BİZİM BAYBURT’TA MORMOÇ’UN SAKASI OLMAK

Yenile aşklar elektrik düğmesine bağlandı. Çeviriyorsunuz âşıksınız, tersine çevirince, bittiii! Oh ne âlâ. Haritanın dört bir yanında özdeşleştiğim yurt köşeleri vardı. Karacaoğlan’la ilgimden dolayı her yıl Tarsus’da yapılan etkinliklere gider gelirdim. Türk dünyasına ilgimden Kırıkkale’ye Kastamonu’ya defalarca gidip geldim. Yunus ve şiir sevgim beni Eskişehir’e, Dede Korkut Bayburt’a çekti. Kendimi buraların fahri hemşerisi saydım. Her biri için onlarca yazı yazdım, bildiriler hazırladım. Ama gün geldi yerel yönetimler değişince, elektrik butonu çevrildi, bizleri bağlayan yollar kapanıverdi.

Bayburtlu Zihni’den Hicrânî’ye, İrşadî’den Celalî’ye kadar birçok Bayburtlu âşığı araştırdım, öğrendim ama içlerinde Celalî’ye içtenlikle bağlandım. Çilesine empati yaptım, duygulandım. Gözlerim nemlendi. Hele bir şiiri var ki, beni empatinin kollarına alır sarar sarmalar. Umutlarımın, hayallerimin her hüsranla bitmesinin ardından, Celali’nin o şiirinin son mısraını sitemin kamuflajı olarak söylerdim:
“Besbelli Mormoç’un sakasıyım ben…” Yıllar geçti. Gayrı sitemin “s”si kalmadı. Yaşanmışlıkların ve yaşanacakların doğal aidiyeti “Mormoç’un sakası olmak” oldu. Bu şiiri ve hikâyesini yazımın sonunda bıraktım.
Sizi anılarımın Bayburt’unda biraz gezdireyim:
Bir Mühendisin o zaman ilçe olan Bayburt’a yolu düşer. Cumhuriyet Meydanında otobüsten iner. Karşılaştığı seyyar satıcıya:
“Kardeş” der. “Burada döneri meşhur bir lokanta varmış yerini biliyor musun?” Seyyar satıcı, Çoruh nehrinin karşısındaki lokantayı gösterir.
Aradan iki yıl geçmiş, Bayburt vilayet olmuştur. Aynı mühendisin yolu yine Bayburt’a düşmüştür. Lokantaya gitmek ister. Aynı seyyar satıcıyı görünce, emin olmak için sorar. Seyyar satıcı şöyle bir düşünür. Sonra omuz silker:
“Yavu ni bilüm, gosgoca vilayet, ara ki bul.”

Bayburtlu yanındakilerle birlikte kahvehaneye gider. Garsona seslenir, arkadaşlarını göstererek onlara birer çay vermesini söyler sonra ekler:

“Bana da sor bir bakıyım ben ne içeceğim?”

Orhan Şaik Gökyay’ın “Bayburt Türküsü”nü hatırlıyorum. Sılâ diyerek gittiğini ama kendini gurbete düşmüş gördüğünü anlatıyor ve diyordu ki:

“Sılâm bana ses vermiyor küs müdür?
Dağdan dağa bir perişan ses midir?
Türkü müdür, ağıt mıdır, yas mıdır?
Son deminde. biter buldum Bayburt’u”

Bize tahsis edilen otomobille Aşkale’yi, çok geçmeden elvan çiçeklerle bezenmiş Kopdağı’na tırmanmaya başlamıştık. Zirveye ulaştık. Bir şiirinde “Düşlerimin zor geçidiydi Koplar..” diyen Yahya Akengin’in “Bir Şehitten Gelen Ses”ini hatırlamanın zamanı gelmişti:

“Kopdağı’nın tepesinde bir anıt
Anıtın üstünde Bayrak
Bayrakta bir rüzgâr ılgıt ılgıt…
Taşırlar ruhumuza selâmları
Selâmınız ne sıcak…

Kanımızla erimişti bu dağların karı
Size yeşil, size çiçek olsun..
Öldük ki bu milletin evlâtları,
Yetim kalır ama
Kalamaz özgürlükten yoksun…
…..”

Bayburt’a yaklaşırken, bir cılız dere, yolun sağında solunda kıvrıla kıvrıla akıyor ve giderek büyüyüp nehirleşiyordu. Bu nehir Çoruh oldu. Birkaç saat sonra, Bayburt’un ortasında, Çoruh Nehri’nin kenarında bir çay bahçesinde süzgeç görmemiş çayı yudumlarken, Rahmetli Mehmet Zeki Akdağ’la Çoruh şiirlerini hatırlamaya çalışmıştık. Önümden akan suların uzaklardaki durumunu, Ömer Bedrettin’in dizelerinde görür gibi oluyorum:

“Her zaman kaybolur Çoruh uçurumlarda,
Kızıl bir damla güneş suyuna damlamadan,
Sular bütün kan rengi akarken her pınarda,
Dağların boğuştuğu bu kayalık diyarda,
Çoruh uyur suyuna bir ışık damlamadan.
……..”

Bayburt’un yetiştirdiği sanatçılardan manevi ağabeyim Fırat Kızıltuğ’un sevdiğim şiirlerinden birisi, Bayburt atlası olan “Bayburt Şikesteleri”ydi:
“……..
Fırat idim coşup taşdım ellerde,
Bayburtlu olduğum döner dillerde,
Adımız gelür uzah yâdellerde.
Çıhanda on üç, şindi seksen yedi,
Görek, kim galdi, torpah kimi yedi?
……”

Ama “Çoruh Nenni Söyle” şiiri de rahat anlatımlı, akıcı, duygu yüklü ve bilgi küpüdür:

“ …. Zihni’yle okudum yazdım, / Celâli bağında gezdim,/ Hicranî kadehi sözdüm; / Çağla Çoruh nenni söyle.

Kızıltuğ, su akar bitmez, / Çoruh’a ovalar yetmez, / Koca nehir yerde yatmaz; Çağla Çoruh nenni söyle.”

Belediye’nin kentin girişinde yaptırdığı Şehir Parkı’nı gezerken, Bayburtlunun bundan gayrı “Mormoç’un sakası” olmadığını anlamıştım.

Yazımın başında söz ettiğim Mormoç’un sakası, nedir? Anlatayım:

Bayburt’lu Celâlî, ailesinin geçimini sağlamak için ne iş bulsa çalışmaktaymış. Bir gün iş bulmak ümidiyle Mormoç Ovasına gitmiş. Çayırların biçilme zamanıymış. Cebre köyünden Hamit Ağa, Celâlî’ye su çekip ırgatlara dağıtmak görevini vermiş. Celâlî künze ile getirdiği suyu sürekli olarak çalışanlara dağıtıyormuş. Bu durumunu gören Kitre köyü ileri gelenlerinden İbrahim Efendi, Hamit Ağa’ya çıkışmış. “Celâli Baba’ya su mu taşıtıyorsun?” demiş. Bunun üzerine Celâli elinde künze ve maşraba olduğu halde şu kıtaları söylemiş:

“Aşkın dükkânında hayyat elinde,
Şemseli kaputun yakasıyım ben.
Hublar yığnağında dilber belinde,
Bir altın kemerin tokasıyım ben.

Beyler için Horasan’da halıyım,
Gürcistan alıyım, Kişmir şalıyım,
Dağıstan’da anka, tüccar malıyım,
Lâmekan şehrinin çuhasıyım ben.

Bizi otağına okudu pirler,
Muhabbet elinden dem çeker erler,
Celâlî sakisin kadeh ver derler;
Besbelli Mormoç’un sakasıyım ben.”

Ahmet ÖZDEMİR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir