Benin de olmalıydı. Ablamın giydiği siyah, üzerinde pembe çiçekleri olan elbiseden benim de olmalıydı.
Ablam dediğime bakmayın. Benden sadece bir buçuk yaş büyük. Ablam sahiden abladır. Sanki o hiçbir zaman çocuk olmamıştı. Hep ağırbaşlı, hep olgun, hep kardeşlerini koruyup kollayan biri. Sokakta oynarken oyun arkadaşlarımız beni biraz hırpaladı mı? Ablam hemen karşılarına dikilir, haklarından gelirdi. Ben oyunlarda mızıkçılık yapıp oyunu mu bozdum? Olsun, ablam yanımda ya, ben her zaman haklıyım. Okula giderken çantam biraz ağır mı geldi? Ablam hemen birkaç kitap ve defteri çantasına aktararak beni rahatlatır. O yaşlarda en sık kullandığım kelime herhalde “abla” idi.
Giyim konusunda ablamla ikiz kardeş gibiydik. Bunun sebebi annemdi. Ablama kırmızı bir kazak mı alındı. Bana da rengi bir ton açık veya koyu ama mutlaka kırmızı bir kazak alınırdı. Ablamın başlığı ponponlu mu, benimki de ponponlu; ama ponpon sayısı farklı olurdu. Ablam çok sayıda ponpondan hoşlanmazdı. Hani hep ağırbaşlı, hep olgun abla ya onun ponponları yerinde durmalı. Zıp zıp zıplamamalı. Yürürken sağa sola sallanmamalı. Benim içinse yürürken ponponların adımlarımın ahengi ile sağa sola savrulması önemli. O savruluşlar hoşuma gidiyor. Onlar, beni takip eden gizli oyun arkadaşlarım, gözüm açıkken gördüğüm renkli düşlerin kahramanları.
Ablamın kullandığı silgi yuvarlak ve mavi renkli mi, benimki de mutlaka yuvarlak olur ama rengi önemli değildi, yeşil olabilirdi. Ben bundan hiçbir zaman rahatsız olmadım. Ablam gibi giyinmek benim için hep önemliydi. Bundan çok mutlu olurdum. Kendimi ruhen de ablamın küçük bir modeli olarak hissetmeme yarardı aynı şekilde giyinmek. Bu hayatımız boyunca böyle oldu. Bunun sonucunda zevklerimiz aynı yönde gelişti. Şimdilerde birbirimizden habersiz alış verişe çıktığımızda aldığımız giyim eşyaları renk ve model bakımından birbirine çok benziyor.
Annemin en büyük zevki, bize birbirinin aynı veya benzeri kıyafetler giydirmekti. Bu çok hoşuna gidiyordu. Bizi süs bebekleri gibi donatıp, el ele tutuşturup: “Hadi! Şöyle iki adım önümden yürüyün de boyunuza posunuza bakıp yavrularım ne kadar büyümüş diyeyim.” derdi. Biz de kendimizden geçmiş halde, mutluluktan havada yürüyormuş hissi ile ara sıra arkamıza bakıp aynı mutluluğu annemin yüzünde de görünce daha bir zevklenerek adımlarımızı birbirine uydurarak yürümeye devam ederdik.
Ablam, ilkokul üçüncü sınıfı bitirdiğinde tatil hediyesi olarak bizlerden iki hafta önce memlekete, babaannem ve dedemin yanına gönderildi. Dedemlerin oturduğu yerlere cennet dense yeridir. Şehrin dışına doğru bir evdi ata evimiz. Evin arka tarafında, yukarılara doğru dağ köylerine giden toprak yol, ön tarafında ise gözünün alabildiğine uzanan bir bahçe, bahçenin bitiminde şırıl şırıl akan bir dere… Hemen hemen her yaz tatilinde gittiğimiz bir yer. Her gidişimizde aynı heyecanı ve mutluluğu duyuyoruz. Orada annemin bize karışması sınırlı. Düzen diye bir şey kalmıyor. Eller öpülüp hasret giderildikten sonra bağını koparmış danalar gibi kendimizi bahçeye atıyoruz. Ağaçlara tırmanıp meyvelerin en olgunlarını, en güzellerini bir lokmada midemize indiriyoruz. Korkudan eve uğramıyoruz. Ya annem bizi banyoya sokar yıkarsa, ya evdeki öğlen uykuları işkencelerini burada da uygularsa… Kahvaltıdan sonra bahçeye çık, akşam yatma saatinde eve dön. İşte oralarda hayat felsefemiz bu. Şimdi ablam oralarda bensiz ağaçlardan dut yiyor, yoncaların içinde yuvarlanıyor, tavukların folluklarından sıcacık yumurtaları alıp tepelerini delerek çiğ çiğ içiyordu. Böğürtlenlerin içinde mora boyanıyordu. Keşke ben de orada olsaydım. Razıydım böğürtlen dikenlerinin kollarımı bacaklarımı çizmesine, orama burama batıp canımı yakmasına.
İşte bu duruma çok canım sıkılıyordu. Bunlar yetmezmiş gibi memlekete gidince ne göreyim. Ablam ilk defa benden farklı bir şey giyiniyordu: Pembe çiçekli bir elbise… Beynimden vurulmuşa döndüm. Nasıl olurdu? Onun benden farklı bir elbisesi nasıl olabilirdi. O, sadece pembe çiçekli bir elbise değildi. O kumaşını dedemin aldığı, modelini ablamın belirlediği, babaannemin diktiği bir elbise idi. O bir elbise değildi. Hürriyetin simgesiydi. Çünkü o güne kadar giyindiğimiz kıyafetleri annem seçerdi. Bu elbise ise ablamın istekleri doğrultusunda yapılmıştı. Kıskançlık nedir bilmeyen ben, ilk defa kıskandım. Ablamın pembe çiçekli elbisesini kıskandım. Gözlerim karardı, tüylerim diken diken oldu, burun deliklerim kabardı. Ama bu hislerimi kimseye belli etmedim.
Elbisenin en etkileyici tarafı modeliydi. Annem elbiselerimizi kendi dikerdi. Modellerini günün modasına göre belirler, en kısa sürede diker, bize giydirirdi. Üzerine basa basa söylüyorum. Modellerini annem belirlerdi. Bu konuda bize söz hakkı tanıdığı pek söylenemezdi.
Pembe çiçekli elbisenin en kıskanılacak özelliği modelini ablamın belirlemiş olmasıydı. Her zaman giyindiklerimizden çok farklı bir model!
Uzun kolluydu ablamın elbisesi. Biz yaz mevsiminde hiçbir zaman uzun kollu elbise giymemiştik. Çünkü anneme göre sıcak havadan etkilenmemek iç elbiselerin ve bluzların kısa kollu olması bir gereklilikti.
Ayrıca etek boyu da uzundu. Elbisenin uzun kollu ve eteğinin boyunun diz altında olmasının geçerli sebepleri vardı. Bahçelerde dolaşırken, oynarken, bacaklarımızı ve kollarımızı bahçenin zarar verici etkilerinden korumak gerekirdi. Otların içinde yuvarlanırken kene gelip size yapışabilirdi. Isırgan otları çıplak olan kollarınızı ve bacaklarınızı kıpkırmızı yapıp kabartabilirdi. Memleketimizde bolca bulunan böğürtlenlerin dikenleri bizi çizikler içinde bırakabilirdi.
Gelelim en can alıcı özelliğine. Elbisenin iki yanında dev cepleri vardı. Ablam ellerini ceplerine sokunca elleri ceplerin içinde yok oluyordu. Cepler o kadar büyüktü. O ceplere neler doldurulmazdı ki… Ağaçların en tepesine çıktın, meyveleri yedin yedin. Ama şu en uçtaki en güzeli idi. Yemek için yerin yok. Miden ağzına kadar dolu. O zaman meyveleri at cebine. Miden izin verdiği zaman yersin. Dereye ayaklarını sokmak istedin. Ayağındaki terlikleri ne yapacaksın? Tabi ki cebine sokuşturacaksın.
Annem bize cepli hırka örmez; manto, mont dikmezdi. Bazı kıyafetlere modeli gereği cep koysa da ceplerin ağzını dikerdi. Ellerimizi ceplerimize sokarak ceplerimizin ağızlarını esnetmemizi istemezdi. Çünkü sarkmış cepler estetik açıdan hoş bir görüntü oluşturmazdı. Hâlbuki o pembe çiçekli elbisenin ceplerinin sarkmaması imkânsızdı. Çünkü bahçedeki meyveler midemiz olan esas yerini bulmadan önce bir müddet ceplerde misafir olacaktı.
Bir elbisede bu kadar çocukça ve güzel özellik bulunur da nasıl benim böyle bir elbisem olmazdı. Benim de olmalıydı.
Bu ortamda edepsizlik edip, kıyameti koparmadan asla o elbiseden kendime yaptıramazdım. Amcalarım, yengelerim, en küçüğünden en büyüğüne bütün kuzenlerim baba ocağını ziyaret etmek için memlekete gelmişlerdi. Oldukça kalabalık bir aileydik. On sekiz, on iki yaş aralığında on dört kuzendik. Büyükler, abi, abla, oyun çağı geçmiş olanlar, iki-altı yaş aralığı bize uygun değil. Kendi yaş aralığımız yedi-on dört yaş olan beş kuzen. Yatıyoruz birlikte, kalkıyoruz birlikte. Oyunun gözünü çıkarıyoruz. Hareketsiz geçen kış döneminin acısı her halde ancak böyle çıkar. Ceviz ağaçlarının altındaki kumları eşeliyoruz, vişne ağacını bırakıp kiraza tırmanıyoruz, kirazı bırakıp fındıklara koşuyoruz, fındıkları unutup kayısıları keşfediyoruz, ağaçları bırakıp dereye koşuyoruz, kepçe denilen kurbağa yavrularını avuçluyoruz, deredeki bütün su kaynaklarını bulup kuru ekmeği o suya banıp dünyanın en lezzetli yemeğini yiyoruz. Akşama dünyanın en mutlu çocukları olarak ulaşıyoruz. Bu kalabalık ve yoğunlukta pembe çiçekli elbiseyi istediğimi akıllı uslu söylersem dikkate alınmazdım. Fark edilmezdim. O zaman kendimce taktikler oluşturmalıydım. Her çocuğun başvurduğu yollara ben de başvurdum. Sabah ağladım, öğlen hırçınlaştım, akşam küstüm. Vakit az, bir an evvel istediğimi elde etmeliydim. Dedem bize kıyamazdı. Annemle girdiğim mücadeleyi fark etti. Ancak manifaturacıda ablamın elbisesinin kumaşından kalmamıştı. Bana alınan elbiselik kumaş siyah üzerine kırmızı çiçekleri olan bir kumaştı. Kumaş madem aynı olmadı, bari modeli aynı olsundu. Bunun için çok fazla uğraşmama gerek kalmadı. Çünkü annem: “Ne halin varsa gör.” düşüncesine göre hareket etmeye başlamıştı. Kıskançlık krizim artık sona ermişti, yüzüm gülüyordu. Artık ablamın elbisesinin benzerinden benim de vardı.
O senenin en güzel hediyesi bu elbise oldu benim için. Kirlendi, o elbise üzerimde. Islandı, o elbise üzerimde. Buruştu, o elbise üzerimde. Bir türlü üzerimden çıkarmadım.
Bugün, o yaz yâd edildiğinde hala şımarır, sitem ederim annemlere: “Ama benim elbisem pembe çiçekli değil, kırmızı çiçekliydi.” diye.
Yasemin Yıldırım
- DEDEMİN ÖLÜMÜ - 01.11.2023
- MORE DERESİ - 26.09.2023
- İLLE DE PEMBE İSTERİM - 26.03.2023
- GÖKKUŞAĞI-ÇOCUKLUĞUM, III - 14.03.2023
- BABAANNEMLE BAŞ BAŞA, ÇOCUKLUĞUM II - 08.03.2023
- HAYATIMIN EN GÜZEL ZAMANLARI, ÇOCUKLUĞUM-1 - 28.02.2023
