SÖZ DEDİĞİN İKİ KALBİN ARASI…

9 Mayıs 2020

Cumartesi. Ramazan’ın on altıncı günü. İkindi öncesi telefonum çaldı. Bu telefonların kadr ü kıymetini ancak böyle günler gelecekmiş ki bilelim. Virüs sebebiyle altmış beş yaş üstü bizlere iki aydır karantina uygulanıyor. İnsan yüzüne hasret kaldık. Şehir küçüldü küçüldü avucumuzun içine sığdı. Telefonlar da olmasa…

Kitaplarla, gazetelerle, yazı- çizilerle nereye kadar?

Önceleri Hemingway’a özendim, o, ceylan postunun üzerinde yazarmış. Ben de kendime yumuşacık minderler buldum. Meğer pamuklu, elyaflı ve saten yüzlü puflarda kelimeler tez tükeniyormuş. Ev de sıktı artık… 

Güya, insan en çabuk rahatlığa alışıyormuş, öyle diyorlar. Yok yok! Kalıba dökülmek ne’mize bizim? Hem evlerde köşe yastığı olmak hiç akıl kârı değil. Durup durup insanın dertleri depreşiyor. Sinip oyuklara kaçmış hastalıklar bir bir kendilerini hatırlatıyor. Neyzen Amca’mız ne güzel söylemişti “Rahat beni rahatsız etti,” diye.

Biliyor musunuz, variyet bazen insana yetmiyor. Çünkü, yalnızlık biraz yoksullaştırıyor herkesi. İnsan istiyor ki, yanında bir can daha nefeslensin. Askerden dönen oğluna sımsıkı sarılan baba gibi bir dostun ılıklığına sarınsın. Söz dediğin iki kalbin arası; söz demlense o ara yerde, vücut bulsa, bir küçük sohbet kuşu cik cik diye diye yuva kursa iki gönlün arasında. Hâldaş olup iki güzellik yudumlamadıktan sonra bu çorak dünyanın kahrı mı çekilir? Memduh Cumhur’ca söylersek; hâl ehline dost olmaya gelmedik mi bu cihâna?

Adını karantina koyup bedenlerimiz evlere sürgün edilince, gün gün yalnızlaştırılınca, gönlümüz de kaynamış hamur gibi dışarılara taştı. Ama bir kırgınlık üstümüzde, ama bir yoksulluk, bir hüzün…

O ara, sevgili şairim Mustafa Uçurum’a selâmlar gönderdim. Hâlimin tercümesini onun dizelerinde buldum çünkü:

“Unutulmuş bir yaz akşamı gibiyim/Dönüp duruyor içimde notası kırılmış ezgi.”

Velhasıl; herkesin derdi ağır, herkesin gecesi kendine anca yetiyor. Ama neyleyelim, seneler biraz omuza binince aynalar sert konuşmaya başlıyor. Hatıraların tadı gelip damağa değiyor. Ondan olsa gerek, yemeden içmeden önce insanın bir dost araması…

Telefondaki ses vefalı ağabey Mehmet Cemal Çiftçigüzeli’nin. Hâl hatır ediyoruz. Üzerimizde ramazanın mahmurluğu var. Gene de sözün ucunu nasıl muhkem yakalamışız, kaçıp gitmesin diye…

Çiftçigüzeli Ağabey dedi ki:

“Biliyorsun, Yalçıntaş ailesine yakınlığım vardır. Kışın Nişantaşı’ında, yazın Çatalca’da ‘Kafkas Evi’nde kalıyorlardı. Hayat yıpratıyor insanı. Yılda iki defa taşınmak zor geliyordu. Hele Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş’ın sosyal dünyası, gezileri, konferansları bitecek gibi değil, artık Hoca çok zorlanıyordu. Varlıklılardı üstelik. Nihayet bir geniş ev almaya karar verdiler. İkide bir taşınmayacaklar, yaz kış aynı evde oturacaklardı. Eşe dosta haber saldılar, emlakçılara bakıldı, bu satılıktı bu kiralıktı derken onca evin içinden birini seçtiler. Sarıyer’de denize nazır, gayet mazbut, misafir ağırlayacak kadar ferah, salonu harika bir ev bulundu. Yalçıntaş Hoca çok beğendi evi. Hanımı da öyle. Tam aradıkları vasıftaydı. Fiyatta bile anlaştılar. Son anda Hoca vazgeçti. Hani ev çok güzeldi, hani tam istedikleri gibiydi? Hanımı hem üzülüyor, hem sitem ediyordu.

Nevzat Yalçıntaş Hoca’nın yüzüne bir ara sanki gurbet duygusu çöktü. Gözleri nemlendi. Dedi ki, doğrudur, evi çok beğendim, heveslendim bile. Lâkin gece aklıma düştü, yokuşu var. Benim dostlarım bu yokuşu çıkamazlar.”

Şerif Aydemir

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir