Geceydi.
Uzun zamandır üzerinde çalıştığım, emek verdiğim ve neredeyse bitirdim dediğim bir metin vardı. Bir bölüm kalmıştı; naz mı desem, inat mı yoksa başka bir şey mi… Tam anlayamadığım, anlamlandıramadığım bir bölüm hep aklımda dönüp duruyor, bir türlü bitmiyordu. Yüreğimi tırmalıyordu.
Kısa kısa notlar almıştım; ses kayıtları, gün içinde bir yerlere iliştirip “sonra bakarım” dediğim cümleler, aylar önce bir olay karşısında altını çizdiğim satırlar, yarım bırakılmış düşünceler… Hepsini uzun zamandır açmadığım eski bir uygulamanın içine aktarıyordum.
Odaya girdim. Işığı açmadım.
Pek kullanmadığım ama eski de sayılmayacak bilgisayar, masanın üzerinde sessizce bekliyordu. Tam da bıraktığım yerdeydi. Üzerindeki hafif tozdan mı bilinmez, kullanılmayan eşyalar zamanla odanın karanlığına saklanıyor. İnsan bir süre sonra onların görüntüsünü değil, sustuklarını fark ediyor diye düşünmeye başladım.
Aklıma gelip giden düşünceler gibi, dışarıdan ara ara geçen arabaların ışığı odaya vuruyor, sonra yavaşça kayboluyordu.
Sandalyeme oturdum. Bilgisayarın üstünü elimle hafifçe süpürdükten sonra bilgisayarı açtım.
Ekranın ışığı yüzüme vurunca kısa süre durdum. Uzun zamandır görmediğim ama her taşını bildiğim bir sokağa yanlışlıkla yeniden girmiş gibi hissettim. Karanlıktan sonra aniden ekranın ışığıyla karşılaşan gözlerim olan biteni önce tam anlayamadı, sonra yavaş yavaş alıştı.
Masaüstü açıldıktan ve gözlerim kendine geldikten sonra uygulamayı bulmakta hiç zorlanmadım. Bilgisayarımın masaüstünde, sanki ona ayrılmış bir sandalyede oturuyordu.
Bu tanıdık, uzun yıllardır fikirlerime ve duygularıma ev sahipliği yapan uygulamanın küçük simgesi yıllardır aynı yerde duruyordu. Ona bakınca uygulamadan çok, onu en son açtığım gece geldi aklıma.
Masanın üzerindeki bardak, dışarıdaki yağmur sesi, yarım bırakılmış bir cümle…
Sonra bilgisayarı kapatışımı düşündüm.
Uygulamanın üstüne, selam verir gibi tıkladım.
Giriş ekranı açıldı. Şifre istiyordu. Bir süre ekrana baktım.
O uygulamayı en son hangi şehirde kullandığımı artık tam hatırlamıyordum. O zamandan beri değişen şeyleri düşününce, cebinde eski bir evin anahtarını taşımaya devam eden birine benzedim bir an.
Ama ellerim durmadı.
Parmaklarım tuşların yerini ezbere biliyor gibi hareket etti. Alışkanlıklar akıldan önce ellere yerleşiyor ve insana düşünme fırsatı vermiyordu.
Şifreyi düşünmeden yazdı parmaklarım.
Bana yalnızca Enter’a basmak kaldı diye düşünüp ben de öyle yaptım.
“Password Incorrect.”
Yazı kısa süre ekranda kaldı. Hatayı o an anlayamadım.
O sırada bilgisayarın uğultusu mu desem, yoksa şifreyi bilememenin verdiği kızgınlık mı bilmiyorum, o ses biraz daha belirginleşti. Sonra perde hafifçe kıpırdadı. Dışarıdan rüzgâr sesi geldi. Geceleri insan kendi nefesini bile başka türlü duyuyor. Halbuki sadece bir rüzgârdı. Bir an yanlış anladım galiba diye düşündüm.
Sonra bir kez daha denedim.
Sonra bir kez daha…
Bu sefer daha yavaş yazdım. Parmaklarım bazı harflerin üzerinde kısa süre bekledi. Sanki onlar da eski yolu hatırlamaya çalışıyordu. Parmaklarım da düşünmeye başlamıştı sanki.
Ekran yine açılmadı.
Ve yine aynı mesajla yüzleştim:
“Password Incorrect.”
Şifre doğru değildi. Sandalyede geriye yaslandım.
Perdenin arasından sızan sokak lambası odanın bir kısmını sarıya boyuyordu. Ekranın beyaz ışığıysa daha soluk, daha uzaktı. Aynı gecenin içinde iki ayrı renk ve sessizlik vardı sanki.
Masanın üzerindeki boş bardakta pencerenin ışığı görünüyordu. İçinde su yoktu ama dibinde, ne zaman içtiğimi bile hatırlamadığım şeyden kalan leke hâlâ oradaydı. Bu iki ışık olmasaydı belki de o lekeyi hiç göremeyecektim. Uzun süre kullanılmayan bazı eşyalar son dokunan eli unutmuyor ve böyle merhaba diyor galiba diye düşündüm. Zihnimi toparlayıp.
Sonra tekrar denedim.
Bu kez bazı harfleri değiştirdim. Şifrenin sonuna birkaç rakam ekledim.
Düşündüm.
Tekrar yazdım.
Denedim.
Olmadı.
Bir süre ekrana baktım.
Sonra alttaki küçük yazıyı gördüm:
“Reset Password.”
Bir süre de o yazıyla bakıştıktan sonra, sanırım en iyi yol bu dedim ve tıkladım.
E-mail kutuma bir bağlantı gönderildi. “Kontrol edin” diye bir mesaj aldım.
E-maili açtım.
Yeni şifre oluşturmam gerekiyordu.
Boş kutuya uzun süre baktım.
Bir şeyler yazdım.
Sildim.
Başka bir kombinasyon denedim.
Ama ne yazdıysam biraz eskisine benziyordu.
Bir daha denedim.
Bu kez farklı görünüyordu. Ama dikkat edince yine aynı harflerin etrafında dolaştığını fark ettim.
Pencerenin dışında rüzgâr biraz daha arttı. Sokak lambasının ışığı perdeye vuruyor, sonra geri çekiliyordu. O an odadaki her şeyin yavaşladığını hissettim. Sanki gece, acele eden bütün saatleri dışarıda bırakmıştı. Gündüz bir şekilde geçiyor da geceler nedense bitmiyordu.
Sonunda başka bir şifre yazdım.
Enter’a bastım.
Ekran birkaç saniye bekledi.
Sonra şu yazı çıktı:
“Your new password cannot be your old password.”
Halbuki eski şifremi de hatırlamıyordum ki… Uzun süre hiçbir şey yazmadım.
Ekranın ışığı odanın karanlığında daha belirginleşmişti. Masanın üzerindeki bardak, pencerenin kenarı, duvara yansıyan gölgem… Her şey kısa süreliğine olduğundan daha eski görünüyordu. Parmaklarım bile…
O sırada gözüm masanın kenarında duran eski bir kaleme takıldı. Mürekkebi çoktan bitmişti. Yine de onu atmamıştım. Eşyalar işe yaradıkları için değil, sustukları hâlde bir şey hatırlattıkları için kalıyor. Kalem burada ama aslında yok gibi diye geçirdim içimden. Bir şeyin fiziksel olarak olması onun var olduğu anlamına gelmiyordu. Anlamı olmayan şey yokluktu.
Sonra bambaşka harfler kullanarak bir kez daha denedim.
Bu kez kabul etti.
Uygulama açıldı.
Eski notlar yavaş yavaş ekranın içine yerleşmeye başladı. Tarihler, yarım bırakılmış cümleler, kaydedilmiş dosyalar, resimler ve ses dosyaları…
Satırları ve notlarımı okuyunca eski bir pencere aralandı sanki. O geceki masa, dışarıdaki hava, yazarken sustuğum yerler yeniden kısa süreliğine odanın içine döküldü. Seslenmeye başladılar. Ama sanırım rüzgâr diye pek de aldırış etmedim.
Bir notun kenarında yalnızca tek bir cümle vardı:
“Sabah unutma.”
Ama neyi unutmamam gerektiğini yazmamışım.
Uzun süre o satıra baktım.
Ne tuhaf… Kendime bıraktığım notu yıllar sonra bile anlayamıyordum. Hangi sabahı kastetmiştim, neyi unutmamam gerekiyordu, çoktan unutmuştum. İnsanı değiştiren şey, hatırladıkları değil; unuttuklarının bıraktığı boşluk diye düşündüm.
Dosyaları incelemeye devam ettim.
Başka bir not açıldı.
Yarım kalmış birkaç paragrafın arasında tek başına duran bir kelime vardı:
“Dönüş.” Gerisini yazmamışım.
Ekranın ışığında o kelime olduğundan daha yalnız görünüyordu.
Dışarıdan bir araba geçti. Farların ışığı kısa süre tavana vurdu, sonra kayboldu. O an odanın içindeki her şey eski bir fotoğraf gibi göründü gözüme. Sessiz, hareketsiz ve biraz uzak.
Elim hâlâ klavyenin üzerindeydi.
Bir dosyaya daha tıkladım. İçinde yalnızca birkaç satır vardı. Tarihi yıllar öncesini gösteriyordu:
“…değiştiği gün.”
Devamı yoktu. Bir an cümlenin devamını kendim tamamlamaya çalıştım.
“Bunu unutma…unutma…”. Hangisiydi acaba?
Kısa süre gülümsedim. Sonra düşünce yine yüzümü eski yerine bıraktı.
Uzun süre ekrana baktım.
Sonra istemsizce odanın içine göz gezdirdim. Sandalyenin üzerine bıraktığım çanta karanlığın içinde başka birine aitmiş gibi duruyordu. Mutfaktan hafif bir buzdolabı sesi geliyordu.
Bilgisayarın yanındaki saate baktım.
Geç olmuştu.
Ama odanın içinde zaman ilerlemiyor gibiydi. Sanki gece bazı anların etrafında durup bekliyordu.
Bir süre öylece oturdum. Aklımda dönüp duran, yazamadığım bölüm yine nasipsiz kalmıştı.
Sonra bilgisayarı kapattım. Ekranın ışığı gidince oda yeniden karardı.
Pencere açıktı. Perde hafifçe hareket etti. Dışarıdan bir araba geçti.
Masadan kalkarken bilgisayar ekranında kısa süre kendi yansımamı gördüm. Sonra o da karanlığın içinde kayboldu.
Sandalyeden kalktım. Kapıyı açtım. Koridorun ışığını yaktım.
Ve ışığını yakmak istemediğim o karanlık odadan çıktım.
Yusuf Emrah
- ŞİFRE - 26.05.2026
- AYAKKABI - 18.05.2026
- MUM - 02.02.2026
- SAYILARLA KONUŞULAN BİR ŞEHİR - 16.01.2026
- DİJİTAL VİCDAN: AHLÂKÎ GRİ ALANLARDA FİKİR SAHİPLİĞİ - 31.12.2025
- GÖÇÜN İKİ YÜZÜ: KRİZ Mİ, MEDENİYET Mİ? - 20.12.2025
- KABİL’İN KAYIP RUHU: ANADOLU’NUN “ÇOCUKLUĞUNDA” AHMED ZAHİR’E BİR SELAM - 27.11.2025
