Karacaoğlan, Toroslar’ın eteğinde dolanırken bir çeşme başında gördüğü güzeller güzeli Benli Döne’ye sazıyla sataşır. Lâf dokundurur. Zira, kızı biraz şımarık ve hoppa bulmuştur.
Benli Döne hiç altta kalır mı?
– Hadi oradan! diye çıkışır Karaca’ya. Ben daha bugüne değin bir Allah’ın kuluna dişimi ışımadım.
Halk Edebiyatı profesörümüz Saim Sakaoğlu, “Bu söze iki roman yazılır, bu sözün içinde iki roman saklı” demişti.
Hakikaten kimi zaman koca hikâyeler tek bir sözcüğün içine sıkışıyor. Tıpkı Harput insanının, 1. Cihan Harbi’ndeki büyük acıyı “Yemen Türküsü”ne sıkıştırdığı gibi.
Yirmili yaşlardaydım. Ağın’da Sato Dayı derdik biri vardı, rahmet olsun. Nüktedan, konuşaklı, muhabbetli bir adamdı. Nasıl olduysa köyüne yolum düştü. Hasta olduğunu da duymuştum, bari ziyaret edip hâlini hatırını sorayım istedim. Baktım kapısının önünde sırtını eski bir duvara dayamış güneşleniyor. Selâm verdim, başını kaldırıp bakmadı bile. Ağzının içinde geveleyip durdu. Perişanlamış. Sato Dayı gitmiş başka biri gelmiş. Üzüldüm de:
– Nasılsın? diye başladım; şikayetin ne, neren ağrıyor, niye böyle oldun, ilaçların geliyor mu, seni doktora götüreyim mi? Ahiret sorgusu böyle sürüp gitti. Güya; konuşturabilirsem, içine bir pencere açar, dumanını dağıtır, belki ferahlatırım diye düşünüyorum.
O ise hiç kıpırdamıyor. Neden sonra gözünün ucuyla yüzüme baktı. Kocaman bir “Suusss!” İşareti yaptı ve incecik bir sesle:
– Bre oğlum dur! Ölem diyim ecel yoğ, kalham diyim mecel yoğ. Hepsi bu kadar işte…
Başka ne desin?
Himalayalar’da Yalkın isimli kızını şehit verdikten sonra ne zorluklarla sınırımıza ulaştı. “Türkiye’nin ayağına diken batsa bizim gözümüze batmış gibidir.” İfadesini kuran Doğu Türkistan lideri İsa Yusuf Alptekin’e de hikâyesi sorulduğunda, sadece:
– Hicran! diyebilmişti.
Yurdunun hikâyesiyle kendi hikâyesini birlemişti çünkü. Ve tek bir kelime hayatını özetlemeye yetiyordu.
Malcolm X’ i bilirsiniz. Amerika’da yaşamış insan hakları savunucusu. Sömürgecilerin “zenci” diye aşağıladığı siyah derili Müslümanlardan. 1965 yılında şehit edildiğinde 40 yaşındaydı.
Bir konferanstan dönerken gazeteciler sormuşlardı:
– Bize yaşadığın ve çok etkilendiğin bir hikâyeyi anlatır mısın?
Dedi ki:
– Çok gençtim. İçim içime sığmıyordu. Yüreğimde bir dağın yükseldiğini fark ediyordum. Bir gün gözlerimin önünde bir siyah adamı bir çuval patatesle değiştiler. Ondan sonra bütün hikâyeleri unuttum. Şimdi hayatımın içini tek bir söz dolduruyor: “İnsanlığın onurunu yüceltmek.”
Hani, Ömer Seyfettin’de, Refik Halit Karay’da, Sait Faik Abasıyanık’ta çokça görürüz ya; hikâyenin içine bir cümle kondurur, koca bir dünyayı önünüze açarlar.
Bazen da iki cilt kitap sağarsınız, tek bir söz elde edersiniz. O da yeter. Çünkü hikâye o sözde saklıdır.
Bakü’de, rahmetli Bahtiyar Vahapzâde’nin çiftlik evine misafir olmuştuk. Oğlu Azer Bey anlatmıştı. Bahtiyar beyin annesinin adı Gülizar’mış. Kadın, “Bu evden Gülizar eksik olmasın” diye hep dua edermiş. Azer Bey dedi ki: “Şimdi beş nesil kızlardan, gelinlerden, torunlardan birinin adı mutlaka Gülizar olur. Bizim evin hikâyesi ‘Gülizar’dan ibarettir.”
Bütün insanlığın dramını kazı kazı, geriye küçük bir hikâyecik kalsın.
Demek her birimizin uzun metraj bir temel hikâyesi var. Bir de, gün be gün nice emeklerle ördüğümüz ve içinde oynayıp oyalandığımız odacıklarımız…
Debdebeli ve şatafatlı bir hayat süren Sezar’ın yeğeni Kral Avgustus, ölürken son sözüyle hem bize bir tiyatro deyimi bıraktı hem de ibretlik hayatını özetledi:
– Oyun bitti!
Shakespeare’in beş perdelik bir dramla sanat dünyasına mal ettiği 3. Rişar’ın son sözleri de ilginçtir: “Bir at, bir at, bir ata bir krallık veriyorum” dese de ölümün elinden kaçamamıştı.
Allah Kur’an’da; Âl-i İmrân, Enbiyâ ve Ankebût sûrelerinde insanın fani olduğunu ve mutlaka ölümü tadacağını bildiriyor. Hiç kaçarı yok, bir gün gelecek herkesin bu dünyadaki hikâyesi sona erecek.
Cenaze namazı ‘er kişi’ niyetine kılınan Ayşe Şasa ablamız, Delilik Üzerine Notlar adlı kitabında, “Kıyamet günü Yaratıcı’ya anlamlı ve onurlu bir hikâye anlatabilmeliyim” diye yazmıştı.
Hikâyesini bilmediğimiz insanı bilemeyiz.
Ama şunu biliyoruz: Habil ile Kabil’in ayrı ayrı birer hikâyesi var ve bütün insaniyet binlerce yıldır bu iki hikâyenin izleğinde yol aldı. Kıyamete kadar da bu yolculuk sürüp gidecek. Fakat asıl olan şu ki; kurulan hayatların iç merkezlerinde salihler mi geziniyor yoksa zalimler mi? Kim Yaratıcı’ya anlamlı ve onurlu bir hikâye götürebilecek?
Malatya Lisesi’nde okurken, sınıfımızda öyle hatırlı ve nârin bir kız arkadaşımız vardı. Bütün süsü, albenisi bir kâkülden ibaretti. Kendi aramızda “Perçemli” derdik. Hangi ustalıkla başarıyorsa kapkara lüleli saçından küçük bir demeti gözünün üstüne dökerdi. Kafasında kurduklarını saklamak istiyordu belki de. Çünkü gözleriyle düşünür, gözleriyle konuşur, gözleriyle öfkelenirdi. Âdeta gözlerinde yaşardı. Her sabah dayalı döşeli bir oda kurardı o gözlerin içine. Bakışlarına uysal sakinlik gelip oturunca da anlardım ki, kalbi ince ince iyilik atıyor. Zira öyleydi; iyiydi, onarıcıydı, beyaz gülüşlüydü.
Edebiyat hocamız derse başlamadan önce bir şiir okuturdu; ya ona, ya bana. Haşim’i, Tarancı’yı, Oğuzcan’ı, Dıranas’ı, Dağlarca’yı ilk o sıralarda tanıdım, sevdim, şiirlerini cebimde taşıdım.
Sınıf arkadaşım şiir okurken hülyalı dilinden anlına doğru bir esmer aydınlık yansırdı. Şiirin duygu dünyasına girerdi. Olağan duru sesi dağılır, ahenkli melodik esintiler serpilirdi sınıfın içine.
Şiirdaşlık akrabalıktan daha ilerdedir.
Bu itibarla, onun hâlet-i ruhiyesine az çok nüfuz ettiğimi düşünürdüm. O günkü her liseli gibi ben de; Kerime Nadir’i, Oğuz Özdeş’i, Ethem İzzet Benice’yi, Muazzez Tahsin Berkant’ı yeni bitirmiş Reşat Nuri’ye, Halide Edip Adıvar’a, geçmiştim. Orhan Kemal’i ve Yaşar Kemal’i okuyordum. Hugo’yu, Dostoyoveski’yi, Balzac’ı anlamaya çalışıyordum. Hele Balzac’taki kadın tiplemeleri, duyuş hâlleri…
Artık çok şey biliyordum, kendimce…
Sınıf arkadaşımın hülyaları erken boy atmıştı. Onların büyüsüne kapılmış gidiyordu. Tanpınar’ın dediği gibi “Hülya insanı olmak” ona yetiyor ve bulutların üstünden bir türlü inmek bilmiyordu. Beyaz atlı süvari gelecek, onu terkisine atacak, karlı dağların eteğine aşıracaktı. Henüz teşrif etmemişti ama bekliyordu.
İleriki yıllarda, Gazi Eğitim Enstitüsü’nü bitirip öğretmen olduğunu duydum.
Duydum ki, sevip gönül akıttığı biriyle evlenmiş.
Gene duydum ki; evliliğinin ilk yılında daha duvağına doymadan kocası bir karış sehpadan düşüp omuriliğini zedelemiş. Felç olmuş.
Amcasının oğlu terziydi. Fuzuli caddesinde dükkânı vardı. Gidip geldikçe, Malatya’ya yolum düştükçe uğrardım. Haberleri ondan alırdım.
Sınıf arkadaşım yıllar yılı, Kernek Mahellesi’nde çocuksuz ve neşesiz bir kör ocakta yatalak kocasının başını bekledi.
Amcasının oğlu bir gün beni alıp evine götürdü.
Görür görmez tanıdı. Buyur etti, bizi salona aldı.
Elbisesindeki toprak tonlu, pastel ve yorgun renkler yüzüne vuruyordu. Ama aynı zerafet, aynı ince tavırlar… Kahırlı seneler ona ne çok şey katmıştı. Olgunluğa ermiş bir insaniyet tütüyor yüzünde. Hanımlığı eğreti değil, bilâkis çok yakışıyor.
Dost bakışlarındaki mâna hiç bozulmamış; biraz süzülmüş, biraz hârelenmiş, biraz da zedelenmiş o kadar… Yüzü ağlayıp ağlayıp susmuş çocuk yüzü gibi. Üst üste acılar yapışıp kalmış. Ama; kırağılansa da, demeti pörsümüş olsa da kaşlarını kapatan perçemi kendini unutturmamayı başarıyor.
Bir süre konuşamadık. Sükûtun yumuşaklığına sığındık ikimiz de. Soluklarımızı dinliyoruz. O, ağır acıların dilini kuramıyor hemen, ben de gönlünde bir yere ulaşamazsam diye endişeleniyorum. Gene de önce benim dudaklarım kıpırdadı:
— Nasılsın?
Örselenmiş endamı eski bir şal gibi akıp geldi önüme:
— Nasıl olayım? Gördüğün gibi işte!. Kırk yıldır un öğütmeyen bir yıkık değirmeni bekler dururum böyle!..
Ne desem, bilemiyorum. Onun içini arıtacak söz bende yok. Zaten benim tesellime muhtaç da değil. Acaba diyorum, düşbozumu onu hepten umarsız mı bıraktı? Yürek masumiyetini yitirmiş olabilir mi? Bu güceniklik, bu kahır, bu derin oyuklar?.. İsyanlarda mı acaba?
İç konuşmalarımı duymuş olmalı:
— Hâşâ, isyan değil bu! Asla! diye sesini havalandırdı. Sadece hâlimi hikâye ediyorum. Kocam bana Allah’ın emaneti. Emanetimden razıyım. Hayatın cilvesi bana derdin içindeki dermanı öğretti. Derdimle helalleştim ben…
Bir iki söz yuvarladım ortaya ama hiç yerine gitmedi. Yavan kalıyordum artık.
Yolum uzundu, izin isteyip kalktık.
Son duyduğum, kocasını toprağa kattıktan 3-5 ay sonra o da dünya velvelesini aralayıp Hakk’a uğurlanmış.
Dediklerine göre; derinlerdeki hasretini, hayallerini, hülyalı ürperişlerini, umutlarını, hiç doğmayacak çocuklarının adlarını VE bütün iç kıpırtılarını yanında götürmüş.
Giderken de bize unutulmaz bir hatıra, anlamlı ve onurlu bir hikâye ve zarif bir gönül bırakmış.
Gönül içimizdeki meleğin adı, Yunus’ca söylersek Çalap’ın tahdı.
Şerif Aydemir
- OCAKTAKİ ATEŞİ TAZELEDİK - 15.12.2025
- OCAKTAKİ ATEŞİ TAZELEDİK-İÇ EVİNİ GÖKLERE TAŞIYANLAR - 01.11.2025
- GÖLGENDE GÜL ÜŞÜDÜ - 06.02.2024
- KARANLIKTAKİ BEYAZ KUŞLAR - 30.01.2024
- ILIK DUYGULAR EĞLEŞSİN YÜREĞİNDE - 10.08.2023
- KİMİN YÜREĞİNDE YARA İZİ VAR? - 27.06.2023
- BİR SOĞUK YEL ESER, ÜŞÜR ÖLÜM BİLE - 12.05.2023
- BU DAĞLARIN KARI ERİMEZ - 11.05.2023
- İÇİMDE DOLAŞAN, GEZEN BİRİ VAR - 10.05.2023
- HAYATI BİZE ACILAR ÖĞRETİYOR - 09.05.2023
- İYİLİK TÜTERDİ NEFESLERİNDEN - 08.05.2023
- BİR NALINA BİR MIHINA… - 07.05.2023
- İNSAN DEDİĞİN NE Kİ, BİR AVUÇ İÇLENİŞ… - 06.05.2023
- ARTIK İYİLİĞİ HATIRLATACAK GÜZEL SÖZ SAHİPLERİ GEZİNMELİ ARAMIZDA - 05.05.2023
- ÜSTÜNE BİR TAŞ ÇEKİP YATANLARI ÖLÜ MÜ SANIYORUZ..? - 04.05.2023
