işi götürdü. Edebiyat zevkimi perçinleyen iki isim, Türkçe hocam Mustafa Oğuzkan, edebiyat hocam Sabit Hashalıcı’dır. İkisini de rahmetle anıyorum. 

 

Sanıyorum basını da yakında takip ediyorsunuz. Zira basın yayın organlarında, gazetelerde ve dergilerde yapılan edebiyat münakaşalarından da haberdarsınız ve bunlar üzerine fikir üretiyorsunuz. Eskiden kasaba olan bir Anadolu ilçesinde ülkenin ve dünyanın meselelerini, bilhassa kültür sanat gündemini takip etmek zor olmuyor mu? Gülün dikeni kitabınızda “Mangal ve Kül” ile “Gülün Dikeni” gibi kısa dörtlükleriniz var. Akılda kalıcı, zihne yerleşiveren bu kısa şiirlere siz “taşlama” diyorsunuz. “Masumiyet”te “Bütün masumları çağırdım/Yalnız çocuklar geldi” diyorsunuz. Tabii bu tarz eleştirel şiirlerin uzunları da var. “Taşlama” türüne, bir bakıma hiciv de diyebiliriz miyiz? Yani hiciv şiirine bakışınız nasıl? Heccavlık yönünüzden söz eder misiniz?  

Her türü deneme merakım güçlü. Gazete ve dergileri tanımak güç olmadı. Cilt için magazin dergileri bile gelirdi. Hatta gazete koleksiyonları bile ciltledim. İzmir Milli Kütüphane Müdürü Ferruh Bey benim hocamdı. Sayesinde Millî Kütüphane’yi alt üst ettim. Haftada 75 kitap ciltlerdim. Şu kitap tanıma imkânıma bir bakar mısınız? Cenab-ı Hakk’ın lütfuna bir bakar mısınız? Yeterince değerlendirebildim mi? Hayır! Ama demek ki lütfediliyor,  ihsan ediliyor. Tabii ki bilene… Türkiye ve dünya gündemini takip etmek, bugünkü şartlarda her yerden mümkün. Yeter ki gör. Görmezsen olay veya kişiler “Gel beni gör.” demez. Görmek istemeyen kadar kör, duymak istemeyen kadar sağır var mıdır? Bu, bir duyarlılık meselesi. 

Taşlama konusuna gelince… Taşlama hicivdir. Rubai de dörtlük. Bendeniz eski üstatlar karşısında o kadar ürkeğim ki ayaklarımın ucuna basıyorum. Dörtlüğüme rubai diyemiyorum, taşlamama hiciv diyemiyorum. Hani benim ünlü tevazuum, alçak gönüllülüğüm var ya!.. Edebiyatta bir yanaşma olduğum, sonradan olma olduğum, sadece heveskâr olduğum açık. Şiiri her yönüyle seviyorum. Şiir bizim dünya güzelimizdir. Ama anladım ki artık ben bir hikâyeciyim. Sekizinci hikâye kitabım geliyor, inşallah. Kısa şiiri seviyorum. Belki size gönderemedim, benim 112 dörtlüğü içeren bir kitabım, pardon, kitapçığım da var. Rubailer demeye dilim varmadı. Rubai dersem ezileceğimi düşünüyorum. Sonuçta asıl kararı edebiyatta uzman olanlar verecektir. Bu arada her biri tek sayfalık mensur şiirler de geliyor. 

 

Karlı Dağın Ardı kitabınız da şiirlerinizden meydana geliyor. Sizin şiirleriniz rahat, sade, kısa, anlaşılabilir tarzdadır. Biraz Ziya Osman, Cahit Sıtkı, biraz Orhan Veli, hatta Asaf Halet Çelebi tadı verenler de var. Fakat belli ki, bütün sağlam şairlerimizi çok iyi okumuşsunuz ve kendinize has bir şiir dili kurmuşsunuz. Malumunuzdur, biz şair bir milletiz. Hani derler ya “Padişahından çobanına şair millet.” Hakikaten şiirle aramız iyi midir veya iyi şiir yazabiliyor muyuz? Toplumda bu türe -genç yetişkin fark etmiyor- ilgi büyük. Ama yarına kalabilecek şiirlerin/şairlerin sayısının çok fazla olacağını sanmıyorum. Ne dersiniz? Sizin beslendiğiniz şairlerimizden ilk hatırladıklarınız kimlerdir? Eskilerden, yenilerden… Bizde şiirin geleceğini nasıl görüyorsunuz? 

Şiir ağacımın yemişleri eski tatları da taşıyor diyelim. “Şiir Ağacım”, epeydir tasarladığım bir şiirin adıdır aslında. Yazılmamış şiirler daha güzeldir, derler.  Dosyalarımda 1600 kadar şairin notu ve örnekleri var. Her birinin tadı ayrı ayrı. Gençliğimde çok şiir okudum. Siyasi ve edebî toplantılarda sesli okumayı, vurgulara, dizelere, aralıklara dikkat etmeyi severim. İyi şiir okumak için önce birkaç kere gözden geçirilmeli, zihin ve nefes hazırlıkları yapılmalı. Sonra o kırmızı halıdan şiir yürümeli. Divan şiirini de severim. Halk şiirinde gönlüm vardır. Halk türkülerine âşığım. “Seher yeli bizim ile uğrarsa yolun/Nazlı yâre küstüğümü söyleme/O yâr beni sorarsa eğer/Bağrıma taş bastığımı söyleme.” diyen türküye kim bigâne kalabilir? 

Şiirle müzik yakın akrabadır. Rahat, kısa, bir göz atışla okunabilecek, ezberlenebilecek şiirleri daha çok severim. Konusuna göre uzun şiirlerin de tadı başkadır. Şiir, kem küm etmeden okunmalıdır. Şairleri ve yazarları hayat hikâyeleriyle kavramayı severim. Kafamda, şairin hayatıyla şiiri arasında kontak kurarım. Orhan Veli’nin derbeder gibi görünen hâliyle şiiri bir bütündür. Ziya Osman Saba’nın ince şairliği kalp rahatsızlığıyla ilgili olamaz mı? Şiir dili kurabildiğimi tam olarak söyleyemem, büyük iddia olur. Yeni bir şey ortaya koymak kolay değil. Yarına kalmak biraz da okuyucuya bağlı.  Okuyucu bir şiiri isterse diriltir, isterse öldürür. Yazarları, sanatçıları da öyle… 

Necip Fazıl’dan Mehmed Âkif’e, Nazım Hikmet’ten Sabahattin Ali’ye kadar severim. Yahya Kemal baş şairimdir. Haşim’i çok okudum. “Haşim’in Rüzgârıyla” diye bir şiir kitabı bile oluşturdum. Üstünde “Ne Haşim’in aynı, ne de Haşim’den ayrı” diye bir alt başlık var. Tarancı bana çok uyar. Saba’nın samimiyeti beni çarpmıştır. Çelebi’yi Miyasoğlu ile öğrendim. Yûnus, Seyrani, Fuzûlî çok andığım şairlerdir. Nedim’i, Bâkî’yi Nef’î’yi bile ihmal etmem. Hâsılı şiir ağacım çok meyvelidir. İyi şiiri bulmak için çok şiir görmeliyiz, yazarken, okurken. Aruzu, heceyi, serbest tarzı denedim. Şair millet olmamız eskidendi, diyorum. Üzgünüm. 

 

Kuş Sütü, Bakmak ve Görmek, Gül ile Dokunmak ile Gönül Bağı eserlerinizde “edebî hikâyeler”inizi bir araya getirdiniz. Hikâyelerinize bir bütün olarak baktığımda şunu gördüm. Hem gelenekle bağınızı koparmıyorsunuz, hem de yeni, kendinize özgü, orijinal bir hikâye tarzı geliştiriyorsunuz? Şiirde Yahya Kemal’in söyleyip edebiyatta uyguladığı “Kökü mâzide olan âti” anlayışına sizi de ekleyebilir miyiz? Hikâye anlayışınızı sizden öğrenebilir miyiz? Bir de hikâyede bizden üstat olarak kabul ettiğiniz ve devamlı olarak okuduklarınız kimlerdir? 

Hikâyede geleneklere bağlı kalmayı tercih ediyorum. Ufak tefek farklılıklar oluşturmak istiyorum. Hikâyeyi kısa tutmayı yeğliyorum. Çeşitli tarzları deniyorum. Edebiyat kitaplarındaki tarifi hiç unutmuyorum. Yemekteki tuz kadar hikâyeye mesaj koyuyorum. Tasvirler, tanımlamalar yapıyorum. Güzellikleri öne çıkarıyorum. Heyecanlar üretmeye çalışıyorum. Hikâyenin akılda kalması önemlidir. “Kökü mâzide olan âti” her zaman aklımdadır. Hikâyemiz okuyucuyu boğmamalı, sürüklemeli. 

Hikâyenin, şiirin erkek kardeşi olduğunu söylemişimdir. Tabii ki şiir de hikâyenin kız kardeşi oluyor bu durumda. Bazı uzun şiirlerimi sonradan hikâyeye çevirdim. Oturdu. Ama Türk hikâyesinde temel problemler var. Hikâye hem biraz unutuldu hem de biraz romanla hâlâ karıştırılıyor. Geçen gün bir delikanlı bana bir kitap gösterdi, iki ayrı hikâyeyi göstererek aralarında irtibat kuramadığını söylüyordu. Romanla hikâyeyi karıştırıyordu, kahroldum.  Hikâyede en beğendiğim Refik Halid’dir. Sabahattin Ali ikinci sırayı alır. Elbette üstatlar da çok. Her hikâyenin tadı başkadır. En güzel hikâyeyi hiç beğenmeyen olabilir. Bence okuyanın o gün, o anda iştahı yoktur. Bir edebiyat eseri, iştahsız okunursa tat vermez bence. Okuyucunun ne beklediği de önemli. Birine vaktiyle Şu Çılgın Türkler kitabını satmıştım. Ertesi gün arkadaş bana, “Hocam bana sattığınız kitap fıkra kitabı değilmiş.” demesin mi! Güler misin, ağlar mısın! Kitapların üstüne onun için “edebî hikâyeler” ibaresini koyuyorum. 

 

 “Küçürek Hikâyeler”e ayrı bir fasıl açıyor, Peynir Gemisi kitabında bu türü geniş şekilde ele alıp değerlendiriyorsunuz. Gerek Batı’da gerekse bizde bu tarz hikâye anlayışı yayılabiliyor. Ben ilk olarak Bahaeddin Özkişi’de görmüştüm. Bir sayfalık, yarım sayfalık hikâyeler… Hikâyede klasik çizgi devam edecek mi? Bilindiği gibi normal hikâyenin yanı sıra uzun hikâye de var. Abdülhak Şinasi Hisar’ın, Mustafa Kutlu’nun isimlendirdiği hikâye kitapları… Ki bu kitaplara bazıları ‘roman’ diyebiliyor. Şimdi bir de ‘küçürek hikâyeler’ var. “Hız ve haz çağı”nı yaşadığımız günümüzde acaba “küçürek hikâyeler”in şansı daha mı yüksek? İnsanlar giderek uzun metinlerden, kalın, hacimli kitaplardan kaçıyor mu? Aza, küçüğe, kısaya yönelmek, gelip geçici bir moda mıdır? Yoksa bundan sonra kitaplar giderek küçülecek mi, ne dersiniz? 

İnternet ortamı, insanımızı çok etkiledi. Çok kısa cümleyi okuyorlar, uzun olanı es geçiyorlar. Yazmada da öyle. “Teşekkür ederim” yerine tşk yazıyorlar. Kitap okumaları işte bu alışkanlığa kurban gitti.  Okuyanlar kadar yazanlar da vaziyet alır elbette. Bence küçürek hikâye tarzı geliştirilmeli. Küçümen hikâye demeyi de seviyorum. Zaman zamanı taklit eder bence. Gün gelir küçürek veya küçümen hikâyeden de usananlar olacaktır. Belki de klasik hikâyeye, uzun hikâyeye dönebiliriz. Hisar, zaten yerini bulmuş. Sosyal değişim yavaş çalışır, edebiyat zevki de öyle. 

 

Mücellit zevkle, bazen hayranlık ve şaşkınlıkla okuduğum bir eseriniz. Burada esasen siz kendinizi anlatıyorsunuz. Bir Mücellit portresi çiziyorsunuz. Ama sadece mücellidin hayatını okumuyoruz bu kitapta. Cilt sanatının da âdeta kısa bir tarihini de öğreniyoruz. Bütün teknik detaylarıyla cilt sanatını dile getiriyorsunuz. Bu sanatın mühim bir üstadısınız. Acaba cilt sanatının bugün vaziyeti, hâl-i pür melali nasıldır? Cilt sanatı, modern ciltçilik karşısında tarihe karışıyor mu? Yoksa klasik cilt sanatına ve sanatkârlarına her zaman ihtiyaç duyulacak mı? Bu sanatımız yaşayabilecek mi? 

Mücellitlik yerine göre sanat, yerine göre zanaat. Şimdilerde biraz gerilemiş gibi duruyorsa da aslında her kitap bir şekilde derlenip toparlanarak kullanıldığına göre ciltçilik devam edecektir. Kâğıt kitap dijital kitaba yenilirse belki de ciltçilik biter. Biter, demeyelim de yeni bir çehreye bürünür. El yapımı yerini makine yapımına bırakır. Ciltçilik, günümüzde kaybolan sanatlara katılıyor. Artık çırak bile bulamıyoruz. Kitapları da çöplerden topluyoruz. Altı ciltlik bir şiir antolojisini bir dostum çöpten bulmuş, işe yarar mı, diye bana getirmiş. Ona çok teşekkür ettim. Bir kucak kitabı yetim çocuklar gibi önüme koydu, ağladım. Sonuç olarak elimizde okunabilecek bir materyal varsa onu korumak için bir kılıf da üretilecektir. Yani cilt işi ölmeyecektir. 

 

“Yüzbinlerce kitap ciltledim” diyorsunuz. Fakat bu kitapları sadece ciltlemediniz, muhtevalarını da merak ettiniz, çoğunu okudunuz, en azından gözden geçirdiniz. Bütün mücellitlerde bu merak var mı, yoksa bu haslet sadece size mi mahsus? 

Bir ciltçi olmak hasebiyle tutkalın, mukavvanın, kâğıdın, kartonun, cilt bezinin kokusunu gözü kapalı anlarım, dokunmasam da.  Geçen gün bir adam bana uğradı. İş yerimin kapısından girince gözlerini yumdu, uzun uzun içine nefes çekti. Gözlerimin taaa içine bakarak şöyle dedi: “Ohh! Çocukluğumda burada duyduğum kitap, kâğıt, karton kokusunu yeniden alıyorum.” Arkadaşı dinleyince gözlerimden yaşlar döküldü. Yaşamak işte buydu, mutluluk işte buydu… Dünyada eksik değildir belki ama bu merak benim merakımdır, tutkumdur. Okumak da tutkumdu. Merak, her meslek için itici bir güçtür. Öğretmenlerimiz, okullarımız doğal merakı harekete geçirsinler iş biter, meram hâsıl olur. 

 

Romancı yazar Şerif Benekçi hem hemşehriniz hem de yazar dostunuz. Mezarı başında dua ederken çekilmiş bir fotoğrafınızı görünce hislendim. Ben de İstanbul’da bulunduğu yıllarda kendisiyle yakın dostluk kurdum, Şimdi Ağlamak Vakti isimli ilk romanı hakkında kendisiyle röportaj yapıp yayımladım. Sonra Anadolu’ya çekildi. Sanırım edebiyat, yayın dünyasına da küsmüştü. Yakın dostu olarak bize Şerif Bey’i anlatır mısınız? Hayatı, mizacı, dostluğu ve romanlarıyla…  

Şerif Benekçi arkadaşımızı burada rahmetle anıyorum. Ele avuca sığmaz bir arkadaştı. Tam olgunluk yaşında kaybettik.( Gediz 1950–Gediz 2008 ) Zeki ve güçlü iradesi olan biriydi. Benim gibi fakir çocuğuydu. Kalemi, sohbetleri çok bilinirdi. Önemli beş romanı vardı. Okullara yönelik başka kitapları, gazetelerde kalan makaleleri, sohbetleri var elimizde. Dostluğu paha biçilmezdi. Çeşitli devlet görevleri de yaptı. Mezarını zaman zaman ziyaret ediyorum. Son ziyaretim yağmurlu bir günde oldu. Son olarak Gediz Belediyesi’nin, Şerif’in mahallesindeki bir parka ismini vermesi çok hoşuma gitti. Hakkında küçük bir kitapçık yazarak ona olan manevi borcumun bir kısmını ödeyeceğim. Bir anıyla bitirelim Benekçi konusunu: İstanbul’da imamdı. Öğle ezanını okurken, “Essatü hayrun minennevm” demiş. Ezandan sonra cemaatten birisi durumu hatırlatmış. Benekçi ona, “Ümmet daimi uykuda, ne zaman uyanmayı, uyumamayı hatırlatsak yeridir.” deyivermiş. 

 

Şerif Beyin evi duruyor mu? Bu evin bir müze-kütüphane yapılma düşüncesi oluştu mu? Bu konuda herhangi bir teşebbüse geçildi mi?  

Şatoya benzeyen, romantik duygular uyandıran bir ev yaptırmıştı. Belki üç ev parası harcadı. Orada dostlarını ağırlayıp kitaplarını yazmayı hayal ediyordu. Nasip olmadı. Müze olması falan da düşünülmedi. Şehre biraz uzak olması dezavantajdı. Ölümünden sonra ev bir müddet atıl kaldı. Sonra satıldı. Oradan geçerken dış kapıyı çalarak dışarıdan seslendim. Tabii ki Şerif Benekçi çıkmadı, çıkamazdı. Gördüğünüz resim o olabilir. Resimde gözyaşlarım görünmüyor. 

 

Denemelerinizden meydana gelen Hikâyemin Hikâyesi isimli eserinizi diğerleri gibi dikkatle okudum. “Nasıl Hikâye Yazıyorum?” diye başlıyorsunuz ama aslında bütünüyle hikâye sanatını “efradını cami, ağyarını mani” bir şekilde masaya yatırıyorsunuz. Hikâye sanatını, dünü ve bugünü ile Batı’da ve bizde hikâye türünü anlatıyorsunuz. “Hikâye” ve “Öykü” arasındaki çekişmelere, tanımlamalara ve yarışmalara dikkat çekiyorsunuz. Velhâsıl sizin “hikâyeci” kimliğiniz burada biraz “hikâye eleştirmenliğine” dönüşüyor. Fakat yaptığınız tahliller, tenkitler ve değerlendirmeler bence çok önemli ve edebiyat çevrelerinin gündemine de gelmelidir. Bilindiği gibi bizde roman yeni, hikâye daha eskidir. Kur’an kıssalarını hikâye sayanlar da var. Bu geleneği Dede Korkut Hikâyeleri’nden başlatanlar mevcut. Malum, dinî kitaplarımızda da çok ilginç hikâyeler anlatılır. Hikâyemizin hikâyesini özlü olarak sizden dinleyebilir miyiz? 

İnsan, yaş aldıkça dönüp ne yaptığına bir bakıyor elbette. Ben de edebiyat ırgatlığıma bir bakmak istedim. Hikâye Okuma Kılavuzu’nu çok önce yazmıştım. Hikâyemin Hikâyesi’ne başlayınca ikisini birleştirmeyi istedim. Sonuçta o kitapçık ortaya çıktı. Arkasına da önemsediğim farklı tarzdaki bir hikâye örneğimi koyunca kitapçık meydana gelmiş oldu. Ben bu kitapçıkla zayıfladığını, unutulduğunu düşündüğüm hikâye türünü yeniden vurgulamak istedim. Aslında şairin kendi şiirini, hikâyecinin kendi hikâyesini, romancının kendi romanını, ressamın kendi resmini, heykeltıraşın eserini yorumlamasını doğru bulmam. Sınırlamış olur, diye düşünürüm. Varsın onu okuyanlar, seyredenler yapsın. 

 

Eserlerinizin Türkiye genelinde dağıtım yapan bir yayınevinde çıkması ve bütün okuyuculara ulaşması gerekiyor. Bu konuda şimdiye kadar herhangi bir teşebbüse geçtiniz mi? Teklif aldınız mı? 

Bu konuda çok geriyim. Günlük çok meşguliyetlerim var. Birincisi vakit bulamadım. Para desen kıt. İlgi yetersiz. Tanıtım zayıf. Mesafeler tükenmez. İsim yapamamışım. Fırsatlar kaçıcı. Bir gün telefonum çaldı. Genç bir arkadaş kendini tanıttı. Bir TV kanalında kültür elemanı olarak çalışıyormuş. Benimle görüntülü bir edebiyat sohbeti yapmak istediğini söyledi. Onu tanımıyordum. Ama o beni bir şekilde tanıyormuş. O gün o kadar hastaydım ki ayakta dahi duramıyordum. Son gayretimi hastalığımı ifade etmek için kullandım ve istediğini reddetmiş oldum. Telefon açıkken yere düştüm. Arkadaş son durumu fark edemedi. Böylece o fırsatı kaçırmış oldum. O fırsatla belki de bir pencere açılacaktı, olmadı. Yapı olarak fazla ilgiye kapalıyım sanıyorum. Başka da teklif almadım. Şiir mi, hikâye mi, karın doyurmaz şeydir, diye düşünenler çok. Döner ve tost daha çok kazandırıyor, araba ve telefon daha sükseli bu ülkede. Ama sevindiğim bir şey var: Bu konuları pek düşünmeyen birkaç genç arkadaşı teşvik ettim. Sonuçta her birinin ulusal yayında birer düzine kitapları var. Bu dünyada teselli bulmak için de fırsatlar ve vesileler vardır elbette.  

 

Kütahya ve çevresi, edebiyat ve sanatın neşvü nema bulduğu bir şirin bölge. Yakın geçmişte Kütahya’da iyi bir ressamımız olan Ahmet Yakupoğlu yaşadı. Merhum ve meşhur Süheyl Ünver’in talebesi ve manevi evladıydı. Kütahya Emet doğumlu fıkra muharriri, edebiyatçı ağabeyimiz Osman Akkuşak vardı. İstanbul’da edebiyat sanat camiasının çok sevdiği bir sima. Sonra Osman ağabeyin akrabası, yaşayan büyük çocuk edebiyatçısı Gülten Dayıoğlu var. Bir de yakın dostlarım olan yine Kütahyalı edebiyatçı Mustafa Özçelik ile romancı İsmail Fatih Ceylan bulunuyor. Mustafa Bey Eskişehir’de İsmail Bey İstanbul’da yaşıyor. Bölgeniz, sinemada Ahmet Uluçay gibi müstesna bir yönetmen çıkarmış. Şüphesiz detaylı bir araştırma yapılsa, sanatın değişik dallarında çok fazla ismin bölgede yetiştiğinizi görürüz. Bu sanat kumaşı bölgeye mahsus bir özellik midir? Kütahya bir sanat, kültür ve medeniyet şehri midir? 

Kütahyalı kendi hâlinde insandır. Hani derler ya, ne uzar ne kısalır. Henüz kozmopolit bir yapıya ulaşamadı. Nüfusu da azalıyor, doğum oranı düştü. Kütahya insanının birim olarak kötü insan olduğunu düşünmüyorum. Ama müteşebbislik ruhu ayrı bir şeydir. Her zaman bir tek müteşebbis adamımız var, diye söylerdim, zengin bir iş adamı için. Meğer o da Karadeniz kökenli imiş. Sultan Veled, “Cennet, Kütahya’nın ya altında ya da üstündedir.” demiş. Övmüş mü, yermiş mi bilemiyorum. Kütahya’mızı sevmezlik edemeyiz. Ama bir problem var: Ahmedî, Gaybî, Şeyhî, Evliya Çelebi, Kabulî gibi ünlü kişilerin Kütahyalı olduğunu, benim gibi Kayseri’de okumakla övünen biri bile kırk yaşından sonra öğrendi, dersem vahameti anlarsınız. Yakuboğlu, Akkuşak, Dayıoğlu, Özçelik, Hisarlı Ahmet, Mutlu, Uluçay, Ceylan gibi değerlerden de yeterince haberdar değiliz. Bu ihmali, “Mum dibine ışık vermez.” mazeretiyle karşılamışız. Bu sözlerim bir özeleştiridir.  Maalesef il merkezimiz, ilçelerden kopuk. Kültür ortamı zayıf. Gezek diye bir özellik var. “Yiyem, içem, dağılam aleyküm üs selam” anlayışı olduğunu düşünüyorum. Çinicilik biraz yüz güldürdü. Kütahya bana büyük bir köy gibi görünüyor. Ama aşacağız inşallah. Rahmetli Osman Akkuşak Bey’le çok uzun dostluğumuz oldu. Severdim. Emetlidir. Aslen ben de Emetliyim. Gülten Dayıoğlu da Emetli olup Gedizli biriyle evlidir. Ceylan ve Uluçay Tavşanlılıdır. Tanışamadım. Benekçi’yi anlatmıştım. Ama bizim buralar bakir bir değer. Anlatılması ve tanıtılması gerekir. Yani çok çalışmamız gerekecek. Edebiyat yazılırsa ve okunursa var olan bir şeydir. 

 

Yaşadığınız Gediz’de bir edebiyat, sanat muhiti var mı? Bir edebiyat mahfili oluştu mu? Sizi tanıyan, eserlerinizi okuyan meraklılar bulunuyor mu? Mesela mahalli gazetelerde çalışmalarınız düzenli olarak yayımlanıyor mu? Okullarda öğrencilerimize hitap ediyor musunuz? Sizden yararlanıyorlar mı? 

Bir edebiyat muhitimiz yok. Bazen bir edebiyat sohbeti yapabilmek için göklerden bir meraklı düşmesini beklediğim oldu. Zaman zaman dışarıdan arkadaşlar geliyor da göklerden düşmesini beklemekten bazen vazgeçtiğim oluyor. Daha çok “Godot’yu beklerken” buluyorum kendimi. Üç mahalli gazetede neredeyse otuz yılı aşkın yazdım. Sonra yazdıklarımı kitapçılarda değerlendirmeye başladım. Birinin adını Bir İz Bırakmak koydum. İnşallah iz bırakacağım, yaşarken ya da ölünce… Öğrenciler bazen ilgi duyuyorlar. Rahmetli Benekçi okullara giderdi. Benim biraz siyasi yönüm olduğu için fazla okullara gidemedim. Dershane işletirken diyalogum iyiydi. Son olarak şimdi kapanan Gediz Lisesi’nin eski öğretmenlerinden olduğum için, eski öğrencilerimle iyi olduğumu söylemiş olayım. Zaten herkesin edebiyatçı olması gerekmiyor. Edebiyatçıların bir toplumda eksik olmaması da gerekir. Edebiyat öğretmenleri benim gibi sonradan olma edebiyatçılara küsmüş gibi duruyorlar. Farklı ilgi alanları var. Bu arada kitap yazanlar da olduğunu unutmayalım. 

 

Genelde yetişkinler gençleri eleştirmeyi çok sever. Bu hususta aşırıya gidenler de var. Gençleri tenkit etmekten haz duyanlar çok. Sizin gençlere ve gençliğimize umumi olarak bakışınız nasıldır? Onların kültüre, sanata, kitaba, edebiyata olan ilgilerini yeterli buluyor musunuz? Bu konuda biz yetişkinlere ne gibi görevler düşüyor? Gençlere tavsiyelerinizi alabilir miyiz? 

Gençleri itip kakmaya çok karşıyım. Çocukları da öyle. Onlar şu gün için henüz hayatın başındalar. Onlara, “Ne olacaksanız lise sona kadar olacaksınız, asıl tahsil lise tahsilidir, üniversite size sadece meslek ilâve eder.” derim. Bazı kalem denemelerini görüyorum, teşvik ediyorum. Gençlere asla tepeden bakmıyorum. “Bizim zamanımızda şöyleydi, böyleydi.” gibi beylik sözleri asla etmem. Onlar daha çok kendi tecrübelerini beklerler. Onları anlamaya çalışmak gerekiyor. Aileler, okullar, öğretmenler, komşular, akrabalar, hemşeriler onların arkasında olmalıdırlar. Çok gençken bir delikanlı cinayet işlemişti. Galiba Peynir Gemisi’nde anlatmışım. Çocukluğunda ona “delikanlım” dermişim. 45 yaşlarında tekrar rastladım. Cezası bitmiş. Bana öyle bir sarıldı ki kemiklerim çatırdadı. “Bana hiç kimse delikanlım demedi, yalnız sen demiştin. Ömrümde duyduğum en güzel söz buydu.” dedi. Sözünün üzerinde çok düşündüm ve çok duygulandım. Gençlere ya “delikanlım” ya da “yeğenim” diye hitap ederim. Galiba sorularınızın sonuna geldik. İlginiz için çok teşekkür ederim. 

Lütfedip verdiğiniz cevaplar için ben de çok teşekkür ederim Mestan Beyefendi. Zât-ı âlinizi, suallerimle yordum, hakkınızı helal edin lütfen. Ama bu mülakatın arayışlar içinde olan kişilere yol göstereceğini, hatta müspet şekilde yön vereceğini düşünüyorum. İnşallah en yakın zamanda eserlerinizin bir yayınevinde basılmaya ve okuyuculara ulaşmaya başladığı müjdesini alırız. Sizden her zaman yeni eserler, yeni hikâyeler bekleyeceğiz. Saygılarımla…  

 

Mehmet Nuri Yardım 

 

 

“GEDİZ’DE YAŞAYAN İYİ YAZAR MESTAN GÜNEL’LE EDEBİYAT VE KİTAPLAR ÜZERİNE MÜLAKAT ”için bir yanıt

  1. Hocam bu sohbetinizi okudum. Gediz e gidince size uğramadan dönmem inşallah, sizi Şerafettin sağlam abimiz vasıtasıyla tanıdım, kitaplarınızdan da verdi bana, okuyor, çok çok güzel, eğitici, öğretici, ibretlik, bence bir kültür hizmeti, selamlarımla,

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir