HEGEMONYA, MEDYA VE İŞGAL ANLATISI BAĞLAMINDA SURİYELİ VE FİLİSTİNLİ KADINLAR

Yılın ilk günündeki toplantının konuğu Gazeteci Hayrunnisa Çiçek; hegemonya, medya ve işgal anlatısı ekseninde Suriyeli ve Filistinli kadınların deneyimlerinin nasıl sessizliğe itildiğini ve bu sessizliğin hangi politik mekanizmalar aracılığıyla üretildiğini ele aldı ve bu bağlamda dinleyicileri yeniden düşünmeye davet etti.

Konuşmasına kendi sürecini anlatarak başlayan Çiçek, kendisini gazeteci olmaya yönelten nedenleri de paylaştı. 28 Şubat döneminde henüz on sekizine bile basmamış bir Anadolu çocuğu olarak başörtüsü yasaklarından dolayı Azerbaycan’da okumak durumda kaldığını, yaşadığı zorlukların ve edindiği tecrübelerin hayatının sonraki dönemlerinde yolunu çizerken belirleyici rol oynadığını söyledi.

Bir kadın ve gazeteci olarak yanı başımızda yaşanan savaş ve işgallerde kadınların sesini bir şekilde dünya kamuoyuna duyurabilmek ve özellikle gazetecilerin hedef alınmasına dikkatleri çekmek adına yaptıkları çalışmaları anlattı. Savaşın sadece tankla tüfekle sürdürülmediğini, hegemonik güçlerin sinema, tiyatro gibi görsel sanatların gücünden nasıl faydalandıklarını, yaptırdıkları haberlerle dünya kamuoyunun algısını nasıl yönlendirdiklerini de aktardı. Bu bağlamda artık Müslümanların mazlum, mağdur halk söylemlerini bir kenara bırakarak yeni bir dil inşa etmesi gerektiğini sözlerine ekledi.  

“Srebrenica katliamında kadınların maruz kaldıkları olayları savaş bittikten sonra öğrendik. Aynı süreç Suriye’de yaşanmasın, kurtarabildiğimiz kadınları kurtaralım veya onların sesini bir şekilde dünyaya ulaştıralım diye ‘Vicdan Konvoyu’ adında bir organizasyona koyulduk,” diyen Çiçek, İHH’nın öncülük ettiği bu organizasyonun koordinasyon ekibinde yer aldığını ve basın ayağını bir avuç gazeteci arkadaşıyla birlikte üstlendiğini söyledi.

Hem Suriye savaşında hem de Filistin’de sadece baskılar üzerinden değil algılar üzerinden de yürütülen bir süreçle karşı karşıya kaldığımızı, “Yanı başımızda çok ciddi acılar yaşanıyordu ama bizler ‘Niye geliyorlar buraya’ diyorduk. Haber bültenlerinde Suriyeli kadınların ya kuma ya ikinci eş veya burada düzen bozan insanlar olarak lanse edilmeye başlandığını görüyorduk fakat arka planda çok ciddi acıların yaşandığına şahitlik ettik,” diyerek hegemonik güçlerin algılarımızı etkileyerek gerçeği olduğu gibi görmemize engel olduklarını sözlerine ekledi.

Gazetecilik anlayışının objektiflikten ziyade haktan, hakikatten ve adaletten yana durmak olduğunu söyleyen Çiçek, bu konuyla ilgili çalışmalar yürütürken şahit olduklarının üzerinde vebal olarak kaldığını dolayısıyla bu konuyla ilgili çalışmalar yürütmek, onların sesini bir şekilde duyurabilmek ve hâlâ savaş devam ediyorken kadınları kurtarılabilmek adına adım atabilmenin, İnsanî diplomasi kanalları açmanın önemine vurgu yaptı. Vicdan Konvoyu’nun yola çıktığı dönemde bölgeye giden birkaç derneğin hazırladığı rapor dışında somut bir çalışma olmadığını, resmî rakamlara göre 5800 küsur kadının hapiste olduğunu fakat gayrı resmî hapishanelerin, karakolların, gözlem evlerinin de bulunduğuna dikkatleri çekmeye çalıştıklarını anlatarak sözlerini şöyle sürdürdü;

150’den fazla ülkeden destek geldi. Srebrenica’dan kadınlar bir hafta süren otobüs yolculuklarıyla birlikte buraya gelip buradan tekrar o yola koyulmaya kalktılar. Beklediğimizin çok ötesinde bir çalışma oldu. Ve o proje sayesinde insanî diplomatik kanallar açıldı ve birçok kadının hapishaneden kurtarılmasına, karşılıklı esir takaslarının yapılmasına da vesile oldu fakat yazılı kaynak eksiği çoktu. O gün dedim ki bir gün yüksek lisans yaparsam bu konuyla ilgili bir test çalışması yapmak boynumun borcu olsun. Sonra pandemi dönemi yaşanınca yüksek lisansa başladım 2021’de ve başladığım gün konu belliydi; Suriye hapishanelerindeki kadınların incelenmesi. Bu kadınlar neler yaşadılar. İçeride yaşadıkları süreçler dışarıya çıktıktan sonra toplumsal uyum süreçleri. Zaten sık sık bölgeye gittiğim için gerçekten mağdur olan kadınlarla konuşup orada yaşananları net bir şekilde aktarabilme imkânı yakalamış oldum. Tez için Suriye’ye gittiğimde 18 kadınla konuştum. Aslında çok daha fazla kadın gelmişti. Çünkü hepsi bir şekilde yaşadıklarını anlatmak istiyorlardı. Azez bölgesine gittim. Hapishaneden çıktıktan sonra Türkiye’ye gelenler de vardı ama ben daha çok orada kalıp da oranın toplumsal yargıları ile birlikte bununla mücadele eden kadınları incelemek istedim. Neredeyse 50’ye yakın kadın gelmişti. Zaman kısıtlı olduğu için içlerinden seçmek durumunda kaldım ve daha çok hapishanede kalmış, işkencelere maruz bırakılmış kadınlar arasından 18 kişiyle konuşmuş oldum. Karşımıza gerçekten çok korkunç tablolar çıktı.

Düşünün bir savaş ortamındasınız ve sadece orada bulunduğunuz için, siyasetle alakalı olun veya olmayın, hangi mesleği yapıyor olursanız olun herhangi bir ayrım gözetmeksizin keyfi olarak karşınızdaki güç, otorite ne olarak algılarsanız (Esed rejimi, İran askerleri, IŞİD, PKK, oranın örgütleri) tarafından kaçırılan bir sürü kadın vardı. Ve niye kaçırıldıklarını, neden hapse düştüklerini bilmiyorlardı. Herhangi bir kontrol noktasında hiçbir şekilde bilmediğiniz kişiler tarafından alıkonuyorsunuz. Karakollarda, yıkık ve metruk binaların altlarında hapishane şeklinde düzenlenen yerlerde tutulmuşlar. Aylarca, yıllarca orada ailelerinden haber alamadan ki aileleri de onlardan haber alamıyor yaşıyor mu öldü mü ne oldukları bilinmeden çok ciddi bir süreç yaşıyorlar. Yaşadıkları şeyi önce anlamlandırmaya çalışıyorlar. İsim benzerliğinden sebep hapse atılmış kendini açıklayamamış, içeride tacizlere, tecavüzlere maruz kalmış. Çocukları olmuş. Çok büyük bir yıkım yaşamış bu insanlar. ‘Neden’ sorusunun cevabı yok. Bu sorunun cevabı onun tarafından yok ama aslında yıllarca kadınların her savaşta olduğu gibi orada da bir savaş silahı olarak kullanıldığı gerçeği var.

Görmüş oldukları işkencelerden sonra birçok sağlık sorunları yaşıyorlar, psikolojik sorunlar yaşıyorlar. Ataerkil bir toplum Suriye. Hapisten çıktıktan sonra eşi ve eşinin ailesi tarafından kabul edilmeyen oluyor, evli bile olmasa kendi ailesi tarafından tekrardan hapse atılır korkusuyla dışarıya asla çıkarılmayan kadınlar oluyor. Mesela bir tanesi ‘Hapisten çıktıktan sonra babam beni bir yıl odadan dışarıya çıkarmadı,’ dedi tekrardan başına aynı şeyin gelmesinden korktuğu için veya kendi psikolojik sorunlarından dolayı dışarıya çıkamayan, ailesi tehdit edildiği için yer değiştirmek zorunda kalan, ailesini bulamayan… O kadar çok katmanlı sorunlarla karşılaşıyorlar ki.

Görüştüklerimizden sadece iki tanesi siyasiydi. Onun dışındakiler sadece orada yaşadıkları için bunlara maruz bırakılan kadınlar. Çıktığı anda hayatı asla bıraktığı gibi olmuyor. Siyasi olanlardan bir tanesi lisede olaylara karıştığı için hapsediliyor. Dört yıl boyunca içeride kalıyor ve çok ciddi sıkıntılara maruz bırakılıyor. Sonrasında çıkınca ailesi tehdit ediliyor. Ailesine zarar gelmemesi adına bulunduğu yerden Azez tarafına göç ederek bir öğrenci evinde kalıyor. Üniversite okuma imkânı yakalıyor. Sonrasında orada birisiyle karşılaşıyor ve evlenmek istiyor. Başına gelenleri o insana anlatınca, ‘Ülkemiz adına yaşadığın her şey benim emanetimdir. O konuda rahat olabilirsin,’ diyor ve evleniyorlar. İki çocuğu var şu anda. O bütün yaşadığı süreçleri eşiyle birlikte atlatmaya çalışıyor. Bu şekilde kabul görenler de var, hiçbir şekilde ailesi, eşi, kendi akrabaları tarafından kabul görmeyip göç etmek zorunda kalan kadınlar da var. ‘Eşim beni kabul etmedi. Görümcelerim istemediler ve beni dövdüler. Ben kaçmak zorunda kaldım ve şu anda hâlâ iki çocuğumla birlikte çadırda yaşıyorum,’ dedi mesela bir tanesi. Dokunduğunuz her kişinin altında bambaşka bir hikâye çıkıyor. Bambaşka bir acı çıkıyor.

Sonunda benim için en çarpıcı olan şey hepsinin ortak söylediği ‘Ne olursa olsun yaşadıklarımızdan pişman değiliz. Biz çok ciddi anlamda problem yaşıyorduk. Evet belki siyasi olayların içinde değildik. Belki böyle bir hayatımız yoktu. Fakat bizim ailemizden birçok insan rejimden dolayı keyfi olarak hapishanelere atıldı, konuşurduk mesela duvarların kulağı var sakın konuşma, derlerdi. Çünkü ciddi anlamda casusluk yapıldığı için komşusuna dahi güvenemeyen bir toplum oluşmuş. Bir korku imparatorluğu kurulmuş adeta. Bu yüzden de ne olursa olsun bugün yaşadıklarından asla pişman değillerdi.

Özgürleşmenin beşinci gününde Suriye’deydim. Dört gün kaldım orada ve Sednaya hapishanesinin ilk dönemlerini gördüm. Hama’da, Humus’ta süreçlerin nasıl olduğuna şahitlik ettim. Mesela o süreçten sonra dikkatimi çeken bir anekdotu söylemek istiyorum. Yolda hâlâ tanklar vardı, yerde mermiler vardı, savaşın bütün sıcaklığı üzerindeydi ama Hama ile Humus arasında bir kadın otostop çekiyordu. Ben onu gördüğümde şok geçirdim. Düşünsenize daha dört gün önce kontrol noktasından güvenle geçemeyen kadın dört gün içerisinde bir şehirden başka bir şehre otostop yaparak geçmeye çalışıyor. İşte özgürlük bu demekti benim için. İnsanın vatanını yeniden kazanması bu demekti.

Şimdi Suriye üzerinden biraz da Filistin’e geçmek istiyorum çünkü Suriye ile Filistin karşılaştırmasını da yapabildim orada. Filistin’e gittiğinizde işgal ne demek onu çok net görüyorsunuz ama Suriye’de çok daha başka bir şey vardı. Hak ve batıl savaşı veriliyor değil mi Filistin’de Gazze’de ama Suriye’de maalesef öyle bir şey yok. Kardeşi kardeşe kırdırdılar, kimin kime ne yaptığı belli değildi. İnsana acı gelen de bu çünkü düşmanının kim olduğunu tanıyamamak çok acı bir şey ve buna karşı nasıl bir duruş sergileyeceğini bilememek de çok kötü bir şey. Şimdi bakıyoruz mesela Gazze’de bir yaşındaki çocuk da Allahu Ekber diye bağırabiliyor. Ne için mücadele ettiğini ne için şehit olduğunu öldüğünü biliyor ama mesela Suriye’de aynı şeyi göremedim ben. Çünkü orada yeri geliyor Müslüman başka bir Müslümana hapishanede neler çektirmiş. On altıdan fazla yapının birbiriyle savaştığı, bilmem kaç tane devletin savaş uçaklarının uçtuğu, tam bir karmaşa ortamı. Filistin’de her şey çok net. Filistin’de yaşananlar tamamen konjonktürel de olsa teolojik temelli bir savaş. Üç dinin merkezi olan bir bölgede bir savaş devam ediyor ve Yahudilerin amacı vadedilmiş topraklar üzerinde kendi hakimiyetini kurmak. Yahudiler, Hristiyanlar, Müslümanlar her biri aslında kendi varoluş mücadelesi içerisinde ve tarafınız çok net, düşman çok net, hak ve batın mücadelesi veriliyor. Bu yüzden de siz kendi evlatlarınızda bunu çok net ifade edebiliyorsunuz. Yahudi anaokulunda çocuklara diyorlar ki ‘10 yıl sonra nasıl bir dünya hayal ediyorsun’ verdikleri cevap şöyle ‘Tek bir Müslümanın dahi ayak basmayacağı bir dünya hayal ediyoruz.’ Onlar da öğretilerini çok net bir şekilde yapıyorlar, Müslümanlar da.

Bir gazeteci olarak özellikle 7 Ekim sonrasında İsrail’in gazetecileri neden hedef aldığına ilişkin konuyu da gündeme getirmek istiyorum.

Kudüslü Hıristiyan bir gazeteci olan Şirin Ebu Akile işgali ve soykırımı haber yaptığı için 2022 Mayıs ayında Yahudiler tarafından alnından tek kurşunla vurularak katledildi. İsrail o tarihten sonra da gazetecileri açıkça hedef almaya başladı. Hastanede haber yapan gazeteciler öldürüldü, çadırlarında diri diri yakıldı. Aileleri üzerinden tehditlere maruz bırakıldı. Biz de bunu net bir şekilde gördüğümüz için bir grup gazeteci arkadaşımızla onlar adına bir şey yapmamız gerektiğini düşündük ve “Press For Palestine – Filistin İçin Gazeteci Dayanışması”nı kurduk. Bir basın açıklaması yaparak Filistinli gazetecilerle ilgili çalışmalara başladık.

2000 ila 2024 yılları arasında Gazze’de öldürülen gazeteci sayısı 80 küsur iken 7 Ekim’den bu yana bu sayı 300’e ulaştı. İsrail’in bu tavrı üzerine orada elinde telefonu olan herkes gazeteci oldu. Motaz Azaiza bir düğün fotoğrafçısı iken bir savaş muhabiri oldu ve bütün dünyada dolaşarak ülkesinde yaşananları anlatıyor. Bizler de onların sesi olmak için Gazzete isimli bir gazete çıkarmaya başladık ve dedik ki “İsrail gazetecileri öldürerek gerçekleri susturamaz.” Aslında tek ve özel bir sayı olmasını düşünmüştük. O sayıda bütün dünyada Gazze’deki gazetecileri desteklediği için mobbinge maruz kalan, işinden olan gazetecilerle ilgili yazılar yazdık. Kendi duygularımızı yazdık ve o güne dek şehit edilen gazetecilerin hikâyelerini toparlayarak haber yaptık. Onlarla ilgili bir anı kalsın istedik.

Olayların son bulmaması nedeniyle 2. sayıyı çıkardık. Filistinli gazeteciler derneği ile ortak çalışmalar yürüterek oradaki gazetecilerle temas kurduk. Savaş ortamında bize ses kayıtları gönderdiler. Kimini röportaj kimini makale şeklinde yayınladık ve bu sayı tamamen Gazzeli gazetecilerle çıkmış oldu. Gönderdikleri ses kayıtlarında bütün dünya tarafından yalnız bırakıldıklarını ve insanlığa kırgın olduklarını söylemişlerdi. Ses kayıtlarından bir tanesini yazıya dökerken 8 saat başında kaldığımı hiç unutamıyorum. O ses kayıtlarını dinlemek bile çok ağır bir yükümlülük.

Aradan 1 yıl geçtikten sonra 7 Ekim’de 3. sayıyı çıkardık. Bu sayının kapağında Kanadalı foto muhabiri Valerie Zink’in Reuters basın kartını keserek sosyal medya hesabında paylaştığı fotoğrafı kullandık ve içerikte de kendisiyle bir röportaj yaptık. Zink, ajansın eski muhabirleri olan Enes Şerif’in Gazze’de katledilmesine sessiz kalması üzerine “Bu çatı altında çalışmaktan utanıyorum. Gazzeli gazetecilere en azından bunu yapma sorumluluğum var,” diyerek 8 yıl boyunca çalıştığı ajanstan istifa ediyor.  Sumud filosundaki ve vicdan gemisindeki gazetecilerle röportajlar yaptık. Uluslararası bir gazeteci olarak neden filoda yer aldıklarını, nasıl bir destekte bulunmak istediklerini sorduk ve bu sayıda istedik ki dünya gazetecileri konuşsun.

Çadırlarında yakılan gazetecileri görünce sessiz kalamadık ve genel yayın yönetmenlerini arayarak ekranlarını karartmalarını istedik. Gazetecilik onuru adına bir duruş sergilenmesi gerektiğini düşündük. Bir görsel ve içerik hazırlayıp kendileriyle paylaştık. Akşam bültenlerine başlarken bu haberlerle başlamalarını istedik. Gazetecilerin yakılmasını bütün dünyanın görmesini istedik. TRT 36 dilde destek verdi. Pek çok Tv kanalı destek verdi. Sadece bizim hazırladığımız görseli ekrana vererek 1 dakika boyunca sessiz kalanlar, ekranı karartanlar, şehit gazetecilerin görsellerini kullananlar oldu. El Cezire Türkiye’de ekranların karartıldığını haber yaptı.

Her birimiz kendi gücümüz nispetinde destek olmalıyız. Duaysa dua, haberse haber… Bundan sonrası için de iyi bir yol haritası belirleyerek ne yapmadık, ne yapmalıyız, ne yapmamalıyız masaya yatırmalı ve daha sistemli olmalıyız. Bu kadar katliamın ve soykırımın tanıklığında bunları yapmak zorundayız.

Hayrunnisa Çiçek konuşmasının sonunda dinleyicilerden gelen soruları yanıtladı ve çekilen hatıra fotoğrafının ardından yeni yılın ilk Bâbıâli Sohbetleri sona erdi.   

“HEGEMONYA, MEDYA VE İŞGAL ANLATISI BAĞLAMINDA SURİYELİ VE FİLİSTİNLİ KADINLAR”için bir yanıt

  1. Kocaeli İzmit’ten selamlar, saygılar tüm gönül dostlarına.

    Ömrünüz ve programınız bereketli olsun.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir