MEHMET EMİN AĞA SEBİLİ, ÇEŞMESİ VE HAZİRESİ

Beşiktaş yönünden Karaköy istikametine doğru ilerlerken Bezmiâlem Vâlide Sultan (Dolmabahçe) Camii şerifi karşısına denk gelecek noktada bir sebil gözümüze çarpar. Burası naif mimarisiyle gönüllere ferahlık veren Meclisi Mebusan Caddesine cephesi bulunan Sipahiler Ağası Emin Ağa sebilidir. Sebilin yanında bir çeşme, hemen arkasında ise küçük bir hazire vardır. III. Ahmed Han zamanında tersane eminliği görevinde bulunan Hacı Hüseyin Ağa vaktiyle burada bulunan Çakır Dede (Dolmabahçe) adıyla bilinen mescidi yeniden yaptırarak camiye dönüştürmüş. İlerleyen zamanlarda oğlu Sipahi Ağası Mehmet Emin Ağa ve torunu Tersane Emini ve Vezir Kethüdası Hüseyin Ağa tarafından cami çevresine hamam, dükkân, sıbyan mektebi, şadırvan ve hazire gibi ilave birimler yapılarak mütevazı bir külliye oluşturulmuş. Tarihî süreç içerisinde pek çok defa müdahaleye maruz kalan külliyenin bölgede yapılan yol çalışmaları ve alan açma faaliyetleri kapsamında cami, dükkân, hamam, sıbyan mektebi ve şadırvanı ortadan kaldırılmış. Günümüze sebil, çeşmeler ve hazirenin bir kısmı ulaşabilmiş. Sebil ve çeşme bölümü de yıkılıp yeniden yapılmış ve geriye, şimdiki yerine çekilmiş. Hazîreye girişte mezar taşları arasında, nereye ait olduğu tespit edilemeyen ve üzerinde “el-Mihrab, sene: 1228/1813” yazan bir kıble taşı bulunur. Bu namazgâh kıble taşı bizlere lisan-ı hâl ile bir zamanlar burada bir caminin varlığını fısıldamaktadır. Asıl cami yıkıldıktan sonra açık hava camisi olarak hatırası yaşasın diye buraya bir namazgâh alanı yapılmış olabilir. Şayet böyle ise sebil, çeşme ve hazireden meydana gelen manzumeye namazgâhı da ilave etmek gerekir. Şimdilik bu konu bizce bir muamma. Günümüzde cemaati ağaçlar, çiçekler, kuşlar ve kedilerden oluşan namazgâhları üstad Mustafa Özdamar ne de güzel tasvir ediyor: “Namazgâhlar, parıltıları hâlâ sönmeyen yüksek bir medeniyetin zengin duyarlığı içinde, fizikle metafiziği kucaklaştıran peyzaj mimarimizin, açık mekân kültürü ve yaşanılır çevre düzeni anlayışımızın dünümüzden günümüze yansıyan açık anıt ve kanıtlarıdır.”

Hat sanatının nadide örnekleri

1741 tarihinde Mehmet Emin Ağa tarafından inşa edilen sebil, Rokoko ve Barok üsluplarıyla şekillenen İstanbul’un mimari öğeleri arasında erken tarihli seçkin bir örnek olarak gösterilir. Sebil üzerindeki kubbe, pencere kenarlarındaki dört sütuna oturmaktadır. Beş gözden oluşan sebil şebekeleri bronzdandır. Gümüşsuyu yamaçları dibinde bir kuş yuvasını hatırlatan sebilin saçakları altında, sağ tarafında yer alan çeşme, sol tarafında yer alan giriş kapısı ile aynı formdadır. Çeşme depolu ve tek yüzlü bir duvar çeşmesidir. İki yanda sütunçelerle sınırlandırılmış oymalı büyük bir ayna taşından oluşur. Suyu akar vaziyette olan çeşmenin teknesi zemin seviyesiyle hemen hemen aynıdır. Dekoratif kemeri üzerinde şair Şakir’in yazdığı inşa kitâbesi yer alır: “Zâbit-i cünd-i sipah tâif-i bet-ilâh/ Umde-i ashâb-ı cah ya’ni Mehemmed Emîn/ İtdi yerinde eser nâil-i ecr eyleyüb/ Eyleye sa’yin Hüdâ hüsn-i kabûle karîn/ Şâkir okur teşnegân su gibi târihini/ Çeşme-i ayn-ül-hayat yapdı Mehemmed Emîn” Sebil, çeşme ve hazire bünyesindeki mezar taşlarında yer alan yazılar hat sanatımızın en nadide örneklerindendir.

Çeşme kitâbesinin üzerinde gri-beyaz karışımı, kare içerisinde madalyondan oluşan mermer bir pano, en üstte ise Besmele-i Şerif ve Enbiyâ Sure-i Celîlesinin 30. Âyet-i Kerimesinde geçen, “Ve her canlı şeyi sudan yarattık.” anlamına gelen  “ve cealnâ minel mâi külle şey’in hayy” cümlesinin bir kısmı yer alır. Çeşmenin yanında bulunan sebil pencerelerinin üzerinde altlı üstlü ikişer beyitli kasideler de yine şair Şâkir’e aittir. Bu yazıların bâzı yerleri aşınma sebebiyle zaman içinde dökülmüştür. “Cenâb-ı sâhib-i hayrat Emîn Mehemmed Ağa/ Kim oldur elsinede bezl-i cûd ile meşhur” beyti ile başlayan kaside: “Sebîl-i pâki bu sûde binâ iden ya Rab/ Bi-hakk-ı câh-i Muhammed Emîn ola me’cûr. 1154/1741” tarih beyti ile nihayete erer.

Ameller niyetlere göredir

Sebil kapısının dekoratif kemeri üzerindeki mermer levhâda şunlar yazılıdır: “Kapu sana açıldı ey sebîl-i pâk-ü bî-hemtâ/ Utaşı sen de kıl âb-ı revân-efzâ ile irvâ/ Bir içim suyun amma hakkı vardır olmayub münker/ Duâ-yi hayr-i bânisiyle olsun nûş iden gûya/ Gel ey teşnegân işte sebîl-ü çeşme-sâr işte/ Hep ebnâ-yi sebîle âfiyetler nûş idin sıhhâ” Çeşme bölümünde olduğu gibi sebil kapısı üzerinde de simetrik şekilde aynı mermer pano bulunur. En üstte ise Besmele-i Şerif ve yine bir Âyet-i Kerime yer alır. Burada da İnsan Sure-i Celilesi 21. Ayet-i Kerimesi yazılıdır. “ve sekâhum rabbuhum şerâben tahûrâ” (Rableri onlara tertemiz bir içecek içirecektir.) Tarihî çeşmelerin üzerinde yukarıda  zikredilen iki Âyet-i Kerimeden birine veya ikisine birlikte sıkça rastlarız. Çeşmeden su içenleri tefekküre sevk ederek, ebediyete hazırlayan elbette başka örneklere de rastlamak mümkün. İşte bunlara iki mânidar misal: “Bir su kaynağı ki Allah’ın has kulları istedikleri yerlere akıtarak ondan bol bol içerler.” (İnsan, 6.) “Bu orada bir pınardır ki, adına “selsebil” derler.” (İnsan, 18.)

Sebilin sol tarafında kalan ve üç bölümden oluşan hazire pencerelerinin üzerlerine baştan başa aşere-i mübeşşerenin isimleri yazılmıştır. Aşere-i Mübeşşere, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) tarafından henüz hayattayken cennetle müjdelendiği bildirilen 10 sahabedir. Arapça bir tamlama olan ifade, “cennetle müjdelenen on kişi” anlamına gelir. Bu on sahabe şu isimlerden oluşur: Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali, Hz. Talha bin Ubeydullah, Hz. Zübeyr bin Avvâm, Hz. Abdurrahman bin Avf, Hz. Sa’d bin Ebû Vakkās, Hz. Ebû Ubeyde bin Cerrâh ve Hz. Saîd bin Zeyd (Allahû Teâlâ hepsinden razı olsun) Orta pencere üzerinde ayrıca çifte vav yazısı, her iki yanında ise “Allahû veliyyüt-tevfik vel hidâyetü/ Ni’mel Mevla ve ni’mel Refik” dua cümlesi yer alır. Hazîre hacet penceresi önlerinde birbiriyle bağlantılı kuş sulukları bulunur. Mezarlık alanlarındaki kuş sulukları, sevabı öldükten sonra da devam eden iyiliğin “sadaka-i cariye” düsturunun manidar bir yansıması. Dış Kapıdan içeri girince sebil kapısının üstünde bizi  silkeleyip kendimize getiren, “Ameller niyetlere göredir.” anlamına gelen Hadîs-i Şerifi yazılıdır. Kapıya karşı gelen susuz çeşme üzerindeki kitabenin son beyti şöyledir: “Temam olduk da Kadrî teşnegâna didi tarihin/ Sebil ve çeşmeden ab-ı hayat efza içen sıhha”

 Benzersiz sanat eserleri

Avluya girildiğinde, sağda, sebilin arkasında, set üstündeki sandukalı mezar Mehmed Emin Ağa’ya aittir. Tezyinatı ile hemencecik dikkatleri üzerine çeken çatma lahit mezarın üstü tonoz kubbelidir.  Mezar taşında şunlar yazılıdır: “Merhum ve mağfur el-muhtac ila rahmet-i Rabbihil Ğafur el-Hac Mehmed Emin Ağa ibn-i el-Hac Hüseyin Ağa ruhuna el-fatiha sene:1151/1738 Soldaki kapıdan içeri girdiğimizde Hüseyin Ağa’nın üzerinde kubbe bulunmayan lahit mezarını görürüz. Şâhidesinde şunlar yazılıdır: “Hûve’l-Bâkî/ La ilahe illallah Muhammed Resûlullah/ Merhûm ve mağfûr/ Hüseyin Ağa İbn-i el-merhûm/ Mehmed Emin Ağa ruhuna/ el-Fatiha Sene:1181/1767”

Sebilden çıkıp tekrardan diğer mezarların olduğu bölüme giriyoruz. Hazîre kapısının kemeri üzerinde Besmele-i Şerif yazılıdır. Mezarlık kısmında 24 mezar daha bulunur. Oya oya, yazma yazma, tül  tül mermerler. Her biri eşsiz san’at eseri. Burada Mehmed Emin Ağa’nın evlâtları ve torunları medfundur.  Zerrin Köşklü ve Nur Yağmur Bürer tarafından hazîredeki mezar taşları kapsamlı bir şekilde incelenerek “İstanbul Mehmet Emin Ağa Sebil-Çeşme Haziresi Mezar Taşları ve Süsleme Programı” başlığıyla bir makale yayınlanmıştır. Devirlerinin tezyinat üslubunu, san’at anlayışını yansıtan mezar taşları için Fazıl İsmail Ayanoğlu, “Vakıflar İdaresince Tanzim Ettirilen Tarihlî Makbereler” isimli yazısında şöyle diyor: “Burada görülen mezar taşları başlı başına hususî bir üslûb taşımaktadır. Emin Ağa’nın ve oğlunun sandukaları pek musanna’dır. Etrafı püsküllü, baş ve ayak uçlarında üstüvani ve levhâlı taş sanduka diğer mezarlıklarda görülmemiştir.”

Medeniyetimizin sessiz tanıkları mezar taşları için ne yazılırsa yazılsın, ne kadar araştırma yapılırsa yapılsın yine de azdır. Çünkü en fazla talana, tahribata, yıkıma uğrayan; ilgililer tarafından görmezden gelinen onlardır. Evet, ne yaparsak yapalım ecdada vefa borcumuzu ödeyemeyiz, lâkin “yiğit düştüğü yerden kalkar” düsturuyla elimizden geleni de yapmaya çalışalım inşaallah. Zararın neresinden dönersek kârdır. Başka bir yazıda buluşmak dileğiyle hoşça bakın zatınıza efendim.

Yararlanılan Kaynaklar:

Fazıl İsmail Ayanoğlu, Vakıflar İdaresince Tanzim Ettirilen Tarihlî Makbereler, Vakıflar Dergisi, Sayı: 2, 1942.

Köşklü, Z., & Büber, N. Y. (2026). İstanbul Mehmet Emin Ağa Sebil-Çeşme Haziresindeki Mezar Taşları ve Süsleme Programı. Art and Interpretation, 47, 169-186. https://doi.org/10.47571/sanatyorum.1776353

Cengiz Baysu, Emin Ağa Sebil, Çeşme ve Mezarlığı, www.tunaydingazetesi.com. Erişim Tarihi: 25.05.2026

Mustafa Özdamar, İslambol Namazgahları, Kırk Kandil Yayınları, İstanbul, 2016.

Nidayi Sevim

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir