Yazdıklarımı takip eden bir dostum, geçenlerde, “Ölülerle yaşamak kolay, gücün yetiyorsa dirilerle yaşa!” diye sitem etti. Ben de aksini savundum ve ayrıca ona, “hatıra tüccarı” olmadığımı söyledim.
– Hafızamın sisinde boğulmuş hatırayı ne yapayım, dedim. Benimle konuşmuyorsa, sesi ve ışığı önüme düşmüyorsa, içimi ısıtmıyorsa ağır bir yükten başka nedir ki o? Hele bir de uzun yola çıkmışsam… İçinden hayat geçen hikâyelerin peşindeyim. İnsanız, topluca yaşıyoruz; hayatımıza dokunan, hayatına dokunduğumuz ne çok insan var. Acaba kaç kişinin hikâyesi aklımızda? Kaç insana tatlı bir anı bırakabildik? Bir düşünsek; yakınımızda uzağımızda kimlerin adını duyunca yüzümüze bir ferahlık hissi geliyor, kalbimiz yumuşuyor? Yanı başımızda o hangi güzel insan ki, iki çift ahenkli sözü kulağımızda hoş duruyor, ruhumuza şifa oluyor?
Dünyaca bilinen fotoğrafçı Nick Ut, Türkiye’ye geldi ve 10 Aralık 2019 tarihinde Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde uzunca bir söyleşi yaptı. Haberi gazetelere yansıdı ama günün hayhuyu içinde farkına varamadık bile. ‘Napalm Kızı – Savaşın Dehşeti’ adlı fotoğrafıyla bütün dünyanın dikkatini Vietnam’a çeviren ve 1972 yılında “Pulitzer” ödülüne layık görülen Nick Ut bu söyleşide dedi ki:
“Çektiğiniz fotoğrafın hikâyesini bilirseniz iyi fotoğrafçı olursunuz.”
Aslında bir zamandır demek istediklerim sanki bu sözün içinde saklı.
İnsana dair, iyiliğe dair hikâyeler biterse veya azalırsa fakirleşiriz diye korkuyorum. O itibarla; elimin yettiği, dilimin döndüğünce hikâye anlatmayı sürdürmek isterim.
Çünkü derdim var…
Âşık Veysel, “Ben dert adamıyım” diyordu.
Tasavvuf büyüklerimiz, Allah derdinizi artırsın diye dua ederlermiş.
Derdiniz yoksa hiçbir sermayeniz yoktur. Derdi olmayanın şiiri, hikâyesi, romanı, sineması, çizgisi, notası, tuvali olmaz. Saz çalmayan tel kıymeti ne bilsin?
Yunus Emre, bildiğimiz dönme dolaba “Derdim vardır inilerim”i söyletir.
Ağrısız baş balkabağına benzer diye ne güzel atasözümüz vardır değil mi?
Sal başına konan kervan,
Yağmur yağar gerilenir.
Bir kötüye düşen dilber,
Ölmez ama zarilenir…
Karacaoğlan, dert öldürmese bile insanı ‘sölegen’ yapar demek istiyor bu dizelerde.
Toroslar’ın bir başka üretken şairi Bahaettin Karakoç’un İstanbul’a geldiğini duymuştum. Büyüğümüzdü, hatırını sormaya gittim. Lâf arasında dedi ki: “Biliyor musun; ben bir türlü bu dünyaya yerleşemedim, hiçbir yerin kirasını ödeyemedim. İçim durulmuyor. Sızım dinmiyor. Korkarım ki, ölene dek meleş koyun gibi orada burada söyleşip gezeceğim.” Nitekim öyle de yaptı. Rahmetler ola.
Neyse, dert denince söz uzar gider. Ben sadede geleyim.
Hatırlar iseniz bir önceki yazımda Rahmi Eray’ı anlatmak arzumu beyan etmiştim.
Rahmi Eray’ın adını ilk Hasan Kuştepe’nin ağzından duydum. Sonra hep gördüm ki, ne zaman o adı ansa irkiliyor, duygulanıyor ve uzaklara dalıp gidiyor.
Hasan Ağabey şöyle derli toplu bana bir Rahmi Eray anlatmadı. Biyografisini vermedi. Lazım olduğunda ve yeri geldiğinde 41 yıllık hayattan bazı anekdotlarla yetindi. Ama hep çarpıcı, silkeleyici, düşündürücü örnekler, yaşanmışlıklar…
Rahmi Eray bir kitap yazmadığı gibi hakkında yazılanlar da sınırlıydı. Elde sadece anma toplantılarından kalma bir iki kitapçık vardı. Bir de başta “Hareket” olmak üzere bazı dergi ve gazetelerde dostlarının mahdut yazıları. Ta ki Ezel Erverdi’nin himmetiyle Dergâh Yayınları’ndan eli yüzü düzgün bir kitap çıkana kadar.
Rahmi Eray’ın elbette etrafında geniş bir dost halkası vardı. Nurettin Topçu’dan Ercüment Konukman’a, Fethi Gemuhluoğlu’ndan Ferruh Bozbeyli’ye, Mehmet Turgut’a, Ayhan Yücel’den Gökhan Evliyaoğlu, Orhan Okay’a kadar… İsmail Dayı, Cevdet Akçalı, Osman Akkuşak… Daha kimler…
Bir iki defa Hekimoğlu İsmail’in yanında görmüştüm İsmail Dayı’yı, ona sormuştum. Cevdet Akçalı, Adana eski milletvekiliydi, dünyalar görmüş adamdı. ESKADER’i kurduğumuz yıllarda sohbetlerimize çok geldi gitti. Osman Akkuşak’la ise 20 yılı aşkın bir dostluğumuz oldu. Baba oğul gibiydik. Onu da sağdım bir hayli.
Eray, dostlarını ve arkadaşlarını sadece yazar-çizerden, sadece devlet umuru görmüş mansıp sahibi kişiler arasından seçmemiş. Görüyoruz ki çevresinde hamallar, işçiler, garipler de var.
Anadolu’dan İstanbul’a üniversite okumaya gelen nice gence evini ve sofrasını açıp sığınak olmuş. Gönüllerine kıvılcım atmış, onları mayalamış, istikamet disiplini kazandırmış. Söz vermenin, sözünde durmanın ‘namus’ olduğunu telkin ederek lekesiz dostluklar kurmuş.
Bütün bu topladıklarımla bende zamanla bir Rahmi Eray portresi oluşmuştu ki; onu gıyabında sevdim, muhabbet besledim, hayırla andım. Hasbelkader gittiğim bazı söyleşilerde onun hikâyesini öne alarak söze giriş yaptım.
Ezel Erverdi takdim ederken diyor ki:
“Rahmi Eray, Anadolu’nun yangın yerine döndüğü yıllarda (1917) Elbistan’da doğar. Yetimliğin mektebinde büyür. İlköğrenimini Elbistan’da, Yükseköğrenimini İ.Ü. Tıp Fakültesi’nde yapar. 1938’de geldiği İstanbul’da büyük küçük geniş bir muhitin ağabeyidir. Yakalandığı damar ve kan hastalığı, onu 18 sene yatağa ve durağan bir hayata mahkûm eder. Etrafında bir halka oluşur. Kendi dert ve ıstırabına kimseyi ortak etmez. İnsanları doğrudan tenkit etmez, dolaylı ve genel hitaplarla karşısındakilere hakikati gösterir. Gelenlerin dertlerine çare bulan ‘doktor’ gibidir. Kindarlara merhameti, şiddet ve hiddetlilere itidali, nefse karşı aklı, asilere hürmeti öğreten bir “muallim”dir. Namı yok, şöhreti yok, mesleği ve sıfatı yok, eseri yok, mülkü ve parası yok, adını devam ettirecek kimsesi yok. Ama örnek bir hayatı, sözleri ve davranışları var.”
Nedense Rahmi Eray’ı zihnimde Hilmi Oflaz’la aynı yere oturtmuş, yıllarca onları birlikte düşünmüşümdür. Mahmutpaşa’daki işporta tezgâhından kazandıklarıyla akşama üniversiteli gençlere kuru fasulye pilav ısmarlayan, ayakkabı alan, kitap götüren, onlara karakter aşısı yapan Hilmi Oflaz’la ne çok benzerlikleri var… İyi ki onlar yaşadılar ve dünyamızı güzelleştirerek yaşanılır kıldılar.
Rahmi Eray, bir gün Samatya semtinde, kendisinde derin izler bırakan ve hizmet ehli olmayı öğreten Talaşçı Veysel’le tanışır. Bir bakıma onun öğrencisi olur. Talaşçı Veysel bir hamaldır. Küfesi, sırtlığı, eski kasketi, yırtık pantolonu ve yarım pabucuyla bir hamal. Ama herkesten farklı bir tarafı vardır; apartmanı, kapıcısı, hizmetçisi olanların ve lüks içinde yaşayanların tanıyamadıkları bir taraftır bu. Talaşcı Veysel, “Sadece kendi ayağına basıldığı zaman değil, başkasının ayağına basıldığı zaman da acısını duyuyordu” çünkü… Çok mahdut imkânlarını ona muhtaç olanlarla cömertçe paylaşabiliyordu. Karda kıyamette saatlerce dolaşıp adres aradıktan sonra üç üniversite öğrencisine talaş getirmiş, belki yakamazlar diye de sobayı kendi tutuşturmuştu. Para sözü edilince de “Aman efendi insanlık öldü mü, ne zaman olsa verirsiniz” demiş, kaybolmuştu.
İnsana masal gibi geliyor ama hakikat… Rahmi Eray ve Talaşçı Veysel bize kimleri hatırlatmıyor ki? Mehmet Akif’ten Ziya Osman Saba’ya, Hz. Ömer’den Yaman Dede’ye kadar…
Eski TBMM başkanlarından Ferruh Bozbeyli, Rahmi Eray’ı erken tanıyanlardan biridir. Çok hatırası var. Muhtelif toplantılardaki konuşmalarından ve yazdıklarından anlıyoruz. “Onu herkes ağabey diye çağırıyordu. Hatta kendi yaşındakiler bile. Ağabey, onun için bir isim olmuştu. Evi dolup boşalıyordu. Günün erken saatlerinden gecelere kadar gelen giden eksik olmuyordu. Zaten senenin birkaç ayı hariç, hayatı hep yatakta geçiyordu.” diye anlatır.
“Sahip olduğu hizmet duygusu, onun başta gelen meziyetlerinden biriydi. Çok haklı mazeretleri sebebiyle bir hizmete yetişememiş olsa bile kendini affetmez; ‘Ya bu işin halli bize emredilmişse’ diye hayıflanırdı. Aklı, hafızası, bilgisi, emeği hatta çok az olan parası hep bu hizmet yolundaydı. Bir işçiye aylık bağlanması, bir kişinin okul kaydı, diğerinin asistanlık işi, bir diğerinin dükkân açması, bir hastanın tedavisi ile ilgili işler hep ağabeyin görevleri arasındaydı. Düşünüyor, konuşuyor, çalışıyor ve hallediyordu.”
Rahmi Eray, ender bulunabilecek vakıf insanlardan biri. 41 yıllık hayatında bütün insanlara ve hatta bütün varlıklara uzanan yüreğindeki sevgi ve duygu gürlüğü hiç azalmıyor.
Alçakgönüllülüğü, sadeliği ve samimiyetiyle abide bir şahsiyet… Saffet ve temizliği, fikre ve varlığa hürmeti, bütün acı ve ıstırabına rağmen etrafına sevinç dağıtan hâl ve üslûbuyla gönüllere girmeyi başarmış bir ehlidil…
Nurettin Topçu onu anlatırken, “Hayat karşısında alacaklı olmayı hiç gönül edinmemişti” ifadesini kullanır ve biz hemen Ziya Osman Saba’yı gözümüzün önüne getiririz. Nurettin Topçu devam eder: “Bütün hikmet önderleri gibi kendi sıkıntılarını yenmiş, kendi meselelerini halletmişti. Hayatının aldığı istikamete inanmış, acılarını kabullenmiş, yaralarına yâr olmuş, şikâyetsiz, meselesiz, ihtirassız bir hikmet heykeli karşısında idik. Sanki kendinde yaşattığı ruhun güzelliği, her varlığın istiğnasını taşıyordu.”
Rahmi Eray’ın kendine has kelimeleri ve kavramları var. Ailesi, çocukları, akrabaları, komşuları gibi sahiplenmiştir onları. Zaman içinde beslemiş, büyütmüş, olgunlaştırmış ve insan içine çıkarmıştır.
Olaylardan fikir üreten, hisse kapan ve dönüp o fikirleri tekrar hayata tatbik eden bir maharet sahibiyle karşı karşıyayız.
Sevdiklerine, muhabbet beslediklerine “Paşa” diye hitap ediyor.
“Paşa! Biliyor musun; insanlar çok kere tekrar gireceği kapıyı kendi elleriyle kapatırlar.”
“Ne verdik ki ne istiyoruz?”
“Ya bu işin halli bize emredilmişse…”
“Paşa, Müslümanın yükü hafif gerek.”
Bir gün, on iki yaşında bir çocuğa pijamalık almak ister. Satıcı üç metre yeter der. Ama yetmez, bir metre eksiktir. Daha sonra o yere ve başka mağazalara gidip arasalar da aynı kumaştan bulamazlar. Yakın desenden de almak istemez, çocuğun müteessir olacağını düşünür. Çocuk için yeniden, dört metre kumaş kestirir ve öncekini yamalı olarak kendine ayırır. Arkadaşına der ki: İşte, bu memlekette herkes kendi mesleğine dair bilgi ve görgüsünü geliştirse ve işini iyi yapsa zamanımızı, zevkimizi ve emeğimizi israf etmemiş oluruz.
Rahmi Eray 25 yaşındayken bile 70 yaşındaki bir insanın tecrübesi ve olgunluğunu üstünde taşıyor; etrafına ışık tutuyor, yol gösteriyor, hizmet ediyor. Ama onu asıl gönlümüzde ve gözümüzde diri tutan tarafı çevresine de hizmet duygusunu verebilmiş olmasıdır.
İsmail Dayı’dan duymuştum, demişti ki; “O, insanlar arasında kendisi için değil, başkası için istekler taşıyan bir adamdı.”
Rahmi Eray;
“Güzellik için ilk hareket sizden gelsin” diyordu.
“Biliyor musun paşa, eşyaların da dili vardır.”
“Paşa düğümler kördüğüm olmadan çözülmeli.”
Rahmi Eray, hizmetlerine karşılık ne bir nimet dilendi, ne şöhret ve ne de alkış… Bir garip yolcu gibi bu köhne dünyanın içinden anlamlı adımlarla gelip geçti.
11 Ekim 1958 Cumartesi. Rahmi Eray o gün bütün dostlarını ve arkadaşlarını evine sohbete davet etmiştir. Onlara ısrarla yedireceği yemekleri ve ikramları hazırlamıştır. Az sonra, teker teker Rahmi Ağabey, diye seslenerek eve gelecekler… Artık kendini kuş kadar hafif hissetmektedir. İç tazeliği yüzüne düşmüş, huzura gark olmuştur. Kapı zili art arda çalmaya başlar. Vakit gelmiştir. Rahmi Eray da cennet libasını kuşanmış, ebedi yolculuğa çıkmak üzeredir.
Emaneti Hakk’a teslim eder.
Hz. Mevlânâ, “ Can haberdar olmaktan ibarettir, kim daha çok haberdarsa, eminim ki o daha canlıdır.” der.
Mevlâ bizi haberli olmaktan hissedar eylesin.
Şerif Aydemir
- OCAKTAKİ ATEŞİ TAZELEDİK - 15.12.2025
- OCAKTAKİ ATEŞİ TAZELEDİK-İÇ EVİNİ GÖKLERE TAŞIYANLAR - 01.11.2025
- GÖLGENDE GÜL ÜŞÜDÜ - 06.02.2024
- KARANLIKTAKİ BEYAZ KUŞLAR - 30.01.2024
- ILIK DUYGULAR EĞLEŞSİN YÜREĞİNDE - 10.08.2023
- KİMİN YÜREĞİNDE YARA İZİ VAR? - 27.06.2023
- BİR SOĞUK YEL ESER, ÜŞÜR ÖLÜM BİLE - 12.05.2023
- BU DAĞLARIN KARI ERİMEZ - 11.05.2023
- İÇİMDE DOLAŞAN, GEZEN BİRİ VAR - 10.05.2023
- HAYATI BİZE ACILAR ÖĞRETİYOR - 09.05.2023
- İYİLİK TÜTERDİ NEFESLERİNDEN - 08.05.2023
- BİR NALINA BİR MIHINA… - 07.05.2023
- İNSAN DEDİĞİN NE Kİ, BİR AVUÇ İÇLENİŞ… - 06.05.2023
- ARTIK İYİLİĞİ HATIRLATACAK GÜZEL SÖZ SAHİPLERİ GEZİNMELİ ARAMIZDA - 05.05.2023
- ÜSTÜNE BİR TAŞ ÇEKİP YATANLARI ÖLÜ MÜ SANIYORUZ..? - 04.05.2023
