11 Ağustos 2007
Cumartesi-Elazığ
Enver Demirbağ’ın çok hasta olduğunu duymuştum. Tekerlekli sandalyeye mahkum olmuş; evinden dışarı çıkamıyor, yürüyemiyor, konuşamıyormuş. Üzülmüştüm. O sıralar Elazığ’da iznimi kullanıyordum. Ağınlı bir kaç arkadaşımla birlikte Kültür Mahallesi’ndeki (mahallenin adına dikkatinizi çekerim) evine ziyarete gittim.
Kimdi bu Enver Demirbağ, niye bu kadar kıymetliydi?.. Hadi, söze şuradan gireyim: Mustafa Kutlu, “Sesten bir hisse kapabilir miyiz, sesi içimizde biriktirebilir miyiz” diye sormuştu bir yazısında.
Sokaktaki satıcının bağırışında bile ahenk arayan; her sesten başka başka iklimlere kanatlanan, kalple ses arasındaki esrarlı bağlantının aşinası olan Harput insanı kadar içinde ses biriktirmiş kaç bahtiyar toplum vardır acaba diye hep düşünmüşümdür.
Hasreti, gurbeti, hüznü, aşkı, vefayı, sitemi, neşeyi…. Ateşle su arasında karan, türkülerini onlarca makama ve perdeye döken; her sözü, her nağmesi, her vurgusu sıradanlığın sınırlarını haydi haydi aşan, davulu bile tecvit üzere çalan Harputlu’nun zevk ve duygu derinliğini, saz ve sözle olan ülfetini benim kısır dilim nasıl anlatsın?
Yıllar önce Türk Edebiyatı Vakfı’nda, Devlet Klâsik Türk Müziği Korosu’nun kurucusu müzikolog ve tıp doktoru Prof. Nevzat Atlığ’ı dinliyorduk. Müzik dünyamızın yaşayan çınarı Atlığ, bir cümlesini şöyle tamamlamıştı: “İnce saz kaba sözü kaldırmaz”. Sonra, konu daha iyi anlaşılsın diye örnek vermeyi uygun buldu herhalde ve dedi ki: “İşte Harput musikisi… Kullanılan enstrümanlara bakınız! Turna gözü gibi parlak sözlere bakınız! O sözlerin üzerine ne güzellikler inşâ edilmiş. Saz ve söz ancak bu kadar akortlanabilir.”
Ne doğru bir tesbitti. Bugün bile popüler kültürün olanca zehirli dalgalarına rağmen Harput makamları aşınamayan kayalar gibi kıyımızda duruyorsa, gül yaprağı nerminliğindeki sözlerin ve harikulâde seslerin sayesindedir.
İşte Enver Demirbağ; o bereketli, gümrah, berrak seslerden bir ses ve gür bir soluktu Harputlu’nun nezdinde… Palu’daki Sekratlı Ali Bey’in konağında kardeşi Paşa Demirbağ ve cümbüş üstadı Hüseyin Sekü ile birlikte yıllar yılı,geceler gündüzler boyu aşk ve meşk sofralarından beslendi. Elezber, muhalif, nevruz, beşiri, hüseyni, kürdi, bayati gibi onlarca makam, nice usûl ve üslûp öğrendi. Ziya Çarsancaklı’nın anlattığına bakılırsa Ali Bey’in konağı öyle alelâde bir ev değil. Dönemin bütün mütebahhir (çok derin ve geniş bilgili) zevatın her gün buraya geldiği, kıssadan hissenin alındığı, latif latifelerin güller menevşeler gibi açtığı; oturup kalkmanın, konuşmanın susmanın, âdap ve edebin, tasavvufi bilginin talim edildiği bir ev… İşte sesler âleminin büyük ustası Enver Demirbağ gönüllere o evden ışıdı. Fuzulî’nin, Bâkî’nin, Harputlu Rahmi’nin, Hacı Hayri’nin, Kövenkli Hafız’ın eserleriyle birlikte asırlar içinde Harput kalesinin burcunda demlenen yanık türküler onun berrak hançeresinden yükseldi âsumana.
Müzik, hislerin sesi olduğu kadar hislerin aynasıdır da… Ancak o parlak aynada aşkımızı seyredebiliyoruz. Bilmem ki, içimize bu güzel seslerin şavkı vurmasaydı, yoksun halimizle onca hasretin eşiğini nasıl aşındırabilecektik?
İşte tam da burada, daha önce söylenmiş sözü bir kez daha söylemek vacip oldu: “Müzik aynı zamanda bir tavır sergilemektir.”
Enver Demirbağ hiç bir kirli suda yıkanmadı. Bulanık akan çeşmelere maşrapasını uzatmadı. Öz değerleriyle barışık yaşadı. Fıtrat- ı asliyesinden gelen bir asaletle duruşunu hiç bozmadı. Ondandır ki, insanlar yıllardır Enver Demirbağ’ı dinlerken asla bayata kaçmayan ve her dem taptaze nağmeleriyle hazdan haza uçuyor. Hüseyni makamına girmeden önce, “Bir âh çeksem karşıki dağlar yıkılır” dediğinde dünyanın dört bir yanına serpilmiş Harputlular’ın bir anda yürek boşluğuna tarifsiz duygular doluşuyor.
O gün, Demirbağ bizi karşısında görünce nasıl içlendi öyle, anlatamam. O minnet dolu bakışları zihnime çakıldı kaldı. Hayatın meşakketleriyle tarazalanmış yüzü ışıdı birden. Konuşamadığı için yüreğinin mahpesinde tuttuğu o billur duyuşları gözlerinden tane tane akıttı. Tek tek ellerimizi yakalayıp kim bilir ne zamandan beri salkımlanan hüznünü bıraktı avuçlarımıza. Gene de, direncini besleyen arkın damarlarında gürül gürül çağıldadığını, böylelikle hayata asıldığını, hayatın ucunu bırakmadığını bakışlarıyla anlatmaya çalıştı.
Bir ara Enver Abiyi, oturduğu sandalyede, sabahın köründe cami avlusuna bırakılmış kundaklı çocuğa benzettim. Hislendim. İster istemez kaygılandım. Umudum kırpıldı.
Elbette ilgilenen bir yakını, bakanı edeni vardı. Ama merak da ediyordum, şu kahırlı günlerinde onun paha biçilmez yüreğine doğru yolculuk yapan birileri oldu mu acaba?
Ondan güya neşve kapmış, şenlikli günlerinde onurlanmış iri iri adamlar, devletlüler, zenginleşip kirli yumaklarını büyütenler bu koca yüreğin uzun yalnızlığına bir soluk bıraktılar mı?
Sanmıyorum.
Zira, şair boşuna yakınır mıydı:
Vefa semaya çekilmiş / Cihanda adı gezer.
Şerif Aydemir
- OCAKTAKİ ATEŞİ TAZELEDİK - 15.12.2025
- OCAKTAKİ ATEŞİ TAZELEDİK-İÇ EVİNİ GÖKLERE TAŞIYANLAR - 01.11.2025
- GÖLGENDE GÜL ÜŞÜDÜ - 06.02.2024
- KARANLIKTAKİ BEYAZ KUŞLAR - 30.01.2024
- ILIK DUYGULAR EĞLEŞSİN YÜREĞİNDE - 10.08.2023
- KİMİN YÜREĞİNDE YARA İZİ VAR? - 27.06.2023
- BİR SOĞUK YEL ESER, ÜŞÜR ÖLÜM BİLE - 12.05.2023
- BU DAĞLARIN KARI ERİMEZ - 11.05.2023
- İÇİMDE DOLAŞAN, GEZEN BİRİ VAR - 10.05.2023
- HAYATI BİZE ACILAR ÖĞRETİYOR - 09.05.2023
- İYİLİK TÜTERDİ NEFESLERİNDEN - 08.05.2023
- BİR NALINA BİR MIHINA… - 07.05.2023
- İNSAN DEDİĞİN NE Kİ, BİR AVUÇ İÇLENİŞ… - 06.05.2023
- ARTIK İYİLİĞİ HATIRLATACAK GÜZEL SÖZ SAHİPLERİ GEZİNMELİ ARAMIZDA - 05.05.2023
- ÜSTÜNE BİR TAŞ ÇEKİP YATANLARI ÖLÜ MÜ SANIYORUZ..? - 04.05.2023
