KALEM

Uzun zamandır yanımda taşıdığım bir kalemim vardı.

Onu ne zaman aldığımı hatırlamıyorum. Bazı eşyalar hayatımıza hangi gün girdiklerini unutturacak kadar uzun kalırlar yanımızda. Bir süre sonra onları satın aldığımız günü değil, bizimle geçirdikleri zamanı hatırlarız.

Kalemim de öyleydi.

Hediye olmadığını biliyordum. Hediye olsaydı, onu veren eli hatırlardım. Çünkü insan bazen hediyeyi unutur ama uzatan eli unutmaz.

Diğer kalemlerden biraz daha ağırdı.

Koyu kahverengiydi. Işığa göre rengi değişirdi. Gövdesindeki metal işlemeler onu diğer kalemlerin arasından ayırırdı. Masaya bıraktığımda kendine ait küçük bir yer açardı sanki.

Cebime koyduğumdaysa ağırlığını hissederdim.

Yanımda olup olmadığını anlamak için bazen cebime bakmam gerekmezdi.

Yokluğunu hafifliğimden anlardım.

Uzun yıllar boyunca çok şey yazdım onunla. Bazı cümlelerin altını çizdim. Bazılarının üstünü.

Unutmamak için isimler yazdım. Sonra o isimlerden bazılarını unuttum.

Adresler… Telefon numaraları… Tarihler…

Bir kitabın kenarına sıkıştırılmış birkaç kelime… Bir toplantının ortasında ansızın gelen bir düşünce…

Bazen de nereden geldiğini bilmediğim birkaç kafiyeli sözü, belki bir gün şiir olurlar diye bir peçetenin üzerine bıraktım.

Önemli bir belgeyi imzalayacaksam onu arardım. Çünkü insan bazı şeyleri yalnızca yazmaz.

Onlara kendinden bir iz bırakmak ister. Bütün yazılmış kitaplar, mağaralara çizilmiş resimler, sonraya bırakılmak istenen birer izdi. İz ise varlığın en masum işaretlerinden biriydi; kalem de bu masumluğun taşıyıcısıydı.

Belki de bu yüzden kaleme yemin edilmişti.

Yıllar geçti.

Benim yüzümde çizgiler belirdi. Onun gövdesinde çizikler.

Benim saçlarımda renkler değişti. Onun metalinde parlaklık azaldı.

Bunların hiçbiri beni rahatsız etmiyordu.

Aksine seviyordum.

Çünkü onun çiziklerinde kendi zamanımı görüyordum.

Benimle şehirler değiştirmişti. Masalar görmüştü.

Kitapların arasında uyumuş, ceketimin cebinde yollar aşmıştı.

Aklımdan geçen görünmez şeyleri kâğıdın üzerinde görünür kılmıştı.

Galiba beraber yaşlanıyorduk.

Sonra bir gün yazmamaya başladı. Önce önemsemedim.

Bir peçetenin üzerinde ileri geri gezdirdim.

Yazmadı.

Biraz bastırdım. Peçetenin dokusu bozuldu. Sonra belli belirsiz bir çizgi çıktı. Biraz daha bastırdım.

Yazdı.

Gülümsedim.

“Bu kadar yazmaya can mı dayanır?” diye geçirdim içimden.

“Yaşlandın sen de galiba.”

Kalemi şefkatle avucuma aldım. Bir an öylece tuttum. Sonra yeniden cebime koydum.

Peçete masada kaldı.

Birkaç gün sonra tekrar ihtiyacım oldu. Kalemi çıkardım.

Yazmadı.

Kâğıdın kenarına daireler çizmeye çalıştım. Yarım daireler çıktı.

Çizgiler çizdim. Bazıları başladı, bazıları daha başlamadan bitti. Kalemi salladım. Ucunu masaya vurdum. Tekrar denedim. Bir iki harf çıktı. Sonra sustu.

Nedense mürekkebini değiştirmedim.

Belki unuttum. Belki erteledim. Belki de arada bir yazması bana yetiyordu.

Çünkü insan, bir zamanlar kendisine çok şey vermiş olandan bugün daha azını kabul etmeye kolay alışıyor.

Yüzlerce sayfa yazmış bir kalemin iki kelimesini bile kıymet sayıyordum.

Sonra o iki kelime de gelmedi. Kalem tamamen sustu.

Ama ben onu taşımaya devam ettim.

Ceketimin iç cebinde yeri vardı. Çantamda da.

Gittiğim kafelerde bilgisayarımı masaya koyardım.

Telefonumu yanına bırakırdım. Sonra kalemimi. Ama masada bir yeri vardı.

Bazen bir şey yazmak için ona uzanırdım. Sonra hatırlardım.

Yazmıyordu.

Yine de masadan kaldırmazdım.

Çünkü bazı şeylerin hayatımızdaki yeri, kendilerinden daha uzun yaşıyor.

Bir gün deniz kenarında bir kafeye gittim.

Hava güzeldi. Deniz sakindi.

Güneş suyun üzerine uzun bir yol çizmişti. Fakat hiçbir insanın yürüyemeyeceği bir yoldu bu.

Uzakta vapurlar geçiyordu. Martılar yükseliyor, sonra birden denize dalıyorlardı.

Kafenin denize bakan köşesinde boş bir masa buldum.

Bilgisayarımı çıkardım. Telefonumu sessize aldım.

Sonra kalemimi cebimden çıkarıp masaya bıraktım.

Güneş metal gövdesine vurdu.

Yılların çizikleri ışığın altında kayboldu. Kalem yeniden genç görünüyordu. Uzun süre çalıştım.

Arada başımı kaldırıp denize baktım.

Deniz aynı yerdeydi ama her baktığımda başka görünüyordu.

Sonra yeniden bilgisayarıma döndüm.

Bir süre sonra yan masadaki adam kalktı.

Bana doğru geldi.

“Affedersiniz,” dedi.

Başımı kaldırdım.

Önce bana baktı.

Sonra masanın üzerindeki kaleme.

“Kaleminiz var mı?”

Elim kaleme doğru gitti.

Sonra durdu.

Sorusu tuhafıma gitmişti.

Çünkü kalem gözünün önündeydi.

Oradaydı.

Güneş üzerine vuruyordu.

Gölgesi masaya düşüyordu.

Rengi vardı.

Ağırlığı vardı.

Yılları vardı. Benimle geçtiği yollar vardı. Birçok şehir görmüştü. Birçok defterin üzerinde yürümüştü.

Bazı cümlelerin altını çizmişti. Bazılarının üstünü. Unutulmasın diye isimler yazmıştı. Sonra unutulan isimlerin yanında sessizce beklemişti.

Ama artık yazmıyordu.

Adama baktım. Sonra kaleme.

“Var,” desem…

Vardı. Ama var diyerek adama kalemi uzatmamın anlamı yoktu.

Fakat elime alabilirdim.

Ağırlığını hissedebilirdim.

Rengini gösterebilirdim.

İsterse ona yıllardır benimle olduğunu anlatabilirdim.

Hangi şehirleri gördüğünü… Hangi kitapların arasında kaldığını… Hangi cümlelerin altını çizdiğini…

Ama bütün bunları anlatsam da kalemi ona uzattığımda tek bir kelime yazamayacaktı.

“Yok,” desem…

Bu da doğru değildi.

Çünkü ikimizin de gözünün önünde duruyordu.

Bir süre sustum.

Kalem zaten suskundu.

Adam bekledi.

Deniz bekledi.

Masadaki kalem, sanki bütün ağırlığıyla kendi cevabını bekliyordu.

Adam önce bana, sonra ona baktı.

Bir şey söyleyecekmiş gibi oldu.

Söylemedi. “Teşekkür ederim,” dedi.

Sonra garsona doğru yürüdü.

Ben kalemle baş başa kaldım.

Uzun süre ona baktım.

Bakışlarım kalemde kaldı.

Martılar ise birer birer denize daldı.

Güneş yavaşça alçaldı.

Kalemin metal gövdesindeki ışık yer değiştirdi.

Biraz önce bana güzel görünen parlaklık hâlâ oradaydı.

Ama güzelliği artık başka bir şeye benziyordu.

Elimi uzattım. Kalemi aldım.

Parmaklarımın arasında çevirdim.

Yıllardır bildiğim ağırlığı avucuma yerleşti.

Bir süre sonra bilgisayarımı kapattım. Telefonumu aldım. Ayağa kalktım. Kalem masada kaldı.

Birkaç adım attım. Sonra durdum. Geri döndüm.

Kalem hâlâ bıraktığım yerdeydi.

Sessiz… Güzel… Ağır.

Onu aldım. Her zamanki gibi ceketimin iç cebine koydum.

Kafeden çıktım. Deniz arkamda kaldı. Biraz yürüdüm.

Sonra elim alışkanlıkla cebime gitti. Kalem oradaydı.

Parmaklarım metal gövdesine dokundu. Ağırlığını hissettim.

Eskiden bu ağırlık bana onun yanımda olduğunu hatırlatırdı.

O gün ilk kez aynı ağırlık bana yokluğunu hatırlattı.

Elimi cebimden çıkardım.

Yusuf Emrah

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir