İNSAN İÇİNDEKİ SAVAŞI KAYBETTİ Mİ NELERİ KAYBETMEZ Kİ…

18 Mart 1996
 Pazartesi

Bana sorarsanız Dünya’nın ortası Sultanahmet’tir, derim.

Ayrıca bir tek ben söylemiyorum bunu, cümle âlemin ağzında. Yerkürenin merkezini ve sıfır noktasını belirleyen efsanevi Milyon (Million)Taşı’nın Sultanahmet’te Yerebatan Sarnıcı’nın hemen yanı başında arz-ı endam ettiğini duyup bilmeyen mi kaldı…

Şimdi kalkıp amma da mitoloji tozu yutmuşsun diyenleri görür gibiyim. Hiç tınmam. Çünkü ben inanmak istiyorum.

Nasreddin Hoca, Akşehir meydanında ayağını hızlıca yere vurup bekler. “Ne oluyor Hocam?” diye sorarlar. O da: “İşte şu bastığım nokta dünyanın merkezidir. İnanmayan ölçsün” der.

Cahit Zarifoğlu, yıllar önce “Bütün dünya diz çöktüğüm yer kadardır” şiirini yazmıştı. Ben de İstanbul’a ilk geldiğimde önce ayağım Sultanahmet’te toprağa değmişti. Sultanahmet göz ağrım, sılam, yurdum olmuştu. O gün bu gündür sabah kalkınca gözümü burada açarım. Yaz kış son kırk beş yılım böyle geçti. Hikâye epeyce uzar…

Delisini velisini, hacısını hocasını, memurunu işçisini, yoksulunu zengini, simitçisini köftecisini, sarhoşunu, berduşunu, bıçkınını, bitlisini, dertlisini tepeden tırnağa tanırım.

Düdükçü Sabahattin’le, Deli Cemil’le, Yalınayak Perihan’la, Kemençeci Orhan’la, Biz Ne Dedik Ahmet’le, He He Dilâver’le ne ahbaplıklar kurduk. Sakızcı, Yahya Beg, Pehlivan Gürbüz önümüze doğdu. Kimleri kimleri uzak yola uğurladık. Kıtlık olsa, ekmek karneye binse, her şey tükense, divanesi tükenmez Sultanahmet’in.

Aslında imkân bulsam da her birini ayrı ayrı başlıklarda anlatabilsem…

Bir üçgen düşünün; bir ayağında Sultan Hamid’in türbesi var, öbüründe Köprülü Kütüphanesi, üçüncü ayağında Etibank ve eski medrese duvarı. Duvar dibinde bir bakarsın kestanecinin, bir bakarsın mısırcının dumanı tüter.

Son zamanlarda kendisini karanlıklara ve bilinmezliklere saklayan bir kirli adam peyda oldu orada. Bunları tanırım, kolay kolay aynı yerde uzun süre barınamazlar, bir görünüp bir kaybolurlar. Ama bu kirli adam gitmeye hiç niyetli değil. Kestaneciyi, mısırcıyı kovmuş olmalı, pulma koltuğa kurulur gibi kurulmuş duvar dibine. Yaya, otobüsle gelip geçerken hep görüyorum. N’edip edip dikkatimi üstünde topluyor. Kıyıdan köşeden usul usul yanaşıyorum artık. Bu tipler mıknatıs gibi beni çekerler zaten. Çok uzaktan da olsa bir sırhiyet var aramızda, azıcık bir ruh akrabalığı…

Benden evvel geliyor mesaisine. Kalın ve yıpranmış abasını başından aşırıyor, elini ayağını topluyor, iç âleminde tuhaf bir karanlık bulup oraya gömülüyor. Bir gözünde yuvarlak meşin, tipik korsan fotoğrafı. Kabasakallarıyla prangalı kürek mâhkumunu oynuyor. Boynunun eğriliğini tez fark ediyorum. Ne tuhaf! Sanki kırılmış da yanlış yere kaynamış. Yetim boynu gibi. Küçücükten yâr sevmiş olmalı. Bütün ihtişamı, gösterişi, varı yoğu kalkık burnu. Nereden baksan önce o kalkık burnu görünüyor.

Konuşmuyor. Karşısına geçiyorum, yanına dikiliyorum, abasına dokunuyorum, ses yok. “Sükut Gardaş!” diye sesleniyorum, başını çevirmiyor, istifini bozmuyor bile. Abasına çekiliyor. Abası dünyadan büyük…

Ekmek arası döner bıraktım önüne, bir saat sonra geldim ki, bıraktığım gibi duruyor. Yaklaşıyorum ama bir türlü yakınlaşamıyorum. Ellerini hiç görmedim, saklıyor. Kendini kapatmış. At gibi ayakta uyuyor. Günlerdir onca sürtünmem kâr etmedi. Konuşmadı. Konuşacağa da benzemiyor. Hepimizde olur, hani zaman zaman küçük yalnızlıklara kaçarız, kendi tenhalığımıza sığınırız. Bunun ki öyle değil, bir başka. Ağzından bir söz alabilsem, muvazenesini tartabilsem, bir mâna, bir öte bakış, bir çizgi yakalasam belki çözerim yumağını. Belki derinindeki anlatılmamış hikâyeye ulaşırım. Tâ çocukluğumda kulağıma dolmuş, denmiş ki: Som hazineleri viranelere gizlerlermiş, insanın asliyeti garip bağırlarda boy atarmış. Gönül aşı dediğin koyu yalnızlıklarda pişermiş…

Peki bizim Sükut Gardaş bunca esrarlı sessizliğin içine hangi mahrem duygularını saklıyor acaba? Aşk acısını mı, evlat derdini mi, ihaneti mi, hasreti mi?.. Posoflu Âşık Zülali’nin yüreğine saplanıp daha da çıkmayan hicran oku bunun da mı yüreğine erken değdi? Kim bilir, belki de hayallerinin içinden bir kuş sürüsü gelip geçmiştir, târümar olmuştur rüyaları, kim bilir…

Deli mi, divane mi seçemedim. Arı namusu taşa çalanlardan mı bilemedim. Delilikle örtünenler var, onlardan mı, soramadım.

Kış kış etmeye hiç gelmiyor, akıl bırakıp kaçıyor insanı. Kimi de aklın duvarını aşıyor. Deniz ötesi yollara vuruyor kendini.

Öyle veya böyle insan içindeki savaşı kaybetti mi, neleri kaybetmez ki…?

Bunların hiçbiri değil, hiçbiri değil de yaşamaya gücü mü yetmedi zavallının? Yaşamak zor zanaat diyenlere hak verdi öyle mi? Keşke, sürüye katılıp kurtulsaydı…

Kafkas göçmeni yaşlı bir komşumuz vardı. Olup bitenleri kaldıramazdı, dövünür dururdu. Açar ağzını iki yana bağırır, söver sayar, gücü tükenince de oturur lâ havale çekerdi. Kendine gülerdi: “Yahu, önce insanı delirtiyorlar, sonra deli diye çağırıyorlar!”

Akıl her voltajı kaldırmıyor işte. Herkesin sabrı tahammülü bir değil. Kütük kırılır “küt’ der, çubuk kırılır “çıt” der.

Sükut Gardaş’ın soluklarından bazen bir çığlığın saçıldığını hissediyorum. Keşke o çığlık hakikat olsa, yükseklense, sedalansa, manâlansa istiyorum. Kazancakis, mektuplarında, “Ruhumun tamamı bir çığlıktan ibaret ve dünyadaki bütün uğraşım da bu çığlığı yorumlamak” diye yazmıştı. Sanki, Sükut Gardaş’ın o tiz çığlığının hakikatine erişebilseydim bile yorumlayabilecek gücüm var mıydı? Kolay mı? Erasmus, “Deliliğe Övgü” kitabını yazmıştı. Bir başka el adamı da “Gok” adlı bir delinin gözünden dünya nasıl görünüyoru anlatmıştı. Okuyamamıştım sonuna kadar, sıkletim çekmemişti.

Şu, evcil duygulardan soyunmuş adam; istememek için titizlikle sakladığı ellerini, tahta yanaklarını, esmer bağrını gidip bir köy ocağında harlı ateşe tutsa; kemiklerinin içinde donmuş ilikler o ateşte erise, erise de kımıl kımıl oynaşsa ve sonra dönüp Yeniçeriler Caddesi’nden akan şu kalabalığa ne söylerdi acaba? Hayata dair, insana dair, aşka ve hüsrana dair?.. Meraksız, heyecansız, tasasız, hasretsiz insanlara, günlerce yüreği ürpermeyenlere ne anlatırdı?

Varlık sancısı çekmeyen, içi sızlamayan, dünyaya bön bön bakan şu kuşkonmaz kalabalıklara inat, insanın deli olası geliyor. Oh!.. Ne asgarî ücret, ne döviz kuru, ne pahalılık umurunda olur. Ormanlar yanıyormuş, sular kuruyormuş, Ahlaksız insanlar ölümcül hastalıklardan daha beter toplumu yaralıyormuş kime ne?..

Bütün varlığı ve ağırlığı bir torbayla bir sükuttan ibaret olan divaneye hayatı kolaylamakta ne var? Nasıl olsa Pamuk Prensesle, çıplak ayaklı Çiçekçi Kız’ın alnını aynı güneş öpüyor her sabah.

Hem Sükut Gardaş sanıyor ki, bir kendisi yalnız. Onun yalnızlığı nur nimet. Kurban olurum Ebu Zer’in uzletine. Bilse ki, “Yalnızlıkların en kötüsü başkalarının yanında çekilen yalnızlıktır.”

…..

Nihayet, sabır meyveye durdu. Elim arkamda Napolyon duruşumla karşısına dikildiğim bir gün hiç ummadığım oldu. Koynunda karanlıklar biriktirmiş adam bana gözünün aydınlığını verdi. Beşer tarafımı uysallaştıracak gibi şifalı baktı. Ağaç kütüğünü andıran ellerini gördüm aylar sonra. Acısından ikram etti. Bir yanım hep soruyordu ya, “Bu adamda ne arıyorsun?” diye. Gönül şehrinin kapısını arıyordum, işte bu saadeti özlüyordum. Hâlim, niyetim, niyazım, ola ki bu mahzun ve garibin gönlünde halkanır. Affa Mazhar görülürüm. Korkarım, çok korkarım!

Kadre uğramışların bir âhı arş titretir.
Bu feryadın elbette bir sahibi var.

Azar azar bir şeyler götürdüm. Haşhaş çöreği, sütlaç, zerde… Turşu suyunu, acılı şalgamı daha çok sevdi. Uğrayamadığım gün gözü beni aradı, biliyorum. Aromalı sular döktü yoluma. Bastırılmamış öfkesini kovdu bakışından. C. Chaplin’in Şarlo’sunda olduğu gibi sessizlik oyunumuz ne zevkler tattırdı ikimize de. Ben ondan susmacayı, sessizceyi, gönülceyi öğrendim. O da benden dünyaya doğru yürümeyi öğrendi. Sanat, kamburla kamburca konuşmayı bilmektir, demişti Niçe..

Meğerse bu yorgun şehirler, sıranın dışına çıkmış insanlarla tazeleniyormuş. Şehrin çöplü pasaklı yüzü onların himmetiyle yıkanıyormuş. Azgınlıklar, enaniyetler, kibirli tavırlar o gül bağırlı insanların sinesinde yumuşuyormuş.

Her sabahın keserle yontulmuş bir ağzı olduğunu İsmet Özel’den bilirdim.

Bir sabah kalktım, damağım ekşimiş. Fazla yontulmuş herhalde dedim. Eyvah, ne zaman damağım ekşise istemediğim bir hâl olur. İşe giderken ayaklarım geri geliyor.

Üçüncü cemre de düşmüstü. Toprak yumuşamış, kış soğukları kırılmış, güneşin yüzü insana gülüyordu. Çemberlitaş’ın ucundan bize doğru koşturan mart esintileri göğsümüze vuruyor ama düşürmeye güç yetiremiyordu artık.

Nüfus dairesi, Saglık Müdürlüğü, Maliye ve Adliye çalışanları öğle tatilinde şen şakrak, cıvıl çıvıl renklerle Sultanahmet’in yüzünü şenlendiriyorlar. Bir saat boyunca grup grup ve kadınlı erkekli insan manzaraları… Sükut Gardaş’ın yanına geldik güle oynaya.

O, her zamanki gibi sessiz, gri ve müdanasız. Ama ben her zamanki gibi değilim. Bütün şımarıklığım, ölçü bilmezliğim, olanca hışırlığım üzerimde. Güya muziplik yapacağım, abasından tutup çektim:

– Bülbül ne yatarsın bahar erişti, kalk!..

Etrafımızdakiler kıkır gülüşürken o an kuvvetli bir önseziyle irkildim. Ne çirkin iş yapmıştım? Zaten bana öyle bir bakış fırlattık ki; desem ki o tek gözü saniyeler içinde bilendi, Sürmene Bıçağı oldu. Yüzümü doğrayacak. Nefesi dağ gibi uğulduyordu. Saniyeler içinde neler heba etmiştim?

Daha süt memeye geri dönmez miydi, beni affetmez miydi acaba? Hâlbuki ne çok alışmıştım. O da, evcil duygulara yeniden kalbini açıyor, yeniden insana güvenmeyi öğreniyordu. Yazık!

Her an imtihandayız. Nasıl ki emek vere vere bir gökçe saray kuruluyorsa, bir hoyrat bakışla da güürr diye yıkılıyormuş o koca saray. Bunu aynelyakin gördüm işte.

Ertesi gün, daha ertesi gün yanına yaklaşamadım, korktum. Uzaklardan seyrettim. “Üç günden fazla dargınlık bize yakışmaz ola,” deyip boş bir şeker çuvalı gibi önüne düştüm.

Başım yerden kalkmıyor. Hacelet içindeyim. Bütün İstanbul bize bakıyor. Dudaklarının ucunda bir boncuklanma beliriyor. Cesaretim artıyor:

– Sükut Gardaş, Sultanım! O gün; içinin burkulduğunu, gönlünün nasıl dağlandığını gördüm. Şımarıklar yanında küçülttüm seni. Böyle olmasını ister miydim? Hamlık işte! Hâl bilmek herkese nasip değil, affet!

Gene sükutunda sabit. Ben de mi sussam netsem? Zaten, fazlası içimde kaldıktan sonra dediklerimin kıymeti mi var? El ele değiliz ama göz gözeyiz. “Hadi neyin varsa dök, terle, kus, saçıl!” der gibi meydan okuyor bakışları.

Üzüntülerin ve keşkelerin hücum ettiği suratıma haykırıyor: “Senin ne farkın kaldı, elden âlemden seni ayıran ne? Hani o kostaklanmaların, inceliğin, güya zarafetin? Hâlbuki zambak akı gibi ürpermelerimi, iç çekmelerimi senin gönlüne uzatmıştım. Sen ne yaptın? Götürüp kirli sular gibi At Meydanı’na döktün.”

– Bak Sükut Gardaş! Senin öcünü almak için ben de tutup gönlümü yıkacağım. Bir külünklük canım kaldı zaten. Ama iki viraneden bir kâşâne yükselmez ki, hadi affet!..

Dudaklarının ucunda beliren boncuklanma büyüyor gitgide… Konuşacak diye umutlanıyorum. Yavaşca ellerini abasından çıkarıyor, avcundaki buruşuk bir kağıt parçasını açıp bana gösteriyor. Harfler, heceler acemi ve sarsak bir elden düşmüş: “Feyzi Sükut Gardaş. Eyvallah”

Sevgili Zeki Bulduk dostumuz bunlar için, “Allah’ın ajanları” demişti. Hak verdim.

Bizim Sükut Gardaş Feyzi, bütün hamlığımı, pişmemişliğimi, fakirliğimi yüzüme vurdu, işini bitirdi gidiyor. Vedalaşıyor. Uğurlar ola. O varsın sırlansın, ben biraz dünyaya doğru yürüyeceğim.

Şerif Aydemir

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir