Kana kana sevdiğim ve gönlümde dayalı döşeli nadide odalara kondurduğum iki insan, ölümlerinden önce bana yüzlerini bilhassa göstermediler, göstermek istemediler. Birinin elîm bir kazada yüzü yanmıştı, diğerinin ise şeker hastalığı sebebiyle sol bacağı kesilmişti. Neymiş efendim; zihnimdeki ve gözlerimin önündeki parlak izleri bozulmasınmış, hep o eski fotojenik ve şirin halleriyle hatırlamalıymışım… Ah! İnsan işte…
Sinema sanatçısı Erol Taş’ı 1970 yılında tanımıştım. 1980’nin sıcak günleriyle birlikte bu tanışıklık kardeşliğe, gitgide derin ve anlamlı bir dostluğa dönüştü. Nice gönül içre dem tuttuğumuz günlerimiz oldu. Yıllar içinde çok hatırasını dinledim, çok muhabbetini tattım.
1920’lerin sonunda ailesi Patnos’tan Konya’ya göçerken, Erol Taş, şubatın zalim soğuğuna aldırmaz, ayazın kemiğe işlediği Karaköse yollarında dünyaya gözlerini açar. “Nüfusta doğum yerim belli değil” derdi.
Bir kere, hamallık yaptığı dönemi acı acı anlatmıştı. Bakkal çıraklığı serüveni var. Boksörlüğü, fabrika işçiliği, başkaldırıları, kavgaları… Sonra hapisliği… İnsanı çözmüştü kendince.
Bana karşı her daim cömert davranırdı. Derdini ve niyetini açar, bazen hakemliğime başvururdu. Sözlerimin onda mâkes bulduğunu görünce saygım artar, huzurlu ve babacan hâlleri gönlüme yığılırldı. Şimdi hangi birinin üstündeki ipek şalı kaldırsam, bilmem ki…
Cankurtaran tren istasyonuna bakan büyük meydanda kahvehanesi vardı. Yazın ikindi sonraları bahçedeki yaşlı ağacın dibinde, gelip geçen trenleri izleyerek nefeslenmek, Garson Kemal’in bir Rumeli edasıyla masamıza koyduğu tâze çayları yudumlamak doyumsuz hazlar katardı güne. Bu mekân âdeta film platosu olmuştu. Ne ilginç çekimler, pozlar, iyi yakalanmış ânlar var hafızamda.
Koltuğunu dayadığı duvarda boydan boya uluslararası ödüllü filmi Susuz Yaz’dan bir enstantane yer alırdı. Susuz Yaz’ı bütün filmlerinden ayırırdı, onu baş köşeye kordu. Metin Erksan’ın yönettiği 1963 yapımı filmde o zamanlar yeni sinemaya adım atmış Hülya Koçyiğit’le başrolde oynamıştı. Onda derin izler bırakmış bir de İnce Cumali filmi var. O da ödüllü. Yönetmeni Yılmaz Duru. Adana’da galası yapılıyor. 2 bin kişilik yazlık sinemada Yılmaz Güney, Tijen Par, İrfan Atasoy tek tek sahneye çağrılıyor. Sıra Erol Taş’a gelince bahçede taş kalmıyor; şişeler, sandalyeler havada uçuşuyor. Rolünü öyle ustalıkla oynamış, öyle karakterize etmiş ki, seyirci onu, gerçek “kötü adam” biliyor. Herkes şaşkın. O ise, gür avazıyla, geniş omuzlarını ileri tuta tuta haykırıyor:
– Atın atın! Siz bana taş atmıyorsunuz, ekmek atıyorsunuz!..
Kahvehane çok insanın uğrak yeriydi. Oyuncular, şarkıcılar, gazeteciler, her kesimden farklı farklı karakterler gelirdi. Hazzettikleriyle beni tanıştırır, ortak sohbetler kurardık. Kendi kalbine serin gelenleri benden de uzak tutardı, anlardım. Şımarıklığa ve zevzekliğe hiç katlanamazdı. Has adam arardı ama kimseyi de ardından çekiştirmezdi. Durup durup “Aldığı Anadolu terbiyesine” vurgu yapardı. “Otu çek, köküne bak” derdi.
Cankurtaran’ın sivil muhtarıydı. Kıpırdayanı görürdü. Tanımadığı yoktu. Güven veren ve iyileştiren tavrını, onarıcı vasfını hep zinde tutardı. O yüzden ışığı ve enerjisi yüksekti.
Dağ, bakışı da yüceltir demişti bir gezginimiz. Tam da öyle işte; kimi insanın yüreği dışa vuruyor, boyu posu, heybeti dağlaşıyor. Bugün, bu insanlara nasıl da hasretiz değil mi?
Erol Taş’ın biraz da sinema ve kahvecilik mesleğinden edindiği kazanımlarla hayatı ince ince süzen bir filtresi vardı. Nazar-ı nüfuz sahibiydi. Şimdi bir tırtıl gibi hafızamda yürüyen ne çok anekdot var… Bir gün beni Muhterem Nur’la tanıştırırken şöyle bir cümle kurmuştu: “Bu arkadaşım, bizden sonra doğmuş ama bizden öncekilerle yaşıttır.”
Şâyanı hayrettir ki, yıllar sonra Muhterem Nur’un ebedî âleme göçtüğü 21.3.2020 tarihinde Ömer Karahan’la önceden yapılmış bir röportajı yayımlandı. Orada diyordu ki Muhterem Hanım, “Müslüm’ün yaşı benden küçüktü ama olgunluğu çok büyüktü.”
Seven sevdiğinin her an lütfuna muhtaç.
İnsan insanın cehennemi olamaz; bilâkis şifası, sılası, ufkudur. İnsan insanı nakışlar…
Erol Taş’ın kazancı fazla değildi ama gücü nispetinde etrafına yardım elini uzattığını bilirdim. Bilhassa üniversite öğrencilerine… Saklardı, hissettirmemek için çaba harcardı. Şemseddin Sami’nin Emsâl (Özdeyiş)’inde geçer, “İyilik görünmeli, fakat gösterilmemeli” der. O, kimlere bakış görüş ettiğini göstermese de az çok görüyordum.
Arada sırada yaşlı bir kadın geçerdi yoldan. Ayağını sürürdü. Kısa seyrek saçları çamur gibi örselenmiş yüzünü kapatmazdı. Derin acıların eskittiği bir yüz nasıl olursa, öyleydi. Yorgun bir tavşanın ürkekliğiyle yürür, paslı bakışlarını ötelere kaçırır, kaybolurdu. Kaç kez sordum, cevap alamadım. Bir gün, merakımı yenemediğimi anladı herhalde, “Ağır sille yemiş” dedi. “Garibin teki. Kim bilir kalbi kaç yerden kırılmış, namusu zedelenmiş. Belli ki, Ahırkapı’dan başka bir yere de sığamamış. Allah’ın kuludur işte, biz de hatırını sormaz olursak yüzünü kime döner bunaldığında?”
Ne hoştur insanın bir gül açması…
Nadiren de olsa güzel havalarda Sultanahmet’e çıkardı. Hemşehrisi, ortak dostumuz Saadettin Doğan’ın Sultan Çay Bahçesi’nde oturduğumuz olurdu. Çay kahve derken bir zaman sonra beraber yürüyerek Cankurtaran’a inerdik. Pat pat, kırk beşlik adımlarla yol 15 dakika sürer sürmezdi. Yol boyunca selamlaşmalar, tebessümler, uzaktan el sallamalar… Sosyal adamdı.
Öyle bir gün Akbıyık Karakolu’nu geçtik, yoldan saptı. Eski Cezaevinin altındaki paralel sokağa girdi.
– Hayrola? dedim.
– Hiiç! Diye cevapladı, etli dudaklarını büzerek.
– Niye yolu uzatıyorsun?
– Bugün de buradan gidelim, değişiklik olsun…
– Bir iş var ama bana söylemiyorsun…
– Yok yahu! Senden ne saklayacağım? Maraşlı radyocuyu bilirsin. Bir haftalığına borç para aldı. Eli dar şu sıralar, tedarik edip getiremedi. Düzgün adamdır. Dükkânının önünden geçersek bizi görür mahcup olur.
Gönül vermeden el vermezmiş.
İsmet Özel, güzelin rengini merhametten aldığını düşünür. Haksız mı?
Hastalığı çok ilerlemişti. Gece gündüz yanından ayırmadığı Dursun Özgün’ü bile kabul etmiyordu. Sevdiklerini görünce hisleniyormuş.
Nihayet sol bacağını kestiler.
Nasıl olmuşsa bir gazeteci fotoğraf almamak kaydıyla odasına girebilmiş. Söyleşi yapmışlar. Banal, genel geçer sorular…
– Efendim! Yeniden dünyaya gelseniz kim olmak isterdiniz?
Bir söyleşide eğer cevap muhteşem gelirse cılız soruyu da kıymetlendirir. Bacağı kesilmiş, ne desin? Ama Erol Taş bu. Hayatın örsünde döğüle döğüle yüreği zar kadar incelmiş adam:
– Kırkayak, diye cevaplamış.
Erol Taş’ı 1999’un böyle bir Kasım ayında Rabbinin huzuruna uğurladık.
Bir gün olup gidecek insan, ondan geriye ne kalacak?
Mal mülk, altın gümüş dünya hayatının geçimliğidir.
Sevgili şairimiz İbrahim Tenekeci:
“Ben şiir yazmıyorum, dünyayı bir kenara yazıyorum” demişti. Ne mutlu.
Dünyanın bizi çalmasına fırsat vermeden bari bir gönüle girip saklansak, diyorum. Yoksa kararacağız. Aynamız buğulanacak. Korkuyorum, insan tarafımız azalacak.
Alvarlı Efe hazretleri, “Allah bizi insan eyleye” diye dua edermiş.
Ben Erol Taş’ı insan gördüm, insan bildim vesselam. Rahmet ola.
Şerif Aydemir
- OCAKTAKİ ATEŞİ TAZELEDİK - 15.12.2025
- OCAKTAKİ ATEŞİ TAZELEDİK-İÇ EVİNİ GÖKLERE TAŞIYANLAR - 01.11.2025
- GÖLGENDE GÜL ÜŞÜDÜ - 06.02.2024
- KARANLIKTAKİ BEYAZ KUŞLAR - 30.01.2024
- ILIK DUYGULAR EĞLEŞSİN YÜREĞİNDE - 10.08.2023
- KİMİN YÜREĞİNDE YARA İZİ VAR? - 27.06.2023
- BİR SOĞUK YEL ESER, ÜŞÜR ÖLÜM BİLE - 12.05.2023
- BU DAĞLARIN KARI ERİMEZ - 11.05.2023
- İÇİMDE DOLAŞAN, GEZEN BİRİ VAR - 10.05.2023
- HAYATI BİZE ACILAR ÖĞRETİYOR - 09.05.2023
- İYİLİK TÜTERDİ NEFESLERİNDEN - 08.05.2023
- BİR NALINA BİR MIHINA… - 07.05.2023
- İNSAN DEDİĞİN NE Kİ, BİR AVUÇ İÇLENİŞ… - 06.05.2023
- ARTIK İYİLİĞİ HATIRLATACAK GÜZEL SÖZ SAHİPLERİ GEZİNMELİ ARAMIZDA - 05.05.2023
- ÜSTÜNE BİR TAŞ ÇEKİP YATANLARI ÖLÜ MÜ SANIYORUZ..? - 04.05.2023
