UMUT GİDİNCE YERİNE BİR ŞEY KONULMUYOR

Ekim 2021

İki yılı geçti; her ayın, kimi zaman haftanın muayyen günlerinde Cerrahpaşa Hastanesi’ne gidiyorum. Yevmiyeli işçi gibi oldum, neredeyse kart bastıracaklar. Muayeneler, tetkikler, röntgenler yani mutat hastane işleri sürüp gidiyor. Her gün yeni biriyle tanışıyorum, tanıdıklarım çoğalıyor. Fakat kan vermek çok sıkıntılı. Damar ha bulundu ha bulunacak derken iğneler gire çıka birkaç kez bayıldım. Hemşireler, damarlarımın kaybolduğunu söylüyor. Ben de olsun diyorum, katlanırım. Akıl sağlığım, hafızam, vicdanım kaybolmamış ya daha ne isterim? Hamdolsun kendi işimi kimseye yüklemiyorum, yürüyerek gidip geliyorum. Ne dertler, ne dertliler var. Vücudumuz bize temlik edilmemiş, biz onda kiracıyız. Sahibi bilir.

Yeni bir ameliyat geçirdim. Dün (6.11.2021) eve geldim. Bir süre konuşmamı yasak etti doktor. Bu zamanda konuşmamak ceza mı, ödül mü tam kestiremiyorum. Zaten ortalık çarşı pazar, konuşulmadık ne kaldı ki? Bütün geçmiş ve geçen hayatlar şahittir, hiç kimse kelime yutmaktan hazımsızlığa uğramamış.

Konuşmayınca insanın boynu bükük kalıyor, yalnızlaşıyor. Aslında, ‘yalnız kalmayı bilmek’ nimettendir diyenler var. İnsan kendi iç âlemine dönünce bir nevi kalafata çekiliyor. Kendini tamir etme fırsatı buluyor. Kırıklarını onarıyor, deliklerini yamıyor, yırtıklarını dikiyor. Can Yücel, “Yalnızlığım benim, sidikli kontesim” diye şiir bile yazmıştı.

Hikâyeci sıkı gözlem yapmalıdır, ustalarımız böyle öğrettiler. Nerede kendini dünyaya kapatmış birini görsem, onun kıyısına doğru kürek çekerim. Birbaşınalığını hemen didiklemem, iç kalesine çekiç vurmam ama seyrekoyulurum kendimce. Bazen de aranırım etrafta rızık arar gibi. Birini bulsam diye öteye beriye seğirtirim. F. Kafka nasıl demişti: kafesin biri, bir kuş aramaya çıktı.

Göğüs hastalıkları servisinin oturaklarında gördüm onu. Muayene sırasını bekliyordu. Önceki günlerin birinde gene gözüme ilişmiş, fakat ilgilenmeye vaktim olmamıştı.

Ekim ayının sonları. Oynak mevsim. Sabah üşüyor, gün ortasında terliyorsunuz. Herkesin yanında yedeğinde bir üst giysisi var. Onun yok. Yedeksiz, gölgesiz ve gönyesiz bir adam. Tamamen gri… Sadece oturuyor ve sessizce boşluğa bakıyor. Arada bir de sıranın kimde olduğunu bildiren ışıklı tabelaya göz atıyor. Çok uzaklardan gelmiş yolcu gibi yorgun duruyor. Kirli sakalı, giyimi kuşamı, eli ayağı, yüzü bakışları kombineli. Mahir bir el onu ona göre dizip koşmuş. Sırtında eskimiş ama dökülmemiş bir ceket var. Örgü yeleği de öyle, sanki kendinin değil, ödünç almış, cepleri şiş duruyor. Giyile giyile paçaları kısalmış pantolonun kapatamadığı ayakkabıları gün sayıyor, dağıldı dağılacak. Bembeyaz şerare saçlar. Hor kullanılmış, işi bitmiş ama çöpe atılmamış külüstür eşya gibi; kamburunu dikip bir köşeye sinmiş kalmış.

Az çok bilirim böyle adamları, biraz duygu akrabalığım vardır.

– Bey kardeşim afedersin! Senden yardım isteyeceğim. Elim sakat, su şişenin kapağını açar mısın?

Bir yandan da bitişiğindeki sandalyeye teklifsizce yanaşıyorum. Kuru gözlerini üstümden ayırmıyor. Bakışları böğürtlen dalı gibi yüzümü yırtıyor. Hiç konuşmadan dediğimi yapıyor. Ben öbür suyu da uzatıyorum, onu da açıyor.

– O senin, sen iç.

– Peşin ödeme yani… Eyvallah!

Sesi derin kuyulardan geliyor, boğuk boğuk. Kelimeleri yuvarlıyor ağzında. Ön dişleri eksik, dili takılıyor.

Bir kere konuştu ya, artık gerisini getiririm. Neder eder bir ortak yanımızı bulurum, bir duygudaşlık yakalarım. Muhabbet kurmak belki de tek maharetim.

Daha önümüzde 11 kişi var. O benden de sonra. Zaman çok. Konuşuyoruz.

Dediğim gibi çıktı, adam ağır hasarlı. Büyük yenilgi almış. Geçmiş insanın peşini bırakmazmış ya, işte öyle, içinde koca bir dağ taşıyor.

– Hayatı iyi yaşamadım ben, diye kendini suçluyor. Yanlış yola girdim. Fark edince çok kötü yerde trenden atladım. Her yanımda kırık var. Yaralarım iyileşmedi, iyileşmeyecek de…

Yüreğindeki ağu hiç erimemiş, kaskatı duruyor. Erken yorulmuş, erken yaşlanmış. Umutları tez kırpılmış. Umut gidince yerine bir şey konulmuyor. Nazan Bekiroğlu, “İnsan içinden yenilenmeyince dışından eskir,, demişti.

Kavgası kendisiyle, insanla davası yok. Tam da Kırşehir türküsündeki gibi, yüzü küskün ama kalbi barışık.

İkide bir çocukluğunun sisli dünyasına doğru gidiyor ama tez dönüyor. Anlatmak istemiyor. Hangi insan kendini olduğu gibi anlatmayı göze alabilir ki?

Durup durup Neyzen Tevfik’i hatırlıyorum. Onun terennümleri önüme düşüyor:

“Istırap elimde bir asâ gibi / Bu çile çölünde yürüyenim ben, / Şu ömrüm çürümüş bir aba gibi / Ucundan tutup sürüyenim ben.”

Bir ara, kimin kimsen var mı, diye sordum. Yüzündeki donuk gülümseme buharlaştı aniden:

– Kimsem çok, sahibim yok!..

Necip Tosun, Emanet Hikâyeler adlı kitabında, “Hayat ancak kaybetmişlerin, yenilmişlerin diliyle tanımlanabilir. Çünkü ancak mağluplar hayatı kavrayabilir.” diye bir cümle kondurmuştu. Nasıl da haklı çıktı.

Benim muayene sıram geldi. Kâğıtlarımı hazırladım ama derdimi doktora nasıl anlatacağım, hiç bilmiyorum. Dudaklarımın ucunda Kalender Yıldız’ın dizeleri:

“İçim insan mezarlığı
En çok da ben ölmüşüm.”

Şerif Aydemir

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir