Ben vatanımı çok sevdim. Bayrağımı, sancağımı, toprağımı, ezanımı çok sevdim. Havasını, suyunu, sabahını, akşamını, baharını, yazını, kışını… Hepsi bir başka güzel burada, hepsi bir başka anlamlı. Coğrafyasının sürecinden mi, toprağın altında ve üstündekilerin samimiyetinden mi, göçmen ve serhat boyu çocuğu olarak büyümemden mi bilmiyorum ama bu duyguyu her zaman yoğun hissettim. Ülkemin adının geçtiği her olay gönlüme dokunup gözümü yaşarttı. Ben de onu nasıl gururlandırabilirim derdinde oldum hep. İllâ birinin “Hadi” demesine gerek duymadan, mecbur kaldığım için değil seve seve, minnet borcu ile…
Çocukluğum Edirne’de geçti. Bir göçmen, yerli ağızla “Macur” köyünde. Göçün mağdurları ve tanıklarının yanında, dizlerinin dibinde büyüdüm. Arkadaşlarım oyun oynarken ben oturup onların sohbetlerini dinledim. Garip bir merak ve bağlılık hissi ile. Acılarının, özlemlerinin, hasretlerinin, yarım kalmışlık ve yeniden var olma çabalarının hikayelerini.. Gözyaşı, sitem ve sessiz feryatlar hiç eksik olmazdı bu sohbetlerde. Onları altı yüzyıllık ata toprağından koparılıp buraya savuran süreçler, hazmedilmeyip boğazlarında kalmış lokma gibi zehir olurdu gönüllerine. Yok oluşla karşı karşıya iken onlara sahip çıkan Payitaht’a da hep şükran duyuyorlardı. Belki mihnetimin de asıl sebebi budur. Reva görülen insanlık dışı muameleyi içime sindiremeyişim, mesullerini asla unutmayışım bundandır. Batı denen sözüm ona modern dünyanın azgın sırtlanlar gibi hilafet topraklarına saldırışlarını, Osmanlı’yı parçalamak için yaptıkları kahpelikleri, işgal ruhlarına işlemiş o güruhu hiç ama hiç unutmadım. Belki modern işgallere karşı bu uyanık tuttu beni.
Çocukluk yıllarında bir hastalık sebebi ile tanıştım hekimlik mesleğiyle. Sonraları fark ettim ki toplum için çok kıymetli idi hekimlik. Onlara nasıl şifa verdiğini büyük bir takdirle anlatırlardı. Dualar edilirdi iyileştikçe. Bu farkındalık benim de ona talip olmama sebep oldu. Hekim olup hizmet edecektim Payitaht’a. Minnet borcunu bundan daha güzel bir şekilde ödeyemezdim herhalde. Hedefler insana bir yaşamsal şevk ve ivme kazandırıyor. Öyle bir azim ki ne çıksa önünüze yolunuzdan, hedefinizden zerre şaşırtmıyor.
Hiç bir yolculuk kolay değil tabii ki. Yollar üzerinde engeller, sıradağlar, bentler var. Her biri günü gelince görevli memur gibi çıkıyor önüne insanın, amacından döndürmek için. Lâkin kalpte bir aşk varsa sebepler nedir ki! Âşık gönül, takılır mı onlara! Denenecek tabii ki her iddia, sınavını verecek her samimiyet. Üstelik beterin beteri var insan için, bu gördüğüm de ne ki dedirtecek.
Üniversite yıllarına kadar yaşadıklarım hep azmimi arttırdı. Yeni bir heyecanla tekrar başlattı yoluma. Ta ki öğrenci yurdunda kalmaya başlayana kadar. Kazandığım okul başka şehirde idi. Bir süre tanıdıkların yanında kaldım. Sonra devam edebilmem için yurda naklim icab etti. Burada tanıştığım her biri bana yabancı yeni hayatlar, alt üst etti, benim o küçük masum dünyamı…
Bizden olmayanın bize düşmanlığı normaldir diyebiliyor insan. Ama bir Türk gencinin ağzından; toprağına, bayrağına hakaret duyuyordum. Osmanlı’yı kötüleyen, kınayan, küçük düşüren söylemler… Yaşadığım şaşkınlığı, hayal kırıklığını anlatamam. Bir gencin, üstelik üniversiteli bir gencin doğup büyüdüğü topraklara hizmetten, onun adını yüceltmekten gayrı ne amacı olabilirdi ki! Karşımdakiler, geçmiş adına ne varsa yakıp yıkmaktan bahsediyorlardı, küçümseniyordu milli ve manevi değerler. Vatanımı hunharca parçalayan tek dişli canavarı övüyorlardı hoyratça. Dün milleti, ümmeti yok olma noktasına getiren işgalciler baş tacı ediliyordu. Beynimden vurulmuşa döndüm. Bu nasıl olur? Bu nasıl bir akıl tutulması, bu nasıl bir aymazlık. Yarabbi! Boğuldum karanlığın içinde!
Küçük bir yerdi köyüm. Edirne de öyle. O günler sosyal medya olmadığı için insanlar kendi küçük çevresinden başkasını tanımıyorlardı. Televizyon yeni girmişti hayata. Onun da yaşam mücadelesi veren bu yaralı insanlara çok etkisi olmamıştı. Benim gibi okumak için dışarıya gidenler tanışmıştı farklı dünyalarla.
Yüreğim yangın yeri, zemin ayağımdan kaymış bir süre ne yapacağımı bilemedim. Buralara geldiğime geleceğime bin pişman olmuştum. Oysa bugünün hayali ile büyümüştüm ben. Beyaz önlüğümü giyip boynumda steteskopum ile şifa dağıtacaktım insanımıza. Benim gibi gençlerle tutup kaldıracaktık maziyi düştüğü yerden. Hak ettiği yükseklere çıkaracaktık… Gel gör ki Tıbbiyeliler’in de çoğu vatan, bayrak düşmanıydı. Tanıdıkça gördüm ki üniversitelerin çoğunluğu sanki düşmanın yurt içi şubesi gibi hareket ediyordu. Bilim dininin havarileri idi öğretim görevlileri. Yeni dini empoze etmek için her fırsatta İslam’a, maneviyata saldırmayı asli görevleri gibi büyük bir özenle ifa ediyorlardı. Belki de öyleydi. Üniversitelere “bilim dininin kilisesi” diyenler boşuna dememişler demek ki… Lise yıllarında da şahit olmuştum Batı’ya özentiye ancak kendi içinde bir masumiyeti vardı o özentinin. Özlerini koruyordu yürekleri…
Bu şahit olduğum manzaralara nereden bakacağına karar veremedim doğrusu. Üzülsen, kâr etmiyordu. Öfke duysan; kime, niye, neden sorusunu sormak lazımdı. Bir suç var ama suçlu kim belli değildi. Acımak desem, sonunda suçlu çıkan ben oluyordum. Tarihin gördüğü en muhteşem medeniyetin torunları dalgalı denizde rotasını şaşırmış gemi gibi hayata çarpa çarpa, bilinmeze yol alıyordu.
Şaşkınlığım geçince uzak durdum onlardan, yakınlarında olmamaya çalıştım. Tabii ki vatan sevdalısı birçok güzel yürek vardı şükür ama işin bu boyutunun varlığı gelecekte çok daha büyük tehlikelerin işareti idi, imiş. Zaman geçtikçe tek tek çıktı ortaya nedenler, niçinler; failler, kurbanlar. Sırası gelince sahnelendi kurgulanan oyunlar.
Bugün tabloya dönüp bakıldığında hem ülkemiz, hem dünya için olaylar daha da vahim duruma gelmiş maalesef… İlahi dinle bağlar, neredeyse tamamen kopma noktasında. Dünyanın her yerinde Allah demek, İslam demek suç hatta suçların en büyüğü sayılıyor. Yaşam hakkı bile olmayan zavallı yaratıklar hükmünde ya da terörist muamelesi görüyor. Eşitlik ve demokrasi söylemleri adı altında köleliğin en uçları yaşanıyor. Bir de ne olduğu muamma kendini bilmezler gürûhu türemiş. İnsanlık ve ahlâki değerlere sahip çıkmak aptallık ve geri kalmışlık sayılıyor. Bilim kilisesi, dini ve onun muhterem rahipleri dokunulmazlar listesinde; dedikleri farz üstü farz gibi muamele ediliyor. Adalet, güçlü olanın elinde, sopası gibi çalışıyor. Gücü ne pahasına olursa olsun elinde tutanlar, Hakk’tan üstün tutuluyor. Ve mazlumlar! Toplum vicdanının en yumuşak tarafı en zalimce tutumlara maruz kalıyor.
Şükür ki biraz vicdan olunca insanlıktan nasibi olanın dokunuyor ruhuna, düşündürüyor akıl sahiplerini. Bu olanlar nedir? Dünya nereye gidiyor? Bu gidiş böyle devam eder mi? Ne demek bazı insanların kendi hegemonyaları için, diğer insanları ayağının altında ezmesi, çıkarı adına diğerlerine her türlü muameleyi reva görmesi? Yüz yıllık, bin yıllık planlar yaparak; mertçe savaşmadan, onların ruhları bile duymadan ruhlarını emmesi.
Tabi ki hiçbir vicdana sığmayan bu devran böyle gitmez, gidemez. Tüm misafirlerinde olduğunu gibi süresinin dolmasına mahkûmdur her gelen. Yeryüzü bir değirmen misali öğütür bağrına düşenleri. Sonra geriye hiçbir şey kalmadan siler izlerini, hiç yaşanmamış gibi. Yenilerine yer açarak…
Emine Savaş
- MEDENİYET Mİ DEDİNİZ - 16.11.2023
