Ramazandı, bayramdı; ardından seçim sath-ı mâiline girince uzun süre bu mecrada dostlarla hasbihâle oturamadık.
Siyasi tansiyonun düşmesini bekledim. Fırtına dinsin istedim. Derken ikinci bayrama eriştik.
Ne bileyim, çekindim işte. İnsanımız bir tuhaf olmuş, az sözden çok mâna çıkarıp öteye beriye yoruyor.
Her şeyi söylemek bana düşmez elbette. Etraf taş çakıl dolu. Söz öyle buyrulmuştur, testi taştan korkar denilmiştir.
Bazen, bilhassa bu netameli günlerde susmam gerektiğine inanıyorum. Meşrebim bunu götürüyor. Sükût başımı hoş tutuyor. Zaten diyeceğim ne ki?
Abbas Sayar 1950’li yıllarda “Bozok” diye bir gazete çıkarırmış. Orada kendine ait “Hangi Birini Söyleyeyim” diye bir sütunu varmış. Şükür, benim öyle bir sıkıntım yok, diyeceklerim kuyruğa girmiyor ya…
Abbas Sayar’ın yazdıklarını sonraki zamanlarda baştan sona okuma fırsatı buldum. Ondan üslûp kapmaya çalıştım, edebi zevk tattım. Düzgün ve akışkan Türkçesiyle kaleme aldığı biraz hüzünlü biraz kahırlı da olsa hayata dair, insan ilişkilerine dair ne iğneleyici ifadeler yakaladım. Bir dörtlükte diyordu ki;
Yerden göğe küp dikseler,
Birbirine bent etseler,
Altından birin çekseler,
Seyreyle sen gümbürtüyü.
Öyle işte. Bozkır insanı… Onlara ezeli ülfetimiz vardır bizim.
Bir soruya, Abbas Sayar, kendisinin yazdığı o çok bilinen romanını işaret ederek “Ben biraz da yılkı atıyım” diye cevap vermişti.
Koşuma gelmeyen, iradesi bağlanamayan karakterler.
Eskiler “ahrâr” derdi. Serbestler, hür düşünceliler… Ayrık otu gibi az ötede duranlar…
Niyedir bilmem; hangi coğrafyalarda, hangi çağlarda yaşarsa yaşasınlar, onlarla ruh akrabası olduğum hissine kapılırım hep.
Ebu Zer, Cibran, Istrati, Aytmatov, Abbas Sayar, Neşet Ertaş…
Yeri gelince susan diller, yeri gelince eşini kaybetmiş kumru gibi zarilenen gönüller. Karacaoğlan’ın o çok sevdiğim koşmasını burada bir kez daha seslendirmek istedim.
Dağ salına konan kervan
Yağmur yağar gerilenir
Bir kötüye düşen dilber
Ölmez ama zarilenir.
Biz susarız susmasına da derdimiz eksilmez ki, hasretimiz bitmez ki… İşte tam da şu türküde olduğu gibi:
Bizim pencereler yele karşıdır
Muhabbet dediğin karşı karşıdır
İçerimi gam deryası bürümüş
Gülüp oynadığım ele karşıdır
Charlie Chaplin (Şarlo), yağmurda yürümeyi severmiş, ağladığını kimse fark etmesin diye.
Tolstoy da, Harp ve Sulh’ta bir cümle kurmuştu, öyle okunup geçilecek cinsten değildi. İnsanın içine derin bir çentik atıyordu: “Herkesten çok güldü, belli ki acı çekiyor.”
Ve bir Attilâ İlhan dizesi:
Şenlik dağıldı bir acı yel kaldı bahçede yalnız
O mahur beste çalar Müjgan’la ben ağlaşırız
Bu yıl çokça sözünü edeceğimiz, adına programlar hazırlayacağımız Âşık Veysel de dert ve hasret adamıydı. Kendini öyle tarif ediyordu:
Dağlar çiçek açar Veysel dert açar
Derdine düştüğüm yâr benden kaçar
Gerçek âşık olan kendinden geçer
Derdini âleme yayar iniler…
Veysel Ağa’mızı ne çok özlüyoruz.
Hoş, şimdi sağ olsaydı gene kıymetini bilmezdik. O da bir başka yaramız.
Az önce andığım isimler ve daha niceleri Yunus’un “Dertli Dolabı” misali ömürleri tükenene kadar inleyip durdular.
Neyleyim, elimden ne gelir; oldum olası tasasız, kedersiz, gailesiz, hasret yoksulu adamlara yakın gidemedim. Ayağım varsa gönlüm varmadı. Kimin yüreğinde yara izi var, onun ardına düştüm.
Karadenizli analar ne güzel söylerler; herkesin bir derdi var durur içerisinde diye. Aslında dert içerde rahat durmaz. Zonklar, kıpraşır, kavurur.
Dertsiz insan sermayesini tüketmiş insandır. O artık sanat üretemez.
Doymuştur. Kasları esnemiş, oh rahatlamıştır. Avurdunu biraz daha şişirmek için vardır. Yumağını büyütmekle meşguldür.
Yusuf Hâs Hâcib asırlar öncesinden Kutadgu Bilig’e bir söz kondurmuştu: “Yiyen, doyan, yatan hayvandır.”
Şimdi şair, “Kimse âşık değil bu şehirde, kimsenin uykusu fesleğen kokmuyor” dese bile hangimizin umurunda? Çünkü dünyaya alışan, dünyanın rahatlığına ulaşan şiiri terk eder. Saz çalmayan tel kıymeti ne bilsin.
Çok şükür, içimizden yılkı atları da çıkıyor; Metin Eloğlu bunca dünyalının arasından başını doğrultup kızının adını Şiir koymuştu.
Yıllar önceydi, Türkiye Yazarlar Birliği bir etkinliğin ardından akşam yemeği için bizi Üsküdar’da Katibim’e götürmüştü. Başköşede rahmetli şair Sedat Umran oturuyordu. Son demleriydi. Büzülmüş, ufalmış boncuk kadar kalmıştı. Gözlerinden bölük bölük göçmen kuşlar havalanıyordu. Gitgide incelen dudakları, örselenmiş damarlar gibi pıtır pıtır atıyor, gelenleri mecalsiz bakışlarla selamlıyordu. Değerli eğitimci, saz ve söz ustası rahmetli Nurettin Albayrak’la yanına vardık. Tazimde bulunduk. Etrafını saran gençlerden biri dedi ki:
– Efendim, sizi çok sağlıklı gördük. İyi olduğunuz yüzünüzden okunuyor. Ne güzel…
Sedat Umran acı acı gülümsedi:
– Ya öyle mi? Demek boş çuvala benziyorum; gamsız, kasavetsiz… O kadar kötü şairim yani…
Sedat Umran; yüzünde beliren tasasız ve kedersiz çizgileri şairliğine yakıştıramamıştı, hiç unutmam.
30 Ocak 2009 tarihinde Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi’nde Ziya Osman Saba’yı anma toplantısı düzenlenmişti. Üç beş arkadaş koşturup gittik. Hani; Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi hikâyesini yazan, “Şu fakir mahallede bir göz evim olsaydı/Nasıl sevinç içinde çıkardım şu yokuşu/ arkadaşlık ederdi yolda ihtiyar komşu/ Nasıl hafif gelirdi eve taşıdıklarım” diyen şair. İstanbul’daki her taşı yere düşmüş ekmek gibi öpüp başına götürmek ve korunaklı bir köşeye koymaktan söz eden adam… 1957 yılında ebedi âleme göçmüştü. Ardından Haldun Taner onun için, “24 saati şiirdi” diye yazmıştı. Kültür merkezinde o gün, hakkında konuşmalar yapıldı, slaytlar gösterildi, hikâyeler anlatıldı. O hikâyelerden birini bari burada dercedeyim: Ekim ayı sonları. Ara soğuklar usul usul kapı ve pencere pervazlarından sızarak kışı müjdeliyor. Kadıköy Misak-ı Milli Sokak’taki evde, Ziya Osman kahvaltısını alelacele bitirip masasındaki kâğıtların arasına gömmüş hummalı başını. Koca dünya bir pula…
Hanımı diyor ki:
– Ben pazara gidiyorum. Bak borularını, telini, çubuğunu öteberisini hazırladım. Gelinceye kadar sobayı kur emi? Çok geç kalmam.
Kadın dönüyor ki, ne görsün; borular ortalığa saçılmış, her bir araç gereç bir yanda, odanın içi toz toprak. Ziya Osman ise kendi âleminde…
– Behey adam! Bu ne hâl? Bir sobayı kuramadın mı?
– Kuramadım. Sen soba kurucuyla değil, şairle evlendin. Kelimeleri, mısraları yan yana dizmekten elim olmadı ki boruları uç uca getireyim.
– Şiirini sonra yazaydın?
– Sor bakalım, dert sıraya giriyor mu, sonrayı bekliyor mu?
Hanımı şaşıp kalıyor:
– Dert mi? Ne derdi, senin derdin mi var?
Kadıncağız Feridüddin Attâr’ı tanımamış ki, nerden bilsin üveyik hangi dalın, hangi dağın kuşudur?
“Dostum! Git çarşı pazardan kendine bir dert satın al; bulamazsan gel ben sana ödünç vereyim.”
Kendi çapımda bir arşivim var, arada bir dosyaların arasında dolandığım olur. 15 Temmuz 2014 tarihli gazete kupürü elime geldi. Niye kesmişim ki, sıradan bir haber gibi duruyor diyecektim ama öyle değilmiş. Bazen bir küçük bilgi koca bir dünya açar insanın önüne. Haber şöyle:
İzmir’de ilkokuldayken, “Köprü geçişi zamlandı, servis parası artınca harçlığım azaldı, okumam engelleniyor” diyerek dava açan ve kazanan Emekcan K., 13 yıl sonra hukuk fakültesini başarıyla bitirerek avukatlığa ilk adım attı. “Daha o gün, avukat olup haksızlıklara karşı durmayı dert edinmiştim” diyor Emekcan K. Nasıl sevdim Emekcan’ı; akrabam gibi, dostum gibi… Mevlâ’ya Leylâ’dan gidilir.
Büyük küçük fark eder mi; bir hayırlı işin izleğine düşmek, dert edinmek ne insani ve asil bir duygu.
Zeval adlı şiir kitabıyla 2013 yılı Cevdet Kudret edebiyat ödülünü alan Fırat Caner, “Zeval’daki şiirleri baş ağrıtsınlar, insanları rahatsız etsinler, dertlendirsinler” diye yazdım demişti.
Dertsiz, sevdasız, meraksız adam mı olur? Gönül sızısı taşımayanın kendisini kim taşır acaba? Buraya uygun düşen ve biraz da can acıtan bir halk deyimimiz vardır: Ağrısız baş balkabağına benzer, diye.
Hatayî de dert ehliydi. Hasreti vardı. Ham ve çiğ kalmaktan korkuyor, arınmak için ancak derde umut bağlıyordu. Fuzûlî’ce derde talipti:
“Bir derdim var bin dermana değişmem.”
Niyâzi Mısrî farklı mıydı sanki? “Ben derdime derman ararım, derdim bana derman imiş”
Arguvan’ın Morhamam köyüne ait bir türküyü liseli yıllarımda (1967) Malatya Efe Garajı’nda Hasan Hüseyin Amca’dan dinlemiştim. Köyün yamacına kurulmuş jandarma karakolundaki Burdurlu bir askerin ağzından yakılan türkü hazin bir aşk hikâyesini anlatıyordu. Sülün gibi yeni yeni boy attığım mevsimdi. O türküde iç burkan, yüreğe oturan bir ses yakalamıştı taze gönlüm. Hasan Hüseyin Amca demişti ki; yoksul, sakin, çöp gibi zayıf bir asker aşk derdine düşünce koca köye karşı durmayı bildi. Dert onu yiğit kıldı.
Morhamam’ın kavakları sıra sıralı
Şivan düşmüş yürekleri yaralı
Ne garibim ne de oldum buralı
Derdi derde sırdaş eder giderim
Üç bölük turna uçtu buradan
Dertsizler, gafiller çıktı aradan
Beni aşk yoluna saldı Yaradan
Derdi derde yoldaş eder giderim
Dünya huzura erse, bütün sevgililer kavuşup da yerle gök dudak dudağa gelse, velev bülbülün âhüzarı dinse; dünyanın kaderidir, gene de güzellerin derdi bitmez işte.
Bizi peşinden sürütüp götürecek bir sevdamız, şifası kendi içinde saklı bir derdimiz olmalı. Adımlarımızı ardından korkusuz ve gümansız atabileceğimiz bir sevda…
İnsan, aşkı sürme gibi gözüne ve gönlüne çekerse, Yusuf’un kokusunu tâ Mısır’dan alır.
Tasavvuf büyüklerimiz, Allah derdimizi artırsın diye yakarırlarmış. Ondan olsa gerektir, Fuzûlî, dertsiz olmayı en büyük dert sayıyordu. Herhâlde Leylâ’sız hayatın Mecnun olmaktan beter olduğunu da biliyordu.
Şeyh Galib, Hüsn ü Aşk’ın 242 ila 252 beyitlerinde güzel huylu bir Arap kabilesinden bahseder. Muhabbetoğulları… Fakat ne kabile? Dert kabilesi. Hepsi kara bahtlı ve sapsarı yüzlü idi. Giydikleri temmuz güneşi, içtikleri ise dünyayı yakan ateşti. Her birisi dudakları kılıç gibi kanlı bir güzele vurulmuştu. Mecnun dahi o kabiledendi. Söze can veren şairler, ozanlar, dertliler, gönül yarası taşıyan mihnetzedeler derece derece, kablarınca o ocaktan nasiplendiler.
Bir yazısında, ben sizin rahatınızı kaçırmak için geldim demişti Ali Şeriati. Her şafak sökümünde “Allah’ım sanatçılarımıza dert bağışla” diye dua ediyordu.
Cahit Sıtkı Tarancı, daha erken yaşlarda şiir yazmaya başlamış. İçinde ne zonkluyorsa geceleri uyuyamaz, “Şiirimi güzelleştir Allah’ım” diye el açarmış. Ne çok severim Tarancı’yı. O yüreği yanık bir dünya garibidir.
Yaşayan deryadil bir şairimiz var, ömrü bereketlensin. Ben şiir yazmıyorum, dünyayı bir kenara yazıyorum diyen İbrahim Tenekeci. O da yakarıyor; Allah’ım sözümü kesme, derdim var benim…
Sanatçı, doğum sancısı çeker gibi üretme sancısı çeker. Tavuk misali gıd gıd eder gezer, yerinde duramaz, evlere giremez. Uluması göğe çıkar. Yükü ateş olan çarşıya sığmaz çünkü…
Bir mecliste Mehmet Akif’e “Büyük şair” diye hitap etmişlerdi. Mahcup olmuştu: “Bilmiyorum ben şair miyim? Ama bir derdim var, işte onu biliyorum.”
Bakü’de Bahtiyar Vahapzade’nin evindeydik. Oğlu Azer Bey anlattı: Bir gün Vahapzade’ye, şair nasıl olunur, diye sormuşlar. Ne desin, şairce cevap vermiş: İnsanın sevdiğini elinden alacaksın, benim vatanımı aldılar…
Ne mutlu, o, derdi ömründen uzun olanlara! Kaygıları dağları aşanlara!
Kim ne derse desin, dost hatırı gözetir gibi dert hatırını da gözetmek gerektiğine inanırım ben.
Derdiyle başı hoş olanlar vardır.
Aşk u sevdanın nârı da hoştur nuru da… Maşrapasını hangi çeşmenin oluğuna tuttu acaba? Aynı dut yaprağını; arı yer bal tatlandırır, inek yer süt köpürtür, böcek yer ipek dokur.
Bakınız İlhan Berk nasıl munisleşir, gönlünde gökçe duygular nasıl da ıtırlanır…
Ne böyle sevdalar gördüm, ne böyle ayrılıklar dizeleriyle içi seğirir.
Ne zaman seni düşünsem
Bir ceylan su içmeye iner
Çayırları büyürken görüyorum
…
Seni düşündükçe
Gül dikiyorum elimin değdiği yere
Atlara su veriyorum
Daha bir seviyorum dağları…
Söz yuvasını bulmuşken hadi bir hikâye anlatayım:
İki gönül bir olup el ele kaçmışlardı. Ama kız reşid değildi, yaşı tutmuyordu. Şikâyet edilince delikanlıyı yakalayıp hapse attılar. Aileler baktılar ki olacak gibi değil, bu sevdaya güçleri yetmeyecek, araya hatırlı adamları soktular. Sessizce nişan yapıldı ve hâkimliğe dilekçe verildi. Kız duruşmaya gelecek, biz evleniyoruz diye beyanda bulunacak, delikanlı da tahliye olacaktı. Hâkim çocuğa:
– Nişanlına haber gönder, mahkemeye ifadeye gelsin dedi.
Çocuk konuşamadı bir süre. Melül mahzun hâkimin yüzüne bakıyordu.
– Hâkim bey, nişanlım buraya gelip o beyanı vermese ben daha ne kadar yatarım?
– Altı ay.
– Ben o hapsi yatarım Hâkim Bey, nişanlım buraya gelmesin.
– Derdin ne oğlum?
– Hâkim Bey, dut kurusu ile yâr sevilmez, sevgi emek ister. Benim sevdiceğim çok nazenindir, gönlü narindir. Buralara gelip jandarma dipçiği, polis kelepçesi görmesin. Taze yüreğine gölge düşmesin. Ben razıyım hapis yatmaya. Derdimi anlıyorsun değil mi?
Hâkimi iyi tanıyordum. Onun da yüreğinde hangi duyguların kaynadığını tahmin ediyordum. Mutlaka içinden söylenmiştir:
– Hey yiğit çocuk! Ben senin derdine kurban olurum!
Benim de o gün, duruşma salonunda, tâ 15. Yüzyıldan kanat çırpan Necati’nin şiirinin mânası havalandırmıştı göğsümü:
“Sevgilinin eteğini aşk ile öyle sağlam tutayım ki, bizi ayırmak için ya elimi keseler, ya sevgilinin eteğini”
Bir yerde kesik yarası sızlıyordu ama nerede; elde mi, etekte mi?
Bu İsmet Özel ne meneviş kokulu, ne reyhan esintili bir adam… İnsanın koşup evlat gibi sarılası geliyor. Öyle içimizi nakışlamış, bizi öyle elvanlı ve cömert vakitlere hazırlamıştı… Durup dururken bir gün; “Yarası olanlar şair olacak” demişti de, o günden sonra yara ile yâr’ı akraba bilmiştik.
Ulu kayalıklarda sürmeli geyikler gezintiye çıktığında, dağların başına alaca dumanlar çöktüğünde ve mavili ay ışığı ovayı sardığında siz ne kadar dünyanın ıssızlığına kaçsanız da bu şairlerin elinden kurtulamazsınız.
Sevgili sinema yönetmenimiz Mesut Uçakan’ın buğulu ve köpüklü sadâsı hâlâ kulağımda:
– Aşk duasına çıkın ey millet!
Şerif Aydemir
- OCAKTAKİ ATEŞİ TAZELEDİK - 15.12.2025
- OCAKTAKİ ATEŞİ TAZELEDİK-İÇ EVİNİ GÖKLERE TAŞIYANLAR - 01.11.2025
- GÖLGENDE GÜL ÜŞÜDÜ - 06.02.2024
- KARANLIKTAKİ BEYAZ KUŞLAR - 30.01.2024
- ILIK DUYGULAR EĞLEŞSİN YÜREĞİNDE - 10.08.2023
- KİMİN YÜREĞİNDE YARA İZİ VAR? - 27.06.2023
- BİR SOĞUK YEL ESER, ÜŞÜR ÖLÜM BİLE - 12.05.2023
- BU DAĞLARIN KARI ERİMEZ - 11.05.2023
- İÇİMDE DOLAŞAN, GEZEN BİRİ VAR - 10.05.2023
- HAYATI BİZE ACILAR ÖĞRETİYOR - 09.05.2023
- İYİLİK TÜTERDİ NEFESLERİNDEN - 08.05.2023
- BİR NALINA BİR MIHINA… - 07.05.2023
- İNSAN DEDİĞİN NE Kİ, BİR AVUÇ İÇLENİŞ… - 06.05.2023
- ARTIK İYİLİĞİ HATIRLATACAK GÜZEL SÖZ SAHİPLERİ GEZİNMELİ ARAMIZDA - 05.05.2023
- ÜSTÜNE BİR TAŞ ÇEKİP YATANLARI ÖLÜ MÜ SANIYORUZ..? - 04.05.2023
