YUSUF EMRAH; RUHUMUN VAHYİ KESİLMİŞ, AKLIM PEYGAMBERİNE KÜSMÜŞ…

İstanbul; durup şehrin güzelliğini izleme imkânı bile vermeden, sele kapılmış minik bir dal parçası gibi oradan oraya sürükler insanı. Zaman, mekân, anlam kaybolur; esas olan koşmak ve yetişmektir. Yüzyıllar boyunca kendisini yurt edinmiş bütün kadim kültürlerin estetik mirasına haiz bir şehrin insana bu paradoksu yaşatması hayli ironik olsa gerek. İşte böylesi koşmalı, yetişmeli bir günün son demlerinde elime almamla başladı Deli ve Çocuk ile olan sancılı yolculuğum. Sancılı diyorum çünkü yolun, yolculuğun tüm hallerini derinden hissettim okurken. Zira bazı kitapların mahiyeti hacminin kat be kat üstündedir.

“Şaşkın!”la başlıyordu ilk cümle. O her ne kadar Öze Nasihat dese de “Eyvah,” dedim “Yazar beni tanıdı, muhatabını biliyor.” 🙂 Kitap boyunca bir şaşkın olarak Çocuk’la beraber düştüğüm kuyulardan çıkmaya çabaladım, aynada kendimle yüzleşirken gözlerimi kaçırdım, belirsizliğin ateşinde yandım, vadi vadi dolaşıp toza bulandım ve soluk alabildiğim bir an yazarıyla kitabını konuşmaya karar verdim.

Yağmurlu bir İstanbul ikindisinde, cânım İstanbul’un eşsiz güzelliğini de karşımıza alarak Deli ve Çocuk’u konuştuk Yusuf Emrah ile. Röportajdan ziyade okur-yazar buluşması gibiydi. Ben perdesiz sordum sorularımı, Yusuf Bey de içtenlikle yanıtladı.

Yusuf Emrah kimdir, kendini hangi kavramlarla tanımlar?

Kitabın yayına hazırlanma sürecinde yayınevi benden bir özgeçmiş istedi.  Bu ve buna benzer pek çok kitap yazdım, makaleler kaleme aldım, konuşmalar yaptım fakat en çok burda zorlanıyorum. İnsan adını, ne iş yaptığını söylediğinde kendini tanımlamış olmuyor. Yoğun bir şey çünkü bu, öz. Bu kitap beni tanıtmıyor belki ama insanın kendisini tanımasıyla ilgili olduğu için kitapta gizli diyebiliriz. Kendimi, hâlâ anlama ve anlamlandırma yolculuğu yapan bir adam, bütün kimliklerden hatta kendi isminden bile sıyrılmış bir insan olarak tanımlıyorum.

Kitapta bir çocuk, bir kuyu, çocuğa fısıldayan bir bilge ve rüyalar var. Yazarın ismi de Yusuf. Kitapta Yusuf peygamberin kıssasına bir atıf var diyebilir miyiz?

Kitap metaforik ve sembolik yazılan bir kitap ki herkes kendinden bir şey çıkarsın. Bu kitap tamamen benim hayatım diyemem. Tecrübelerim, gözlemlerim, insanlarla konuşmalarımdan aldıklarım var. Tek bir peygambere hasretmek doğru değil. Çünkü bu kitap dini bir metinden ziyade, felsefî ve ontolojik bir yolculuk. Kuyu, rüya, mağara gibi metaforlar sadece kutsal metinlerde geçmez. Dolayısıyla güzel bir tevafuk olmuş.

Bir tekâmül yolculuğunu çocuk üzerinden anlatmanız bana enteresan geldi. Çünkü çocuktan kâmil insan tavrı beklemeyiz.

Çocuk metaforu bütün öğretilerde var. Budizm’de, Kızılderili rahiplerde, Türk tasavvufunda, Hint öğretilerinde… Bütün bu öğretilerin vurguladığı şey çocuk gibi olmaktır. Çünkü çocuk güvenir, yargılamaz, teslim olur, saftır. Aslında amaç insanın çocuk saflığına geri dönmesidir.

Yusuf Emrah bu hikâyedeki çocuk mu yoksa deli mi?

Bazı yönleriyle deli, bazı yönleriyle çocuk, bazı yönleriyle de o hikâyenin içinde yok.

Kitabınızda bazı kavramların öne çıktığını görüyorum. Rüyalar, kuyu, varidat, ayna, kelime, belirsizlik ve masumiyet gibi… Bu kavramlar sizin hayatınızda nereye denk düşüyor.

Herkesin hayatının bir yerinde var olan ve kendisini var etmeye çabaladığı metaforlar üzerinden anlatmaya çalışıyorum.

Belirsizlik, herkesin mücadele ettiği ve insanı çok rahatsız eden bir şeydir. Belirli olan tek şey geldiğimiz aile ve neşet ettiğimiz toplum. Onun dışında ne kadar yaşayacağımız, neyle karşılaşacağımız belirsiz. Belirsizlikler içinde kendimizi inşa etmeye çalışıyoruz.

Rüyalar, bir nevi bilincin kusması gibidir. Bunu illa negatif anlamda düşünmemek gerekir. Bir kuş da yavrularını beslemek için kusar. Dünyadaki en güzel yiyeceklerden biri olan bal, arının kusmuğudur ve çok şifalıdır. Dolayısıyla rüyalar da zihnin dışavurumudur ve önemlidir.

Varidat; insanın kalbine, ruhuna, aklına gelen şeyler demektir. Herkesin kalbine, aklına bir şeyler gelir ve geleni anlamlandırdığında yolculuk başlar.

Ayna, insanın yekdiğeriyle yüzleşmesidir. Bu kendisi olabileceği gibi diğer insanlar veya olaylar olabilir. Aynanın sırrı, arkasındaki siyahlığın yoğunluğuna göre parlar. Dolayısıyla insan karanlık ve aydınlık yönleriyle bir bütün olarak var. Yekdiğerini de bu yönleriyle kabul edebildiği ölçüde aynaya daha net bir şekilde bakabilir. Karanlıktan kastım örtülü olmak diyebiliriz, başına gelenler diyebiliriz. Bunlar insanın ruhuna cila vuruyor.

Kelime, söz bunların hepsi birer vadi. Bazı anlar oluyor insan susmak istiyor sadece Hz. Meryem gibi. O sustuğunda kucağındaki çocuk konuşuyor ve peygamber olarak konuşuyor.

“…Çünkü artık sadece görmek yetmiyordu, gördüklerini ve hissettiklerini anlatmalıydı. Ama anlatmak kelimelerin sınırlarını aşıyordu…” Yusuf Emrah’a bu kitabı yazdıran şey gördüklerini anlatma ihtiyacı diyebilir miyiz?

Ya susmalı ya anlatmalı insan, böyle arada kalmamalı. Fakat bazen insanın anlatmaktan başka çaresi kalmıyor. Ben de tamamen metaforik ve sembolik; zamanın, mekânın, kişinin olmadığı dolayısıyla herkese hitap eden bir dille anlatmayı tercih ettim. Örneklere boğmak istemedim. Örneklere takılan insanları es geçmek istedim. Parmağımızla bir yeri gösterdiğimizde, gösterdiğimiz yere değil de parmağımıza bakan insanlar oluyor etrafımızda. Bu da asıl anlamı ıskalamamıza neden oluyor. Iskalamak ve ince görmek benim çok kullandığım tabirlerdendir.

İnce görmek ne demek?

Hayatta bazı şeylere lens ayarı yapmak gerekir. Lens ayarı fotoğraf makinesinin bütün ekipmanları üzerinde vardır. Neyi görmek istediğinle alakalı. Hayat bazen öyle yaralıyor ki bizi, asıl görmemiz gerekeni göremiyoruz ve önemli noktaları kaçırıyoruz farkına bile varmadan.

“…Anlatmak kelimelerin sınırlarını aşıyordu…” diyorsunuz. Kelimelerin de meramı anlatmaya yetmemesi için neler söylersiniz?

Zarf, mazruf meselesi. Benim için simit ve çay çok şey ifade ediyor. Ben bu konuda saatlerce konuşabilirim. Fakat bir Arjantinli için simit susamlı hamurdur sadece. Bazen kelimeler çok sığ kalıyor. İlk yaratılan şey kalemdir. Levh-i Mahfuz’da önce yazıların cızırtıları duyuluyor. Böyle anlatılıyor tasavvuf kitaplarında. Kelime büyüdür mesela. İnsan ağzından çıkan kelimelerle imtihan olur. Kelimelerle doğar, kelimelerle ölür. Anadolu irfanında bir insana kötü söz söylemek küfür olarak geçer. Küfürle eşdeğer görüldüğü için böyle adlandırılmıştır. Başka hiçbir Orta Asya dil grubunda küfür kelimesi geçmez.

Kitabınızda beni en çok çarpan cümle “Ruhumun vahyi kesilmiş, aklım peygamberine küsmüş…” cümlesi oldu. Dönüp dönüp yeniden okuduğum, dakikalarca geçemediğim bir ifade.

Vahiy literal mânâda peygambere gelen bir lütuf. Vahiy bir toplumu, bir insanı, bir varlığı anlamlandıran şeydir. Varlığı var eden… Dolayısıyla bu bir varlık-yokluk mücadelesidir. Vahyin kesildiği zamanlar insanlar gökyüzüne bakıp yağmur bekler gibi yardım beklemişler. Çünkü anlam toprakları kurumuş. Ölü toprağı ancak bir vahiyle neşvünema bulur, anlam kazanır. Her bir vahiy toplumları ve insanları yeniden anlamlandırmayı sağlar. Vahiy ne zaman kesilir, hakikatle yani verici ile alıcı arasına perdeler girmeye başladığında kesilir. Aslında vahiy gelmeye devam eder ama alıcıya ulaşmaz. Aklım peygamberine küsmüş meselesi ise şöyle; kuşu ölen bir çocuğa başsağlığına giden bir rahmet peygamberi, bugün o kadar farklı açılarla anlatılıyor ki, sohbet ettiğim dostlarımın, konferanslarda, derslerde yanıma gelen öğrencilerin, konuştuğum insanların peygamberden uzaklaştığını fark ediyorum. Peygamberi gerçek mahiyetinden uzaklaştırdıkları için aklımız bunlara küsüyor. Dolayısıyla bunu görmenin üzüntüsüyle kurduğum bir cümleydi o.

“Hakikate giden yolda kendini bulmaya çalışan bir ruhun sancısı…” demişsiniz kitabın bir yerinde. Bu cümleyi biraz açabilir misiniz?

İşimden ve hayat tarzımdan dolayı farklı ve birbirine zıt coğrafyalarda yaşadım. Komünizmle yönetilen bir yerde yaşadıktan sonra İslamî rejimle yönetilen bir yere taşındım. Sonrasında Amerika maceram başladı. Bütün bu coğrafyalardaki insanlarla sohbet etme imkânım oldu ve şunu fark ettim; günün sonunda insanların birbirini anlayabilecekleri tek şey anlam arayışı. İnsan olma ortak paydasında bütün insanlar bir şekilde hayatta kalmaya çalışıyor ve kendisini anlamaya çalışıyor, hayatı anlamaya çalışıyor, ölümü yok edip uzun yaşamaya çalışıyor; hastalıklarla, maddi manevi sorunlarla mücadele ediyor, sevilmek istiyor vs… Bunların hepsi ortak bir dil. İster komünist memleketlerde yaşıyor olsun ister Amerika’da isterse Anadolu’da. Değişik insanlarda bu ortak dili hep gördüm. Bir birey olarak elbette ki ben de bazılarını yaşadım. Başa dönecek olursak sembolik nokta atışı bir anlatım tercih ettim ki herkes kendisinden bir şey bulsun. Musibette beraber olmak diye bir şey var. Örneğin matematikten zayıf not alan küçük bir çocuk kendisi gibi zayıf not alan arkadaşları olunca rahatlar. Musibette ortaklık insanı rahatlatır. Kitabın farklı dillere çevrilmesi noktasında da çalışmalarım devam ediyor. Dolayısıyla hangi coğrafyada yaşıyor olursa olsun, bunu okuyan insanların “Benim gibi sıkıntılar çeken, aynı duyguları paylaşan insanlar var,” diyerek rahatlamalarını sağlamak istiyorum.

Bazı kitaplar vardır, hissede hissede yazılır. Yazım aşamasında yazar sancı çeker. Safiye Erol Ciğerdelen’i yazarken tam on iki kilo vermiş, defalarca bayılmış ve roman bittiğinde hastalanmış. Sizin böyle bir deneyiminiz oldu mu?

Benim için tam tersi bir deneyim oldu, sağlığım düzeldi. Bu kitabı yazmak beni çok rahatlattı.

O zaman içinizde düğümlenen her şeyi bu kitaba aktardınız diyebilir miyiz ve bu aktarım size iyi geldi.

Evet içimdeki düğümleri aktardım ama hepsini değil çünkü hikâye henüz bitmedi, ikincisini de yazacağım.

Size göre de her şeyin bir zamanı var mı?

Elbette. Mesela Kazakça da demlenmek dinlenmek demektir. Dem almak, zamanla sakinleşmek, sükûnet haline erişmek demektir. Zaman geçtikçe fikirler oturuyor, ilişkiler oturuyor, meseleler anlaşılıyor. Zaman en büyük müfessirdir.

Kitabın genelinde zaman ve mekân yok fakat bir yerde Edirne’deki Suzan teyzeden ve kaymak şekerinden bahsediyorsunuz. Sizin de çocukluğunuz Edirne’de geçmiş. O hikâyede kendi çocukluğunuza mı atıf yapıyorsunuz?

Huzuru çok nadir yaşadım. Suzan teyzeyi ve bana verdiği kaymak şekerini hiç unutmuyorum. Ben onu bir yaz boyunca beklerdim. Yazları Suzan teyze Afyon’a giderdi, biz de Eskişehir’e giderdik ve görüşemezdik. Dönüşünde bana Afyon şekeri getirirdi. Beklerdim onu ve bunu kimse bilmezdi. O şekeri o kadar severdim ki minik minik ısırarak yerdim bitmesin diye. 

Suzan teyze bizim karşı binamızın dördüncü katında otururdu. Uzun süre çocuğu olmadı. Yıllar sonra bir oğlu ve bir kızı oldu, oğluna Yusuf ismini verdi. Yine böyle bir yaz sonu annem Suzan teyzenin geldiğini söyleyince ben koştura koştura merdivenleri çıktım. Sarılıp öptü ve bir peçeteye kaymak şekeri koyarak bana uzattı. Fırlayıp çıktım apartmandan, dışarı çıkmamla şeker yere düştü. Hiç unutmadığım bir andır o. Gururumdan şekeri yerden alamıyorum, gidip yenisini de isteyemiyorum. Yere düşmüş, kirlenmiş şeker, alıp temizleyemem. Dönüp Suzan teyzenin balkonuna baktım acaba gördü mü düşürdüğümü diye. Görmüştü Suzan teyze ve “Üzülme,” dedi bana, “Gel, ben sana bir sürü aldım o şekerlerden.” Sonrasında ne kadar yedim o şekerlerden hatırlamıyorum. Düşen o şekerde bekleyişim, ümit edişim vardı ve onlar düşmüş gibi hissetmiştim. “Visalin lezzeti, firakın elemine mukabil gelmez,” derler. Ben de bir daha o duyguya mukabil bir duygu yaşamadım.

Daha onlarca soru kaldı aklımda fakat bu tatlı çocukluk anısıyla noktalamak istedim sohbeti. İz bırakan, yolumun kesişmesinden memnuniyet duyduğum bir kitap oldu Deli ve Çocuk. Zaman zaman cümlelerin ağırlığıyla ezilsem de hakikat yolunun zorlu yokuşlarında elimden tutan bir yol arkadaşı oldu. İkinci kitabı heyecanla bekliyor olacağım. Yusuf Bey’e vakit ayırdığı için ve bazen çocuk telaşında, bazen acemi bir tonda sorduğum sorularımı içtenlikle cevapladığı için bir kez daha teşekkür ediyorum. Hem kendisinin hem de Deli ve Çocuk’un yolu açık olsun.

Ayşenur Aydemir

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir