Türkiye’de daha önceleri pek tanınmayan romancı yazar Safiye Erol hakkında bir kitap yazdınız. Bu çalışmaya niçin ve ne zaman ihtiyaç duydunuz?
2001 yılında Türkiye gazetesinden ayrılınca rahmetli büyüğüm Ergun Göze, Kubbealtı Akademisi Kültür ve Sanat Vakfı’nda işe başlamama vesile oldu. İşe başlarken Safiye Erol’un kitapları, yayımlanmaya başladı. Önceden yazarı tanıtmayı amaçlayan bir toplantı Ortaköy’de düzenlenmişti. Ben de gazeteci olarak katılmış, toplantıyı takip etmiş, ertesi günü de kültür sanat sayfamızda “Ciğerdelen Yeniden” başlığıyla yazarın en önemli romanın yakında yeniden yayımlanacağı müjdesini vermiştim. Esasen roman 1974 yılında Boğaziçi Yayınları’ndan çıkmış ama çok fazla yayılmamış, okunmamış, yazarının adını da ne yazık ki duyuramamıştı. Sanırım tanıtım eksikliğinden olsa gerek geniş okuyucu kitlesi bu yazara ve romanına ulaşamadı. Kubbealtı, bu konuda gereken hazırlıkları önceden yapmış ve Safiye Erol’un edebiyat dünyasına tanıtmaya başlamıştı. Kısmet oldu bir süre sonra vakıfta işe başlayınca ben de Safiye Erol’u âdeta yeniden keşfedenlerden biri oldum. Rahmetli Halil Açıkgöz’ün yayına hazırladığı Safiye Erol romanları ve diğer eserleri, artarda Kubbealtı Neşriyâtı’ndan çıkmaya başladı. Ciğerdelen, Ülker Fırtınası, Kadıköyü’nün Romanı ve Dineyri Papazı… Her biri ayrı bir ilgi gördü. Bilhassa Ciğerdelen peş peşe baskılar yaptı. Sonra Makaleler’i basıldı. Ardından Çölde Biten Rahmet Ağacı…. Ve hikâyelerinden oluşan Leylâk Mevsimi… Safiye Hanım’ın hikâyeciliği de romancılığı kadar güçlüdür. Bu kitaplar yayımlandıkça toplantılar düzenlemeye başladık. Hem vakfın Çemberlitaş’taki merkezinde yani Köprülü Medresesi’nde hem de diğer kardeş vakıf ve derneklerde programlar tertip ettik. Gazeteler, dergiler Safiye Erol hakkında yazılar neşretmeye başladı. Televizyonlarda adı geçiyor, radyolar kendisinden sitayişle bahsediyordu. Bazı önemli kurumlarda paneller düzenlendi. Hatta Edirne’de ve memleketi Keşan’da sempozyumlar yapıldı. Keşan’da annesinin oturduğu evin sokağına “Safiye Erol Sokağı” adı verildi. İstanbul’da Üsküdar Çiçekçi’de son oturduğu dairenin apartman girişine Üsküdar Belediyesi tarafından pirinç plâket çakıldı. Zamanla bu toplantılar, Bursa, Manisa ve Ankara’da da yapılmaya başlandı. Vefat ettiği 1 Ekim’de her yıl Karacaahmet Mezarlığı’ndaki kabri başında anma törenlerinde buluşuyorduk. Ruhuna Fatihalar, Yasinler okunuyordu. Hatta Keşan’daki hemşehrileri ve sevenleri, oradan toprak getirip Karacaahmet’teki mezarına serptiler. Bunun üzerine bazı üniversiteler Safiye Erol’un romancılığına, hikâyeciliğine ve fikir hayatına dair tezler hazırlatmaya başladı. Bütün bu çalışmalar Türkiye’de bir “Safiye Erol Rüzgârı” estirdi. Velhâsıl Türk edebiyatı ve Türkiye, 1922’den 1964 yılına kadar 42 senelik yazı hayatına sahip olan Safiye Erol’u âdeta yeniden keşfetti. Tabii bunda en büyük pay, Kubbealtı Akademisi Kültür ve Sanat Vakfı’mızındır. Vakıf yöneticileri, yazarımızın eserlerini neşretmeyi düşünmeselerdi belki de bugüne kadar Safiye Erol’un adı sanı duyulmamış olacaktı. Veya çok az kişinin tanıdığı ve okuduğu bir saklı yazar olarak kalacaktı.
Bu yoğunluk içinde yaşadığınız hoş bir hatıra olmuş evde…
Evet, hatırlattığınız için teşekkür ederim, anlatayım. Tabii sadece vakıfta, üniversitelerde, derneklerde Safiye Erol’u konuşmuyoruz. Evde de bizimkilere ha bire anlatıyorum. Büyük oğlum Fatih Kerem de zaten edebiyata meraklı. İlgiyle dinliyor. Ki daha sonra Boğaziçi Edebiyatı bitirdi. O zaman şimdi avukatlık yapan küçük oğlum Ömer Faruk henüz 8 yaşlarında. Galiba evde bu faaliyetlerden, yazarımızdan çok bahsetmişim ki çocukcağız sıkılmış. Bir gün annesine şöyle dert yanmış: “Safiye Erol da Safiye Erol! Babam bundan hep bahsediyor. Kim bu! Anne bıktım artık!” Tabii biz de o zaman çok gülmüştük. Maşallah her iki oğlum da şimdi iyi birer kitap okuyucudur. Safiye Erol’u okudukları gibi edebiyata da büyük ilgi duyuyorlar.
O zaman ben de hemen sorayım: Safiye Erol kimdir? Ailesinden de bahseder misiniz?
Safiye Erol, 2 Ocak 1902 tarihinde Edirne’nin Uzunköprü ilçesinde doğdu. Babası Sami Bey, annesi Emine İkbal Hanım’dır. Onu “Rumeli Evliyası” olarak tarif eden Sâmiha Ayverdi, “Bir hikâye yazsam onu mevzu seçerdim; bir efsâne donatsam, onu alır işlerdim. Zîra o, şiir de olur masla da olur, kıssa da…” der. Yazarımızın mensup olduğu aile, Makedonya’nın Hacı Kadir Bey Mahallesi’nden gelmiştir. Melek ve Refiye adında iki kız kardeşi bulunuyor. Melek henüz dokuz yaşında bir çocuk iken bir hastalık geçirir ve vefat eder. Babası Düyun-ı Umumiye İdaresinde maliye murakıbı olarak çalışmaya başlar. Babasının İstanbul’a tayin edilmesinden sonra ilkokulu ve lise tahsilinin bir kısmını İstanbul’da yapar. Dört yaşındayken aile İstanbul’a taşınır. Önce Üsküdar Salacak’a taşınırlar, oradan Beyazıt’a geçerler. Temel tahsilini İstanbul’da muhtelif okullarda yapar. 1917 yılında Türk- Alman Derneği’nin aracılığı ile eğitim için Almanya’ya gönderildi. Henüz 13 yaşındadır. 1919’da Lübek’deki özel Falkenplatz Lisesi’ni bitirdi. Bu sıralarda ilk yazısı “Leylâ ile Mecnun”u yazdı. Almanya’da çıkan huzursuzluklar yüzünden İstanbul’a döndü. Ortalık yatışınca 1921 yılı yaz döneminde Marburg an der Lahn’da üniversite tahsiline başladı. 1921-1922 yılı kış döneminde tahsiline devam etmek için Freiburg’a taşındı. 1923 yılı Mart ayında Abitur imtihanını kazandı ve yaz döneminde Münih’e geçerek Hommel, Bunter, Muncker ve Dyroff gibi profesörlerle çalıştı. Hommel’in teşvik ve idaresinde Die Pflanzennamen in der Alterabischen Poesie (Eski Arap Şiirinde Bitki Adları) konulu teziyle 1926 senesinde doktorasını verdi. Ve o yıl Türkiye’ye döndü. Evliliği 1931 yılındadır. Deniz Kuvvetleri çarkçıbaşılarından Necmeddin Erol Bey ile evlenir. Eşi de sanata yatkın olup musikiden hoşlanmaktadır. Safiye Erol’un babası Sami Bey 1932 yılında vefat eder. Safiye Erol babasının yanı sıra genç yaşta kaybettiği kız kardeşi Refiye Hanım’ın oğlu küçük Aydın’ı sahiplenir. Yeğenini nüfusuna aldırır. Artık resmen evladı sayılmaktadır. Küçük Aydın’ı okutur. Tıbbiye’yi bitiren Aydın Bey, doktor olur. Vefatından önce yaptığımız görüşmelerde Safiye Hanım’dan bahsederken “Annem” diye söz ederdi. Hakikaten yeğenine tam bir annelik yapmıştır Safiye Erol. Aydın Bey de hakiki bir evlat olmuştur.
Safiye Erol’un Almanya’dan vatana avdet edişi, içinde bulunan güçlü ilhamı harekete geçirdi. Zaten yazmayı seviyordu, eserlerini vermeye başladı. Yazıları Millî Mecmua, Her Ay, Yeni İstanbul, Havadis, Türk Yurdu, Son Havadis ve Tercüman gibi dergilerde ve gazetelerde neşredildi. Romanları da Cumhuriyet, Tercüman, Vakit ve Yeni İstanbul gazetelerinde tefrika edildi. 1 Ekim 1964 tarihinde İstanbul’da vefat etti ve Karacaahmet Mezarlığı’nda aile kabristanında defnedildi.
Nasıl bir Osmanlı’da dünyaya geldi?
1902 yılında Edirne’ye bağlı olan Uzunköprü ilçesinde dünyaya geldiği zaman ortalık toz dumandır. Ailesi Rumeli göçmenidir. Yani Evlad-ı Fâtihan’dır. O yılları bir tarihçi olarak siz daha iyi bilirsiniz. Osmanlı Devleti’nin en zor, netameli yılları… Balkan Harbi faciasını yaşıyoruz… Osmanlı durmadan toprak kaybediyor. Zaten 12 sene sonra da Birinci Cihan Harbi başlıyor. Aile o dönem içinde önce Edirne’nin Keşan ilçesine geçiyor. Oradan da İstanbul’a göç ediyor. İstanbul’da ilk ikamet ettikleri yer Beyazıt’ta Soğanağa Mahallesi. Yazarımız Makaleler isimli kitabında o dönemi detaylı bir şekilde anlatıyor.
Muhacir bir ailenin kızı olmak onu ne denli etkiledi?
Muhacirler zaten metin olurlar, dayanıklıdırlar. Safiye Erol da bu özellikleri taşıyan güçlü bir kişiliğe sahiptir. Üstelik üstün şahsiyet sahibi bir annenin evladıdır. “Keşanlı İkbal Hanım” adıyla maruf olan annesi rahmetli mütefekkir yazar Sâmiha Ayverdi’nin de tanıdığı, sevdiği yakını, arkadaşıdır. Onun için güzel yazılar yazmıştır Sâmiha Hanım.
Eğitim hayatı nasıldı? Okumak için Almanya’ya niçin gitti?
Eğitim hayatının ilk seneleri Türkiye’de geçer. Daha sonra henüz ortaokul talebesi iken o yıllarda Almanya ile Türkiye arasında geçerli olan bir eğitim anlaşması gereği bu ülkeye öğrenci olarak gitmeye hak kazanır ve 1917’de yola çıkar. Uzun bir tahsil hayatı… Ortaokuldan sonra lise, ardından üniversite. Doktorasını tamamlayıp Türkiye’ye döner. Doktorasının konusu “Eski Arap Şiirinde Bitki Adları”dır. Almanya’da son derece başarılı bir öğrencidir. Hocaları onun zekâsını, çalışkanlığını ve dürüstlüğünü takdir ederler. Hatta fotoğraflarda çalışma odalarında ve kütüphanelerde onu da görürüz. Hocalarıyla neredeyse aynı şartlarda, eşit bir şekilde rahat çalıştığı görülüyor.
Onun Almanya’da din dersi hocası olan bir papazla yaşadığı ilginç macerası var. Oldukça enteresan. Ondan söz eder misiniz?
Evet, bu hatıra hakikaten ilginç olduğu kadar, Safiye Erol’un yetişme tarzını ve şahsiyet teşekkülünü göstermesi bakımından da dikkat çekicidir. Şöyle ki: Safiye, henüz küçük bir kız çocuğudur, yaşı 13. Yaşlı bir Alman kadının evinde, pansiyonda kalmaktadır. Okulda din dersi öğretmeni aynı zamanda çevrenin de papazıdır. Kiliseden herkes onu tanır, saygı gösterir. Küçük Türk kızı dikkatini çeker papazın. Okulda Safiye’yi okutan papaz, pansiyoner olarak kaldığı eve de gelip gitmeye başlar. Zaten kiliseye gelen Hıristiyan Alman kadını da tanımaktadır. Eve sık gelişindeki amacı, Safiye Erol ile konuşmak, onunla sohbet etmektir. Uzun fasılalarla konuşur, hatta tartışırlar. Bu böyle aylarca devam eder. Alman kadın bir gün merak eder. Papaz da evdedir. Papaza “Aziz Peder, sanırım Fraulein Sami’yi, Hıristiyan yapacaksınız?” diye sorar. O zamanın kurallarına göre baba adıyla kendisine hitap edilmektedir. Küçük Safiye’nin cevabı anında ve dobra dobradır: “Hiç sanmam, bu gidişle sanırım, ben aziz pederi Müslüman edeceğim.” Papaz donup kalır ancak bu dobra sözlerden hoşlanmaz, çok rahatsız olur, bir daha da eve uğramaz. Alman kadın da büyümüş gözlerle Safiye’yi dinler ve bu bahsi kapatır, bir daha da bu konuyu açmaz.
Yurtdışına dönüşü nasıl oldu? Kariyerine orada devam edemez miydi? Türkiye’ye dönüşün sebebi nedir?
Bunun da hüzünlü ve hicranlı bir hikâyesi vardır, anlatayım. Tabii Safiye Erol, Almanya’da üniversite tahsilini yaparken bir Hintli gençle tanışıyor. Bu genç, Hindistan’da etkili bir ailenin evladıdır. Daha sonra kendisi de nitekim dönecek ve önemli mevkilerde bulunacaktır. Safiye ile Hintli genç birbirlerini seviyorlar. Niyetleri de ciddi. Üniversite tahsili de bitmiştir. Artık karar safhasındadırlar. Günün birinde Hintli genç Safiye’ye açılıyor: “Safiye diyor. Ülkemde İngilizlere karşı bir istiklal mücadelesi veriliyor. Benim ülkeme, ülkemin de bana ihtiyacı var. Ama seni de seviyorum. Benimle birlikte gel, Hindistan’a gidelim ve orada evlenip yuva kuralım.” Bu samimi ve açık teklife Safiye Erol’un verdiği cevap çok manidardır: “Hayır diyor, Hindistan’a gelmem. Benim de ülkeme, ülkemin de bana ihtiyacı var. Sen benimle birlikte Türkiye’ye gel. İstanbul’a yerleşelim ve orada evlenip yuva kuralım.” Böylece yollar çatallaşıyor ve yönler ayrılıyor, olmuyor. Hintli genç de ülkesinden vazgeçemiyor, Safiye Erol da kararlıdır. Vedalaşıp birbirlerinden tamamen ayrılıyorlar. Bir daha da görüşmüyorlar.
Yazı hayatı nasıl başladı? Bu alandaki süreci anlatabilir misiniz?
Diyebiliriz ki Safiye Erol’u ilk keşfeden kişi, babası Sami Bey’dir. Zira kızının okumayı çok sevdiğini görünce onda farklı ve üstün bir kabiliyet sezer. Kızını İstanbul’un en iyi okullarında okutur. Safiye Erol bu teşvikler sayesinde Doğu ve Batı klasiklerini tamamen okur, ilk yazısını da Almanya’da kaleme alır. Yurda döndükten sonra da yazmaya aralıksız devam eder.
Romancılığından bahseder misiniz? Özellikle ona büyük bir şöhret sağlayan Ciğerdelen romanından ve burada yer alan vatanperverliğinden…
Safiye Erol’un yayımlanmış dört romanı vardır: Kadıköyü’nün Romanı (1938) , Ülker Fırtınası (1944), Ciğerdelen (1946) ve Dineyri Papazı. Gazetede tefrika edilen Dineyri Papazı, ilk olarak 2001 yılında yayımlanır. Bu dört romanın hem roman tekniği bakımından hem de muhteva bakımından en iyisi Ciğerdelen’dir. Zaten Safiye Erol’un en çok sevilen ve okunan romanı da budur. Esere çok emek vermiştir. Gazeteci Feridun Kandemir 1949 yılında Edebiyat Âlemi’nde kendisiyle edebî bir röportaj yapar. Kandemir, mülakatta “En çok sevdiği romanı” sorunca yazarımızdan “Ciğerdelen” cevabını alır, “Niçin” sorusuna da “Deldi… Deldi de ondan. Bunu yazarken on iki kilo kaybettim. İki defa bayıldım. Bitirdikten sonra hasta yattım.” karşılığını verir. Yazarımız romanda en etkili kısım olan “Yedi Peçeli”yi yazarken rahatsızlanmış, hatta kendinden geçmiştir. Aşkı güzel anlatan yazar, Ciğerdelen’de ecdat sevgisini de mükemmel biçimde dile getirir.
Safiye Erol gezmekten hoşlanır. Seyahat etme, onda âdeta bir tutku şeklindedir. İstanbul dışında en çok sevdiği yerler Edirne, Bursa, İznik gibi Osmanlı kokusu taşıyan beldelerdir. Makaleler’de gurbete çıktığında yanında Kur’an-ı Kerim, Türk bayrağı ve Türkiye haritası götürdüğünü söyler. Maçka’daki geniş daireden Piyer Loti’de küçük bir otel odasına geçmek zorunda kalırken de yanında götüreceklerini şöyle sıralar: “Bilir misiniz, küçük evin derlenmesi büyük eden daha güç oldu! Hangi şey lüzumlu, hangisi lüzumsuz? Kur’an-ı Kerîm başta gider, bu güzel. Ama Mesnevî’yi bırakabilir miyim? Hiç değilse birinci cildini alayım. Bir kaç klâsik dîvan.” Yazarımız dinî bayramlarda türbe ve kabir ziyaretlerinde bulunur. Hiç ihmal etmediği bu ziyaretler esnasında başta Eyüp Sultan ve Fatih Sultan Mehmed türbelerinden başlanması gerektiğini belirtir.
Peki hikâyeciliği hakkında neler söyleyeceksiniz?
Safiye Erol’un hikâyeciliği de özeldir. Kendisine mahsus güzel bir Türkçesi ve konuları ele alış tarzı vardır. Daha önce bir dergide yayımlanan bütün hikâyeleri, kitap olarak Leylâk Mevsimi adıyla ilk defa 2010 yılında edebiyatseverlere ulaştı. “metruk Yalıda Garip Bir gece”, “Aleksandra Filipovna”, “İlk Efendim Pomak Ali Efendi”, “Laz Sıdkı’nın Florya’da Hovardalığı”, “Leylâk Mevsimi”, “Dört Kişi”, “Gel Seninle Dertleşelim” hikâyelerinde yine yazarımızın o sahici ve samimi dünyasını görürüz. Yazı hayatının başlarında 1927 ve 28 yıllarında kaleme aldığı ve ve ‘Dilâra’ müstear adını kullandığı bu hikâyeler, Millî Mecmua’da neşredilir. Ele aldığı kahramanlar bizde gerçekçilik intibaı bırakıyor. Kurgu da olsa bu hikâyelerde hakikat tezahürlerine rastlarız. Yani laf olsun diye hikâye anlatmıyor Safiye Erol. Bir derdi, meselesi, davası var. O düşünceyi merkeze, idealini mihvere alır. O fikri inşa eder her hikâyesinde. Sonra da okuyucusuna takdim eder. Romanlarını okuyanların daha sonra hikâyelerine yönelmesinde fayda var.
Bir de Çölde Biten Rahmet Ağacı isimli bir eseri var.
Çölde Biten Rahmet Ağacı hacimce küçük ama çok değerli bir eser. Safiye Erol’un 1962 yılı Ramazan ayı boyunca Yeni İstanbul gazetesinde tefrika edilmiştir. Yazarımız burada Hazret-i Peygamber’i, sahabelerini ve Asr-ı saadeti anlatmaktadır. Ramazan’da 30 gün boyunca 30 ayrı müstakil yazı olarak neşredilmiştir. Dinî yoğunluğu en fazla olan eseridir. Her zaman okunabilecek bir eser ama bilhassa Ramazan’da ihmal etmemeli… Eser Ramazan ayının mahsulüdür ve bereketini üstünde taşıyor. Bu kitap da yine Kubbealtı tarafından 2001 senesinde ilk defa okuyucuya ulaştırılmıştır.
Bir de fikir hayatı ve yeni oluşan bir çevresi var…
Safiye Erol’un fikrî tekâmülünü bu yeni çevreye bağlayabiliriz. Kendisi önce annesi vesilesiyle tanıdığı Sâmiha Ayverdi’yle bir araya gelir. Bir hakikat arayışı içindedir. Bağlanabileceği bir manevi mürşit ihtiyacı duymaktadır. Sâmiha Hanım onu hocası Ken’an Rifâî ile tanıştırır. Artık o da bu manevi ortama girmiş, mistik halkaya dâhil olmuştur. Burada çok seveceği şahsiyetlerle sık sık bir araya gelmeye başlar. Nihad Sâmi Banarlı, Nezihe Araz, Sofi Huri ve Sâmiha Ayverdi ile birlikte Ken’an Rifâî’nin Şerhli Mesnevî Şerif’ini okuyan ve üstünde çeşitli mütalaalarda bulunan ekibin içinde yer alır. Her hafta Salı günü toplanır ve eseri müzakere ederler. Safiye Erol, diğer üç hanım yazarla birlikte daha sonra Ken’an Rifâî ve 20. Asrın Işığında Müslümanlık kitabının ortak yazarlarından birisi olacaktır. Yazarımız artık arayışını tamamlamış, rehberini bulmuş, gerçek yolunu keşfetmiştir. Bu yolda ilerlemeye devam eder ve eser vermeye başlar.
Hakikat şu ki, Safiye Erol’a sadece romancı, hikâyeci demek haksızlık olur. O aynı zamanda güçlü bir fikir hayatına da sahiptir. Her şeyden önce bir düşünce insanıdır. Batı filozoflarını, yazarlarını tanımış okumuştur ama Şark dünyasından da asla kopmamıştır. Nitekim Makaleler kitabında bu duruşunu çok net biçimde ifade eder. Mesela “Erzurumlu İbrâhim Hakkı Hazretleri” başlıklı makalesinde aynen şöyle der: “Klâsiklerimizi ihmal ettik, o kadar ki eğer bu yolda az daha devam edersek bir daha onlarla irtibat kurmak bile imkânsız olur. Her türlü nîmet, kadir bilmeyen eller arasından nihâyet uçup gider.” Bu yazısında Marifetname sahibi İbrahim Hakkı’dan uzun uzadıya bahsettikten sonra, yazısını şöyle bitirir: “Öyle bir mânevî mirasın sâhibiyiz ki bugüne de yeter, yarına da.” Yazarımızın Makaleler’inde oruca, Ramazan’a, bayramlara, camilere ve genel olarak dinî hayata dair çok kıymetli yazıları bulunuyor. Mevlâna, Yûnus Emre ve tasavvuf neşvesi taşıyan diğer büyüklerimiz de en çok sevdiği ve bağlandığı şahsiyetlerdir.
Safiye Erol’un inançlı bir kişiliği var değil mi?
Hem de nasıl… Çok sağlam bir itikada sahiptir. O, Batı’da hayat sürerken tahrif bir din olduğu hâlde Hıristiyanlığa toplumun ve devletin verdiği önemi yerinde görmüştür. Onlar batıl olan dinlerine bu kadar sahip çıkarken bizimkilerin hak ve son din olan İslam’a lakayt kalışlarını anlayamaz. Bu tuhaflığı havsalası alamaz. Nitekim Makaleler’de şöyle der:
“Din terbiyesinin niçin aleyhinde bulunuyorlar. Anlamam. Bâzı kimseler fazîlet öğrenmek için dîne ihtiyaç yok, Allah ve Peygamber mefhumlarını öğrenmesek de olur, diyorlar. Soruyorum: Hak, vicdan, ahlâk mefhumlarını da öğretmeden olur mu? Yooo.. Onlar lazım, diyorlar. Âdeta meyvasını yiyip ağacını inkâr etmeğe benziyor. Bana kalırsa derim ki: Ey felek! Allah’sız, Muhammed’siz dünyâyı al, başına çal!”
Selim İleri onun için, “Aşkı bize en iyi anlatan kadın yazar.” demişti. İleri’den başka yazar hakkında kimler, neler söyledi?
Evet doğru. Selim Bey, Hürriyet gazetesinde yıllar önce kendisiyle yapılan bir röportajda bunu açıklamış ve aynen şöyle demişti: “Bizde aşkı en iyi anlatan yazar, adı bilinmeyen Safiye Erol’dur.” Bu tür açıklamalar ve diğer yazarların kaleme aldıkları makaleler, yazarımıza gösterilen ilgiyi çoğalttı. Bilhassa gençler yazara ve eserlerine yöneldiler. Safiye Erol’un kitapları yayımlandıktan sonra edebiyat dünyasında yansımaları olağanüstü oldu. Kitapları çok ilgi gördü, artarda baskıları yapıldı. O kadar çok kişi yazı yazdı ki… Hemen aklıma geliverenleri sıralayayım: Selim İleri, Beşir Ayvazoğlu, Mustafa Kutlu, Sabahat Emir, Sema Uğurcan, Muhterem Yüceyılmaz… Hakkında gazetelerin yanı sıra birçok ilim, sanat, kültür ve edebiyat dergisinde yazılar çıktı.
Siz kedileri çok seviyorsunuz. Hatta Kediname adında bir kitap da yazdınız. Safiye Erol’un kedilere bakışı nasıl?
İyi ki bunu sordunuz. Bütün iyi edebiyatçılar gibi Safiye Erol da sağlam bir kedi severdir, hatta kedi tutkunudur diyebiliriz. Onun “Kedinâme” adlı bir makalesi vardır. Kitabımızın isminin ilham kaynağı da zaten bu makale oldu. Orada kedilere biraz sataşan romancı Tarık Buğra’ya verdiği bir cevap vardır ki zehir zemberektir. Okumanızı tavsiye ederim. Bu yazıyı Kediname kitabımda iktibas ettim. Hakikaten kedi sevgisini en iyi anlatan metinlerden biridir Safiye Erol’un bu yazısı. Kediye “Minyatür kaplan” gözüyle bakar. Kediyi idealist bir avukat gibi savunur, güçlü bir müdafaanamede bulunur. Üstelik eleştirdiği kişi de, hem sevdiği bir romancı hem de Yeni İstanbul gazetesinde sütun arkadaşı olan Tarık Buğra’dır. Ama o, kedilere laf atılmasını hazmedemez, sataşan kim olursa olsun gereken cevabı hemen verir. “Canhoş” adında bir kedisi vardır. Kedilere bir güzelleme tadında olan bu yazısını şöyle bitirir: “Evet azizim Tarık Buğra, ben kedileri hem sever, hem överim.” Biliyorsunuz Peygamber Efendimiz kediler için “Onlar sizin için hane halkındandır.” buyurmuştur. Safiye Erol da bu buyruğun farkında ve şuurundadır. “Kedi Bey” başlıklı makalesinde ise güçlü bir kişiliğe sahip olan kediler hakkında bilmediğimiz çarpıcı hususiyetlerini anlatır. Batıda ve bizde kedilere bakışı mukayese eder.
Gençlere yaklaşımı nasıldır?
Çok olumludur. Çok sever gençleri. Onların güçlü birer şahsiyet sahibi olabilmeleri için hayati tavsiyelerde bulunur. Bir yazısında onlara hitap eder ve “Mânevi hijyeni baştâcı edin, Resulullah’ı ruhunuzun bütün kuvvetiyle sevin.” dedikten sonra şöyle devam eder:
“İnsanın iki ezelî düşmanı vardır. Korku ve tembellik. Bunları siz adım adım yeneceksiniz. Zihninizi bürüyen, hayâllere gelince, kanımızı emen vampirlerdir, hattâ güzel hayâller bile, gedikli konuk yerleşmeye kalktılar mı bilin ki canınızadır kasıtları. Bunları da birer birer yeneceksiniz. Durmayın, hemen tez günden mânevî sığınağınızda istihkâma girin, bütün silâhlarınızı kullanın. Sizden gayret, erenlerden himmet.”
Safiye Erol’un yayımlanan dört romanının dışında tefrikada kalmış başka romanı var mı?
Biliyorsunuz birçok yazarın yarım kalan roman ve hikâyesi, şairlerin de tamamlanmamış şiirleri vardır. Bu üç günlük fani dünyada kim bütün işlerini bitirmiş ki… Safiye Erol da beşinci romanına başlar, ancak ömrü vefa etmez. Merhum edebiyat araştırmacısı Halil Açıkgöz’den öğrendiğimize göre yazarımız, son olarak Coşkun Sular Diyarı- Gazi Atam adlı bir romana başlar. Hatta ilk 25-30 sayfasını da yazar ancak tamamlayamaz, böylece roman yarım kalır. Biliyorsunuz Yahya Kemal’in yarım kalmış şiirleri, İstanbul Fetih Cemiyeti tarafından Bitmemiş Şiirler adıyla neşredilmişti. Safiye Erol’un başlayıp bitiremediği bu romanın ilk bölümü de keşke yayımlansa…
Safiye Erol’un vefatı nasıl bir yankı uyandırır?
Yazarımız 1 Ekim 1964 tarihinde Hakk’ın rahmetine kavuşur. Doğrusu mütevazı kişiliğine ve yaşayış tarzına uygun olarak çok sessiz bir şekilde ertesi günü cenaze merasimi yapılır. Aile çevresinde ve yakın dostlarının katılımıyla evin yakınında olan Selimiye Camii’nde cenaze namazı kılınır, sonra da Karacaahmet’te bulunan aile mezarlığında toprağa verilir. Basın, ne yazık ki lakayt kalmıştır. Hâlbuki makaleleriyle, romanlarıyla, hikâyeleriyle matbuata büyük destek vermiş bir kalem erbabıdır Safiye Erol. Ardından en kıymetli yazıları yine kadim dostu Sâmiha Ayverdi yazmıştır. Şöyle der bir yazısında:
“Maalesef memleketin en değerli, dürüst, hamiyetli, imânlı, münevver ve bilhassa son derece derin ve bilgili bir evlâdını, azîz ve sevgili arkadaşım Safiye Erol’u kaybettik. Memleket, böyle muhteşem ve yerine konmaz bir âbidenin eksilişini âdeta duymadı… Umursamadı…
Herhangi bir sahne sanatkârının arkasından kıyâmetler koparan kütlenin, bu telâfisiz ziyâ’dan haberi dahî olmadı. İşte irfan hayatımıza, gerçek ve sağlam münevvere gösterilen aksülâmel bu…”
Tabii burada ince ve haklı bir sitem var. Bugün de öyle değil mi, üçüncü sınıf bir sahne sanatçısı ölünce neredeyse bütün televizyonlar gazeteler haberi manşetten, birinci haber olarak verir ama bazı yazarlarımızın vefatı haber konusu bile olmuyor. Hâlbuki medya bu konuda daha duyarlı olmalıdır. Milletimizin sevdiği bütün sanatkârlara eşit şekilde sahip çıkmalıdır. Hem hayatta iken onları kucaklamalı hem de vefatlarından sonra unutturmamalıdır.
Sâmiha Ayverdi, “Pirdaşım Safiye Erol” başlıklı bir başka yazıda şöyle der: “Bir kasır çöktü. Çatısı, der-ü divarı yıkıldı. Ama hazineler virânelerde saklıdır. Gerçekten de bu yıkıntının altından onun define varlığı aşikâr oldu. Sasfiye Erol, dürüst, ihlâslı, imânlı, hamiyetli, liyâkat ve zekâsı ölçüsünde saf ve masum insandı.”
Sâmiha Hanım, Safiye Erol’un kendisini öne çıkarmayan aksine saklayan bir mütevazı kişiliğe sahip olduğunu belirttiği bir başka makalesinde romancının şu hususiyetlerine dikkat çeker: “Safiye Erol, edebiyat ve fikir piyasasında münâdî’ bağırtarak kendini haber vermekten uzak olan insanlardandı. Aslında doğru olan da buydu. Zîra muayyen bir irfan zirvesine bayrağını çekmiş olan fikir adamlarını, yolları ve istikâmetleri bu zirveye müteveccih olan zümrenin görmesi ve değer bulursa, o bayrağın altında toplanması îcap eder.”
Sâmiha Ayverdi çok vefalıdır. Sevdiği arkadaşını hep rahmetle, iyilikle ve güzellikle yâd eder. Dile Gelen Taş kitabında “pirdaşım” dediği yazarımıza şöyle hitap eder: “Ey târihî kadın, ey ecdad zaferlerini gözlerinde biriktirmiş hazîne kadın, ey Keşanlı güzel!” Tabii Sâmiha Ayverdi’nin dışında başka yazarlar da romancımızın ardından hüzünlü yazılar kaleme alırlar. Bu elim kayıp onları da büyük bir teessüre ve kedere sürüklemiştir. Bu yazıların tamamına Anonim Yayıncılık’tan çıkan Safiye Erol kitabımda yer verdim.
Bu yazarımız hakkında emek vermiş biri olarak sormak istiyorum. Bundan sonra Safiye Erol için neler yapılabilir, neler yapılmalıdır?
Teşekkür ederim. Bu çorbada bir tuzumuz olmuşsa ne mutlu bana. Sadece şükrederim. Evet, Safiye Erol uzun bir aradan sonra nisyandan kurtuldu, edebiyat dünyasının gündemine de girdi. Ama biz değerlerini çabuk unutan bir toplumuz ne yazık ki… Yıllardan beri hakkında doğru dürüst bir faaliyet göremiyorum. Dergi ve gazetelerde de yazılar çıkmıyor. Böyle giderse yine unutulur gider Allah korusun. Neler yapılması gerektiği hususundaki düşüncelerimi paylaşayım:
Öncelikle edebiyat sanat dergilerinde hayatı, fikirleri ve eserleri ele alınmalı. Ciddi gazetelerin seviyeli köşe yazarları ona dair yazılar yazmalı. Üniversitelerimizde Safiye Erol yine tez konusu olmalı. Filhakika birkaç tez yapıldı ama bunlar yeterli değil. Bazı eski yazarlar hakkında yüzlerce tez yaptırılırken Safiye Erol’u iki üç tez ile sınırlamak ve geçiştirmek haksızlık olur. Bitirme tezi, yüksek lisans ve doktora tezleri yaptırılmalıdır. Onun sadece romanları değil, hikâyeleri ve makaleleri de ayrı araştırma konuları olmalıdır. Hatta seyahat yazıları… Çok iyi bir gezi yazarıdır aynı zamanda Erol. Bu yönü üzerinde pek durulmamıştır. Bir de eserlerinde Doğu-Batı Meseleleri geniş şekilde yer tutar. Bu cephesi de çarpıcı bir inceleme mevzuudur. Bu tezler daha sonra genişletilip kitaplaştırılabilir. Başta Edirne Valiliği ve Belediyesi olmak üzere Uzunköprü ve Keşan ilçeleri yazarımıza daha sıkı bir şekilde sahip çıkmalıdır. İsmi bu bölgelerde caddelere, sokaklara, okullara, parklara ve kültür merkezlerine verilmelidir. Şehirler büyük ölçüde manevi değerleriyle, âlimleriyle, yazarlarıyla hatırlanır. Safiye Erol’a sahip çıkmak Keşan’a da, Uzunköprü’ye de, Edirne’ye de çok şeyler katacak, kazandıracaktır. Bir de yarışmalar düzenlenmeli. Mesela “Safiye Erol Roman Yarışması”, “Safiye Erol Hikâye Yarışması”, “Safiye Erol Makale Yarışması” gibi… Bahsettiğim bölgelerin yetkilileri bunları rahatlıkla ve başarıyla yerine getirebilir. Biz de onlara yardımcı olur, dua ederiz. Bir ara Edirne Valiliği bir hikâye yarışması düzenlemişti. Türkiye genelinde çok ilgi görmüştü. Ben de o yarışmanın seçici kurulundaydım. Edirne Valiliği, Belediye Başkanlığı ve Milli Eğitim Müdürlüğü bu yarışmayı devam ettirmeli. Son olarak size bir temennimden bahsedeyim. Ciğerdelen romanının filim olarak çekilmesi büyük bir heyecana vesile olur kanaatindeyim. Son yıllarda Türkiye’de tarihî diziler ve filmler toplumun büyük alakasını çekiyor. Hatta yurtdışında da ilgi topluyor. Ciğerdelen gerek muhtevası, gerek ismi bakımından da ilgi uyandıracak ve inanıyorum ki iyi bir senarist ve yönetmene yaptırılırsa âdeta Tarık Buğra’nın Küçük Ağa dizisi gibi efsane bir film olacaktır. Bu hayırlı hizmeti üstlenebilecek seçkin yönetmenlerimiz, başarılı senaristlerimiz, oyun gücü yüksek sanatçılarımız var. Yeter ki düşünelim, planlayalım ve bu güzel hayali hakikate dönüştürelim.
Bu röportaj için teşekkür ederim.
Nermin Hanım, ben de Safiye Erol’a yeniden dikkat çektiğiniz ve Vav Televizyonu’nda devam eden “Yön Veren Kadınlar” programında yazarımıza geniş yer verdiğiniz için size çok teşekkür ediyorum. Sağ olun, var olun. Türkiye’nin iyi edebiyatçılarından biri olan Safiye Hanım’ı ve yakınlarını rahmetle, hürmetle ve şükranla yâd ederken, yeni hanım yazarlarımızın yetişmesi de en büyük dileğim, temennim ve duamdır.
NERMİN TAYLAN ERKUTLU

Harika bir görüşme konuşma olmuş. kutluyorum. Pek mustefid olduk..