Doğu… Güneşin doğduğu topraklar, kadim bilgeliğin hikâyelerini anlatıyor. Batı… Güneşin battığı topraklar, bilgelikle yürümeye devam ederken, hikâyelerini yazıyor. Doğu’nun en doğusuna gittiğimizde, Batı’nın en batısına varıyoruz. Doğmak ve batmak, bir “an”da, oluş ve bozuluşu bize hatırlatıyor. Toplumlar, kendi iklimlerinde var olurken, kelimeler ile hayata anlam veriyorlar. Bugün, kelimelerin ardında, kütüphaneler ve el yazmalarına adanan bir hayatı okuyoruz. Prof. Dr. Fuat Sezgin ile bilimin yolculuğuna tanıklık ediyoruz. Mısır ve Yunan’dan, Maveraünnehir ve Mezopotamya’ya kadar İslâm bilginlerinin ayak izlerini adım adım takip ediyoruz.
Fuat Sezgin, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ne (1943) kayıt olurken, Helmut Ritter’in zor lakin ufuk veren eğitimine talip olur. Şarkiyat Enstitüsü’nde, otuz iki dil bilen hocasının yolunda, dillere duyduğu ilgi ile yürür. Carl Brockelmann’ın yazdığı Arap Edebiyatı Tarihi ile dil ve bilim merakı artar. Bu kitaptan Arapça bilim kitaplarının hangi kütüphanelerde olduğunu öğrenir. İstanbul’daki el yazmalarını ararken, bir yandan Brockelmann’ın kitabının eksiklerini tamamlamayı ve hatta kitabı yeniden yazmayı arzu eder. Hayatına bir düzen verip halinden razıyken, 27 Mayıs 1960 darbesi ile üniversitedeki görevinden alınır. Sezgin’e Frankfurt yolu görünür. Dünyanın tek Bilimler Tarihi Enstitüsü oradadır. Bir valizle misafir olarak Almanya’ya gider. Altı aylık izni vardır, bir de bitmek bilmeyen gayretleri. İslâm Bilim Tarihi (1959-1967) adlı kitabı azim ve irade ile adım adım meydana gelir. İslâm Tarihi’nde İbn-i Nedim’in ünlü eseri El- Fihrist ile başlayan geleneği devam ettirir. Farklı bilim dallarında kaleme alınan biyografiler ve eserlerden kuvvet alır. Her kitap birbirini izler. Altmış yıllık emeklerin ürünlerini; Kuran, hadis, fıkıh, tarih, edebiyat, tıp, kimya, matematik, astronomi, astroloji, meteoroloji, coğrafya, ziraat gibi bilim dallarını tarih bağlamı ile anlatır. Müslümanların Batı karşısındaki aşağılık duygusundan kurtulmasını sağlamayı arzu eder.
Pınar Yayınları’nın hazırladığı, Sefer Turan’ın yazdığı Bilim Tarihi Sohbetleri ile yakın tarihimizi, insan hikâyemizi, azim ve iradeyi, bilimin yolculuğunu ilgiyle okuyoruz. Sezgin, kendi hayatını anlatırken, aynı zamanda bilimler tarihini irdeliyor. Oryantalistlerin ve hatta El-Ezher Üniversitesi’nin Buhârî’nin kaynaklarına başka gözle baktıklarını, lakin doçentlik tezinden örnekle rivayete göre yazılı kaynağa bağlı değerlendirildiğine değiniyor. Dinin gerilemenin nedeni olmadığını, bilimle ters düşmediğini belirtiyor. Müslümanların aşağılık duygusundan, Batı’nın da üstünlük duygusundan kurtulması gerektiğini vurguluyor. Sezgin, “Eğer geçmişi adam gibi öğrenirsek, belki bir miktar aşağılık kompleksinden ve boş böbürlenmelerden kurtuluruz.” diyor. Menfaatsiz bilime değer veren Sezgin zevkle anlatıyor. Müslümanlar, miladî 7. yüzyıldan itibaren Yunanlılardan, Hintlilerden bilimi alarak öğrenir, onları geride bırakarak yaratıcı olurlar. İslâm ile okuma-yazma yayılıyor. Bilim merakı ile ecnebi hocalardan dersler alınıyor. Camiler birer ilim merkezi oluyor. Camilerde edebiyat ve tarih dersleri veriliyor. Bu halka zamanla üniversite haline geliyor. Devlet üniversitelerinin temeli cami geleneğine dayanıyor. Sezgin, bir yandan geçmişin önemini hatırlatırken, konuyu ayakta tutuyor, düzeltmenin yollarını arıyor. Sezgin, “Bilimin zevkine varıp okumak, o kadar güzel ki… Dikkatle okuyana, düşmanca değil.” diye tatlı tatlı uyarıyor.
İslam Bilim ve Medeniyetler Müzesi, zamanın getirdiklerini bize veriyor. Ziyaretçi defterine bir öğrencinin yazdıkları konuyu insanın varlık alanına getiriyor. Öğrenci, “Müzeye girerken kendimi küçük bir insan olarak görüyordum. Müzeden çıkarken büyük bir insan olarak çıktım.” derken, insanın kendi dünyasında nereden nereye yürüyebileceğini görüyor. Sezgin, “özgüven” diyerek bize cevap veriyor. El yapımı aletler, mekanikten daha fazlasını anlatıyor. Sezgin, “Okuyan, yazan, düşünen bir millet olmalıyız. Zaman geçiyor…” diyor ve ekliyor, “Bugün ne öğrendim, ne hayır yaptım?” diye sormak gerektiğini öğütlüyor. Sezgin, İslam bilimlerini prensipleriyle ele alırken, adil tenkit prensibi, vazıh bir tekâmül kanunu, kaynak zikretmedeki gayret, bilim tarihi yazarlığının 10. yüzyıldan itibaren yayılması, tecrübe ve teori arasında denge kurma prensibi, uzun süreli gözetleme prensibi, bilimin sadece kitaptan değil, hocadan ve kitaptan öğrenilmesi ve buna bağlı olarak üniversitelerin temelini anlatıyor. Sezgin’in Topkapı Sarayı’nda bir ansiklopedide bulduğu haritadan, sarayın bahçesi olan Gülhane’de İslam Bilim ve Medeniyetler Müzesi’ne (2009) varıyoruz. Gençliğinde gündüzleri inşaatta çalışmayı göze alan, geceleri kitap yazmayı düşünen bir bilim insanının özverilerini görüyoruz. Sezgin, “800 aletin modelini yapabildik, bu tasavvur edemeyeceğim bir merhale oldu. Allah’a şükrediyorum.” diyor. Müzede elini öpmeye yanına gelen çocukları emeklerinin şükrü olarak görüyor.
Sefer Turan, Kahire Kitap Fuarı’nda, Mısır Kitap Kurumu’nun yayınladığı Arap Kültür Tarihi kitapları ile Sezgin’e ulaşıyor. Elimizde tuttuğumuz kitap, yıllar yılı hizmetleriyle, “Bilimler tarihi insanlığın ortak mirasıdır.” diyen Sezgin’in bilgiye ve eğitime verdiği değeri anlatıyor. Sezgin, el yapımı mekanik saatleri modellerken, bizi zamanın değerini bilmeye davet ediyor. Müslümanların bilime sıfırdan başlamadığını, İslâm dini yayılırken bilimin yeni bir devreye girdiğini, bilime susayanların neden rehavete kapıldığını soruyor. Yine de bugün adına umut görüyor. Yeniden aynı ruhu bulup devam etmenin yollarını soruyor. Goethe, “Doğu ve Batı’nın birbirinden ayrılmaz olduğunu” belirtirken, kendini tanımayı, insanı görmeyi dile getiriyor. Prof. Dr. Fuat Sezgin (1924-2018) ömrümüze değer katarken, bilim dünyamıza yeni yollar getiriyor. Kitabı okurken kendimizi anlamaya, bilim yolu üzerine düşünürken kadim bilgeliğin hikâyelerine doğru yöneliyoruz.
Müge Aydın
