YOLDAŞ MARTILAR

Yalnızlık Allah’a mahsustur, derler. İnsanoğlu sosyal bir varlık; yanında yürüyecek yoldaş, derdini paylaşacak dost arar. Anlatmak isteyip kimselere anlatamadığı bir yürek yarası olur. Bazen öyle bir hal olur ki anlatamadıkları onu sıkıntıya sokar. Aç çeşmeyi, suya anlat derler. Anlat ki bedenine dert olmasın. Anlatamadığımız, dilimizden dökülmeyen duygular ruhumuzu yaralar ve beden konuşmaya başlar. Hastalık deriz, oysa onlar biriken yarım kalmış meselelerimiz, içimizde katılaşan hislerimizdir.

Bülbül Teyze derdini içine gömmüştü yıllarca. Artık yılların yükü altında beli bükülmüş, kolları tutmaz olmuştu. Üstelik yalnızdı bu hayatta. Kimsesiz değildi ama ne çare, şimdi canları yanında olmadıktan sonra. Eşini kaybedeli on yıl oldu. ‘Dünya başıma yıkıldı’ dediği gündü. Hasan’ı, bunca yıllık hayat arkadaşı, 85 yaşındaydı ahirete göç ettiğinde. Şimdi kendisi 80 yaşında Bülbül Teyze. Pek geçinemezlerdi, karşılıklı söylenip dururlardı ama tartışmak için bile karşında biri olmalıydı. Gençken, çoluk çocuk büyütme kaygısı içindeyken zorlanmıştı. Hasan ona pek yardımcı olmazdı. Gerçi onda da rızık kaygısı vardı, didindi durdu yıllarca. Sabahın köründe kalkıp işe gitti, gece yarılarına kadar iş peşinde koştu, didindi. Yıllarca çalışıp başlarını sokacak bir ev aldılar, bir de mütevazı yazlık. Uzun yıllar birlikte gelip kaldılar yazlıkta. Hasan Amca ölünceye kadar. Sonra yalnızlık yoldaşı oldu Bülbül Teyze’nin.

Bülbül teyze Mayıs gibi gelir yazlığına, Kasım’a kadar kalır. Üç oğlu var, üçü de evli. Sekizi kız, altısı erkek on dört torunu var. Torunları ve çocukları da yazlığa gelirler bazen. Bir hafta ya kalırlar, ya kalmazlar. Koca yazı yalnız geçirir. Yaz böyle de kış farklı mı sanki? Oğulları işte güçte, gelinler kendi âleminde. Torunlar da yaz okulu, kış okulu… İki laf edecek insana ihtiyaç olmaz mı hiç? Bülbül gülü olmadan ne yapar?

Yaşlı kadın sabah kalkar, namaz kılar. Ardından çiçeklerini sular, sularken bir yandan da konuşur onlarla. Sevgisini verir gübre misali. Sonra kahvaltısını hazırlar tepsiciğine. Yerken haberlere bakar. Sıkılıncaya kadar televizyon seyreder. Öğleye doğru güneş ortalığı ısıtmaya başlayınca dışarı çıkar. Tekerleği ve oturma yeri olan yürütecine dayanarak yürümeye başlar. Esnafa selam verir yol boyunca. Onlar da alır selamını, hal hatır sorup hürmet gösterirler. Yüzü güler. “İyiyim şükür.” der, sözü fazla uzatmaz.

Sonra sahile iner. Güneş parlamış, mavi denizin üstünde türlü oyunlara başlamıştır. Martılar çılgınca suda oynaşır, durmaksızın bağrışırlar. Bülbül Teyze işte bu martılarla sohbet etmek için gelir deniz kenarına. Denize en yakın banka oturur. Torbasına koyduğu kenar ekmeklerle martıları doyururken söze başlar. Evde ekmeklerin içini yer Bülbül Teyze yumuşak yumuşak. İşte onların sert kısımlarıdır martılara getirdiği. O, lokmaları havaya atar, martılar anında havada yakalar nasiplerine düşeni. Getirdiği ekmekler bitinceye kadar devam eder bu atma ve kapma yarışı.

Onlar karınlarını doyuradursun, başlar torunlarını anlatmaya isim isim. Gittikleri okulları, onları ne kadar özlediğini. Gelinlerini anlatır. Biraz da laf dokundurur onlara, sanki şikâyet etmiyormuş gibi… Oğullarını anlatırken metheder. “Onlar da ne yapsın?” der. “İş-güç, hanım, çoluk-çocuk derken gelmeye vakitleri kalmıyor. Gelseler ne iyi olur. Dinlenirler. Özlem işte… İnsan bekliyor. Yola bakmadan gün geçmiyor.” Sonra yetiştiği köyünü anlatır. Köy kadınlarını, adetlerini, yemeklerini, arkadaşlarıyla oynadıkları oyunları…

Çocukluğunu yaşayamamıştır. Söz döner dolaşır hep oraya gelir. “Çok yaramazdım çocukken. Erkek çocukları benim kadar hareketli ve atak değillerdi. Ortalığı kasıp kavururdum. Annemi az uğraştırmadım.” Hatta hala biraz muzırlık vardır içinde. Gücü yetse… Martıları kendine benzetir biraz, onlar suda oynaşırken. Çocukluğundaki anılara dalar, gider.
“Biliyor musunuz? Şimdi size anlatacaklarımı kimselere demedim bugüne kadar. Hiç yapılacak şey değil. Hala yaptıklarımı aklım almıyor. Nasıl cesaret ettim, bilmem.” Derin bir nefes alır, asıl mevzuyu anlatmaya başlar.

“Beş seneydi ilkokul. Bütün sınıfalar bir arada okurdu, aynı dersliğin içinde. Elişi dersimiz vardı. Kızlar elişi dersinde nakış yaparken erkekler bahçeye bostan dikerdi. Nakış dediysem, basit bir iş. Küçük bir kumaş parçasına mumlu kâğıtlardaki deseni çizer, iki-üç renk iplikle çizdiği deseni bize işletirdi öğretmen. Ben hiç nakış işleyemedim. Fakirlik, derdi annem. Köy yeri, derdi. Köy yerinde herkes buluyor da beş sene boyunca el kadar bez parçasıyla iki renk ipliği bir annem mi bulamadı? Hepsi bu kadar, bir karış kumaş, bir de iki renk iplik… Bulamamış işte. Böylece ilkokul bitti.

Ne düşündüm, neden gittim bilmiyorum. Bir gün koştum, okula gittim. Okul da yakın değil ha! Birkaç tepe geçiyorsun varmak için. Hiç korkmaz mı insan yalnız başına. Çocukluk işte… Camdan içeri girdim. Öğretmenin çekmecesinde ne varsa, desen kâğıtlarıyla birlikte bahçeye çıkardım. Kibriti nerden bulduysam, hepsini ateşe verdim. Yangın çıkacağı hiç aklıma gelmedi tabi. Sonra gittim, erkeklerin ektiği bostanları talan ettim. İşleyemediğim nakışların öcünü aldım sanki. Ardından hiçbir şey olmamış gibi eve döndüm. Annem duysa beni öldürürdü ama kimse bir şey anlamadı. Sonra neler olduğunu ben de bilmiyorum.”

Anlatmaktan yoruldu mu, yoksa bunca yıl sonra bile yaptıklarından utanıyor muydu, bilinmez. “Hadi bugünlük de bu kadar olsun. Sırrımı kimseye demeyin sakın. Yarın yine görüşürüz.”

Bülbül Teyze hatıralarla dolu zihnini ve hayal kırıklıklarıyla dolu anılarını yanına alıp martılara veda etti. Ağır ağır evinin yolunu tuttu. Akşam ezanı okunmak üzereydi. Fırıncı Halil’e uğrayarak bir ekmek alacak, onu akşam içeceği çorbaya katık yapacaktı. Elbette yumuşak kısımlarını kendi yiyecek; dışını, yani kabuklarını, derdine ortak ettiği martılara ayıracaktı.

Zehra Burçak

Zehra Burcak

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir